.

Yazarın arşivi

-Srebneritsa’nın 19. yıldönümünde.

 

Sevgilim;
Bu gece bir parti var,
Yalnız senin kaçırdığın.
Sen çok soğuk bir trenden
İçli Balkan köylerinde,
Senin için yazılmamış
Levhalara bakacaksın,
Biz savaşta keşfedilmiş
O tarifsiz yemeklerden
Son kez yapıp getirerek
Barışı kutlayacağız.

Aklımda sabahki halin,
Üniformanın kokusu,
Teypte Goran Bregoviç’in
Eski grubu Beyaz Düğme’den
Karışan damağımdaki acıya,
Hâlâ sevilen bir şarkı:

“Yerimde olmak için,
söyle, neler verirdin?”.

-1998

Bir araştırmaya göre, insan kendisine ulaşan mesajların %90’ını algılamıyor, kalan %10’u da işine geldiği gibi yorumluyormuş. Bir başka deyişle, siz bunu hiç okumadınız.
 

Onur Ünlü’nün son filmi “İtirazım Var”ın en tehlikeli tarafı, kültürel melezlikler barındırması.

Daha neler! Uhrevi olanla dünyevi olan, eskiyle yeni, kadınla erkek, yerliyle küresel, modernle geleneksel, elitle arabesk, İslam’la Hıristiyanlık, Sünnilikle Alevilik yan yana gelip melezleşiyor resmen.

Adeta tüm mahallelere anons ediliyor: “Sandığınız kadar farklı değilsiniz hanımlar-beyler. Sandığınız kadar yalnız değilsiniz. Esprileriniz, hasretleriniz, korkularınız, sakarlığınız, naifliğiniz, şiddetiniz bir.”

Düpedüz kötü örnek: Böyle filmler, romanlar, oyunlar falan çoğalırsa ne yaparız? Allah korusun, birbirimiz hakkındaki önyargılarımızı kaybederiz.

Aramıza yıllardır itinayla ördükleri duvarlar paldır-küldür yıkılıverir. Birbirimizi ötekileştiremez, birbirimizden korkmaz oluruz. Sonra ayır ayırabilirsen kim zenci kim beyaz. Kalbini karartabilirsen karart!

İşin kötüsü, en güzel çocuklar melezleşmelerden doğar. Önlem alınmazsa çoğalır, dört bir yanı sararlar. Demedi demeyin, itirazım var! 

 

İşte uzun bir sevgi, asıl anlatan seni;
Bir yara izinden saklanarak
Resme döndüğün günler.

Tül boyadığın, incelediğin avuçlarını,
Bence silinmemiş de, yazgına sürdüğün şey.
Bakışlarını hep bir kırmızılığın ucunda,
Üzüncü andıran bir yol, bir bahçenin gölgesi,
Yüzün geri döndüğünde
Göğü dalgalandıran o esinti,
Kumaşlar arasında, yalnızlığa sarkarak
Uykunu kurtaracak bir düşü beklediğin.

Aynı gözlerden var şimdi ikimizde de.
İnsanı resme başlatan yalnızlığın bir sonrası.
Kadife bir kapı açan anımsayıp her yaraya,
O soylu alıntıya tüm yüzünü uyduran.
İşte uzun bir yalan, üzünce atan seni,
İşte en küçük bir sonsuz,
Seni haklı çıkaracak.

Vakitsiz uyumuş kedi: Gece boyu
bitmez bir enerjiyle koşturdu eşyadan
eşyaya. Kâh peşinde bir çakmağın, çalıntı
bir paranın ensesinde kâh. Pusu kurdu,
ağ attı, olta sarkıttı bilmediğimiz alemlere,
bir büyük ciddiyetle. Benimse bölük pörçük uykum,
dilimde çoban ıslıklarıyla gezdim bizim köyleri,
sabaha kadar. Ne zaman bir güzel görsem, sarı,
ince ayak bilekleri, tam yanına varacakken
bir kedi fırlayarak bölüyordu düşümü. Artık
bul bulabilirsen aynı kızı, varabilirsen var
yanına, düşle gerçeğin mundar olmuş tarlasında,
bilinci yenebilirsen yen. Burnumda tütüyordu
köylerimin kokusu, geceyse soğuktu, kediyle
ikimize dar gelecek kadar. Kalktım
tuttum ensesinden, bekledim. Oysa miyavlamadan,
öyle baktı yüzüme. Anladım ki yaşlıydım:
İçimde kedi gibi kıvrılıyordu gece.

“Bana bir şans ver.” dedi adam, “Sana artık aynı kişi olmadığımı ispatlayayım.”

Kadının gözleri inançsız bakıyordu: “Nasıl olacakmış o?”

“Sadece biraz zaman… Çok değil. Pişman olmayacaksın.”

Bir kıyı kahvesindeydiler. Hafta içi olduğundan, fazla kimse yoktu. Boğazdan bir gemi geçiyordu; uzaktan, uzaklara.

“Bu lafları çok duydum.” dedi kadın.

“Biliyorum. Ama bu sefer farklı. Ne kadar değiştiğime inanamayacaksın.”

“İnsanlar değişmez. Bunu bana sen öğrettin.”

“Tamam işte!” dedi adam, gözlerinde acayip bir parlamayla: “Artık insan değilim ben!”

Kadın tedirgin olmuştu: “Ne demek istiyorsun?”

“Dur hemen göstereyim.” dedi adam ve titremeye başladı. Titreme giderek yükseldi, ürkütücü bir hal aldı. Sara krizi geçiriyordu sanki.

“Lütfen kes şunu!” dedi kadın, “Beni korkutuyorsun!”

Adam onu duymuyordu. Titremeye devam etti. Titrerken sırtından bir çatırtı duyuldu. Dehşete kapılmıştı kadın. Derken adamın omuzlarından yükselen şeyi fark etti. Tüylü, rüzgârla oynayan, bembeyaz şeyler… Adam titredikçe o bembeyaz şeyler bir tür kanata dönüştü. O kadar büyüdüler ki, adam masayla sandalye arasına sığmadığından ayağa kalkmak zorunda kaldı. Şimdi sadece kadın değil kahvedeki herkes şaşkınlıkla bakıyordu.

Kanatlar son şeklini aldığında adamın titremesi de bitmişti. Peçeteyle sildi alnındaki teri. Kanatları toplayıp oturdu yerine.

“Demiştim ben sana.” dedi, “Değiştim ben sevgilim.”

Kadın çekinerek uzanıp dokundu adamın kanatlarına: “Ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Adam, “Ne güzeller değil mi?” dedi övünerek, “Ne kadar şahaneler. Sanki birer sanat eseri. Onlara sahip olmak için çok uğraştım. Ama değdi sonunda!”

“Sana bir şey söylemem lazım.” dedi kadın.

“Hele uçmaya başladığımda o kadar güzel oluyorlar ki. Meğer beni göstermeyen bunlarmış.”

“Söyleyeceğim şey önemli…”

Ama adam dinlemiyordu: “Bazen ayna karşısına geçip saatlerce seyrediyorum. İnsanı büyülüyorlar.”

Sonunda kadın dayanamadı: “Ben başkasını seviyorum Muzaffer.”

Söz bomba gibi düşmüştü kanatlarla kadının arasına. Dünya durmuştu sanki. Acı verici sessizliği adamın sorusu bozdu:

“Senin için yaptığım onca şeyden sonra ha? Peki ama kimi?”

“Kendine değil, bana aşık birini…” dedi kadın.

Sonra cevap beklemeden kalktı, arkasına bile bakmadan yürüdü gitti. Adam çaresiz bakakaldı arkasından. Kanatlarını toplayıp küçüldü sandalyesinde, ne yapacağını bilemedi.

O boynu bükük otururken garson geldi: “Abi güzelmiş kanatlar…”

“Değil mi?” diye coşkuyla cevapladı adam: “Sen onları bir de havada göreceksin!”

3 sayfa«123Yukari Asagi