.

Yazarın arşivi

“Yaşadığın yeri görmek istiyorum” dedi kadın.

Cılız bir yağmur yağıyordu. Geceydi. Rüzgârla savrulan yağmur damlaları, kadına ve adama çarpıyordu.

“Neden” diye sordu, adam. Sorusunun gereksiz olduğunun farkındaydı.

“Görmek istiyorum” diye yineledi kadın.

“Yemek yediğim, televizyon izlediğim, bağırsaklarımı boşalttığım, seviştiğim, uzandığım, uyuduğum yerleri mi görmek istiyorsun?”

“Hayır” dedi. “Yaşadığın yeri görmek istiyorum.”

Haklıydı!

Sayıklamalar / 2002

I
Benim doğduğum yerde alabalık yenirdi rakının yanında, sazanlar, karagözler cirit atardı derelerde ve tuz sofraya bile getirilmezdi. Benim doğduğum yerlerin bir rengi yoktu. Maviden yeşile doğru uzanırdı her şey ve birbirine girerdi dünya, ama bir rengi yoktu… Benim doğduğum yerde kavgalar çabuk başlar, çabuk biterdi. İnsanlar bir arada yaşarlardı.

Şimdi bazı renkler var renksizliğin içinde. Mavi doluyor gözlerimin içine bu teknede. Işık sarı sarı vuruyor güverteye. Geceleri yakamoz kaplıyor denizi, denizkızları hüzünlü şarkılar söylüyor geceleri. Sahilde ateşler yakılıyor ve devasa yanıyorum ben bu teknede. Kısrakların peşinde koşan denizatlarını izliyorum. Deniz kokuyor ellerim, tenim ve ruhum… Cinler suların üzerinde kıpırdaşıyor, boğulmuş balıkçılarının ruhlarını arkadaş bilip denizin üstüne yürüyor ve karşıdan ona bakıyorum. Uzakta bir sahilde… Benim doğduğum yerlerden çok uzakta.

II.
Yağmur yağıyordu ve deniz büsbütün ıslanmıştı o gün. Yağmuru bahane edip daha da sokulmuştuk birbirimize. Sanki bir yerlerde bir kapı açık kalmıştı ve rüzgâr yüzümüze vuruyordu o kapıdan; üşüyorduk. Neden gelmişti o gün bilmiyordum… Konuşmuyorduk biz. Konuşacak sözcüklerimiz yoktu, kurulacak cümlelerimiz yok… Anlatacak hikâyelerimiz hiç olmamıştı sanki. Sadece susmak yetiyordu ona, bense merak ediyordum her şeyi.

Yağmurla birlikte rüzgâr da çıkmıştı o akşamüzeri. Belki dünyanın görüp gerebileceği son bahardı o, aylardan Ekim. Son ekimdi hatta. Kollarımın arasında “Şehrin yolları parçalanmış şemsiyelerle” dolu dedi. “Dağılmış şemsiyeleri ağırlıyor sanki kaldırımlar… Asfaltın ıslaklığına terk edilmiş hepsi. Rüzgâr geçmiş üzerlerinden. Parçalanmış şemsiyelerle dolu her yer biliyor musun?”

Bilmiyordum, o zamana kadar dikkat etmemiştim şemsiyelere. “Bilmiyorum” dedim. Çünkü çıkmıyorum bu tekneden, benim için bir yer yok. Ne zaman ayrıldım doğduğum topraklardan, o zamandan beri avare gibi dolaşıyorum… Bazen karada, bazen denizde… Tepeleri aştım buraya gelmek için, göller çıktı karşıma yürüdüm suyun üzerinden, Musa denizi yararken hemen arkasında ben vardım. İlk sırada yürüyordum. İsa’nın havarisiydim tek öpücüğümle çarmıha yolladım onu. Nuh’a gemisini yaparken yardım etmiştim. Spartaküs’le isyan ettim, ama adım geçmedi tarih kitaplarında. Ne zaman ayrıldım doğduğum topraklardan o zamandan beri hiçbir yere ait değilim ben. Dışarıda gidecek bir yerim yok…

“Karaya çık biraz” dedi. “Toprağa bas ayağını. Deniz kör edecek bir süre sonra seni. Maviliğin içinde kaybolup gideceksin.”
İnsan kaybolabilir miydi denizde? Belki kaybolurdu da, kimse bilmezdi onun kaybolduğunu. Kimse tanımıyordu zaten beni. Adım gizliydi. Kimse bilmedi. Denizin içinde kaybolabilir miydim ben? “Şemsiyeler” dedim sonra. “Eğer karaya çıkarsam o şemsiyeler gibi dağılacağım ben de. Rüzgâr geçecek üzerimden. Parçalanıp bir kenara atılacağım. Çünkü sen karada, orada, o yüksek binalar arasında bir başkasına aitsin. Burası sadece benim olduğum yer ve sen burada benim oluyorsun. Herkes gittikten sonra… Kimse kalmayınca karanlıkta… Ben karaya çıkarsam başkasının olduğunu daha da çok bileceğim.”

III.
Zaman nasıl geçiyor anlamıyor insan. Bir anda farkına varamıyor hiçbir şeyin. Yıllar olmuş buraya geleli. Kimseye anlatmadığım yıllar birikmiş içimde. Demlendiğim yıllar. Yıllar önce, buraya geldiğim ilk zaman balıkçılardan dinlerdim denizkızlarının hikâyesini. Balıkçı Sülo görmüştü bir tanesini. Günün ilk ışıklarıyla yola çıktığında karşısına çıkmıştı. Herkes yine sarhoş denize açıldığını düşündü Balıkçı Sülo’nun ama tam olarak öyle değildi hikâye. Çünkü âşık olmuştu Balıkçı Sülo o denizkızına. Gittiği her yerde anlattı onu. Gördüğü herkese söyledi. Aşkını paylaşmak istiyordu besbelli herkesle. Ama kimse inanmadı ona. Dalga geçtiler… “Sarhoşsun” dediler. Hatta biri masadan kalktı, yaşına hürmet etmeksizin bağırdı “Bırak artık palavra atmayı” diye. Ana avrat sövdü Sülo ona. Ve bir kavga patlak verdi sonra. Balıkçı Sülo öldü. Aşkından kahroldu. Rüyasındaki o denizkızının çağrısını duyup peşine düştü ve atladı denize… Sabah kayalıklarda buldular cesedini. Balıkçı Sülo’nun gözleri yoktu. Balıklar yemişlerdi gözlerini. En saydam yerini yemişlerdi. Denizin içinde sevgilisini ararken masmavi parlıyordu gözleri…

Balıkçı Sülo ölmeden önce âşıktı. Kimse ona inanmadığı için öldü, aşkına kanıt aramak ister gibi dolaşıyordu etrafta. Meyhanede içerken kimseye gösteremedi sevgilisini. Balıkçı Sülo anlatmayı bıraktığında düşlerinin peşine düşmüştü ve öylece daldı denize, derin bir uykuya dalar gibi daldı ve bir daha uyanmadı.

Defalarca dinledim Balıkçı Sülo’nun hikâyesini. Denize çıkan balıkçılar anlatıyorlardı sürekli. Her balıkçı kendi hikâyesi gibi anlatır efsaneleri. Çünkü balıkların hafızaları yoktur geçmişi hatırlayacak, balıkçıların da hikâye anlatacak başka kimseleri yoktur. Karada vardır tanıdıkları, bildikleri, arkadaşları; ama susarlar karada. Konuşmazlar hiç. Denizde çözülür dilleri… Çünkü denizde yaşar onlar.

Balıkçı Sülo’nun masalından çıkmış bir denizkızı gibi gelmişti bu tekneye. Merak etmişti günlerdir denize demirlemiş tekneyi. Hiç hareket etmeyen ve bir yere ulaşmak istemeyen bir tekne… Dalgalar altından geçip gidiyor. Sallanıyor tekne. Merak etmişti işte… Öylece geldi bir akşamüzeri. Saçları ıslaktı, çiçek kokuyordu teni. Çiçeklerin nasıl koktuğunu unutmuştum ben. Çiçek görmüyordum ki zaten. Sardunyaları varmış evinin penceresinde. Sardunya olmayan bir yerde yaşamayacağını söylemişti. Onunla birlikte sardunyalar da gelmişti tekneye. “Mutsuz” olduğunu söyledi önce…

Başını kucağıma koydu ve saçlarını okşadım, ıslaktı saçları; yanaklarına dokundu parmaklarım, dudaklarına, göz kapaklarına, gözlerine… Dokundu. Öpüştük sonra. Yasaktı öpüşmemiz, her şey yasaktı. Ama yasaklara rağmen öpüştük biz. Uzun uzun, saatlerce öpüştük, ama sevişmedik o gece. Durduk gecenin ortalık yerinde, dalgalar atıyordu biz öpüştükçe, deniz kabarıyordu sanki dudakları dudaklarıma değince ve bir lodos çıktı o akşam. Belki de o lodos durdurdu bizi. Gün tekneye dolduğunda; yan yana yatıyorduk ve birbirimize sarılmıştık. Sabah oldu, geldiği gibi denizin sularına dalıp gitti. Hâlbuki “yüzme bilmiyorum” demişti… En dibe kadar dalmıştı o gün. Akıntıya kendini bırakmış ve dalgalar onu karaya taşımıştı. Yüzme bilmeden de gidebilirdi insan. Deniz korkunçtur, deniz ölümcüldür ama dalgalar öyle değildir. Dalgalar bir emanet gibi alır insanı ve bırakır gideceği yere eğer onlarla anlaşmayı biliyorsan. Çünkü dalgalar canlıdır.

IV
Sonra başka geceler oldu. Başka gecelerde de dokunduk birbirimize, karanlıklar arasında dokunduk hep. Sanki ölümcül yaralar vardı bedenlerimizde ve kimseye göstermek istemiyorduk onları. Birbirimizi de kimseye göstermedik. Benim gösterecek kimsem yoktu, onun görünce ayıplayacak insanları vardı. Bir denizkızıyla sevişmek yasaktı elbette… Karaya çıkmaya yazgılıydı ve mutsuzdu.

Karada olmaktan sanmıştım mutsuzluğunu ve tekneye gelmesini söyledim. Daha sonra anladım benim yanımda da mutlu olmadığını. Çok uzaklara bakıyordu her gelişinde. Sanki kimsenin görmediği şeyleri arıyordu orada. Kimsenin göremeyeceği, kimsenin bilemeyeceği yerlere bakıyordu. “Ne var orada” diye sordum bir gün. Baktığın yerde ne var. Kimse yoktu… Ama biliyordum orada olmadığımı. Ben bir tekneye sıkışıp kalmıştım. Bir yerlere gitmiyordu tekne. Dalgalar altından geçiyor ve sallanıyordu sadece…

V
Sonbahardı. Belki de son sonbahar… Veda eder gibiydi her öpücük, veda eder gibi sevişiyordu artık. Bir gün bu tekneden gideceğini ve bir daha gelmeyeceğini biliyordum. Çünkü kendi söylemişti gidişlerinin de gelişleri kadar sessiz olduğunu…

VI
Balıkçı Sülo’nun hikâyesini dinledim sonra yine. Bu defa balıklar anlattı aynı hikâyeyi. Onlarla konuştum, kimse yoktu. Bir tek onlara anlatmak yasak değildi onu. Yasaklar yalanları büyütüyordu. Yalanlarla birlikte yasaklar da çoğalıyordu. Yalanların içinde gerçeğin hangisi olduğunu ayırt edemezken karaya çıktım o gün. Tekneyi olduğu yerde bırakarak… Islaktı saçlarım: soğuktu. Üzerimdekiler yetmiyordu beni ısıtmaya. Parçalanmış şemsiyeleri topladım sokakta. Parçalanmış şemsiye kalmasın istedim sokakta. Yırtık pembe bir şemsiye vardı çöp kutusuna gelişi güzel atılmış.

Desenler: Serkan Yüksel

Zaman yok, tarih de öyle… Belki de zamanın bir yerlerine asılı kalmış, orada eskimemiş, kendini nefes almadan bile yaşatmayı başarmış bir tiyatro kumpanyası şehre geldi işte. Zamanın sonsuz belliğinde asılı kalmadan önce oynadıkları son oyunla karşınızdalar. Zamanın bile ötesinde ezberlenmiş repliklerini tek tek sıralayacaklar şimdi sizler için. Ve tüm İstanbulluya Hagop Baronyan’ın harikulade temsili Şark Dişçisi’ni takdim edecekler. Belli ki yüzyıllardır geziyor bu kumpanya, Şark’ı da Garb’ı da ezber etmiş, her yerde anlatmış meramını… Şimdi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndan emanet aldıklarını sahnelerde; gecelere renk, hüzne eğlence, yasa neşe ve ömre ömür katmak, gelenlere dünya ahvalinin tüm tasalarını unutturmak için işte şarkılarına başladı… Ta buralara kadar geliyor sesi…
Parası için kendinden yaşça oldukça büyük bir kadınla evlenmiş dişçinin hovardalıklarını izlemek için hazır mısınız? Osmanlı sosyetesinin en gözde dişçisi olan bu zat öyle işler yapacak ve başını öyle belalara sokacak ki cemiyet hayatı daha önce hiç görmediği bir şenliğe tanık olacak. Pera’nın balolarını bile gölgede bırakacak bu eğlence ve bu renk cümbüşü…
Kış boyunca Şehr-i İstanbul’un dört bir yanını dolaşacak olan Şark Kumpanyası, Engin Alkan’ın yönetiminde sahneliyor Hagop Baronyan’ın Şark Dişçisi piyesini. Oyunda ise Selçuk Borak, Çağlar Çorumlu, Sevil Akı, Selin Türkmen, Ümit Daşdöğen, Sevinç Erbulak, Hüseyin Tuncel, Salih Bademci, Emrah Özertem, Tuğrul Arsever, Çiğdem Gürel, Senem Oluz, Özge O’Neill, Yasemin Güvenç, Reyhan Karasu, Murat Üzen, Serkan Bacak, Okan Patırer, Y. Arda Alpkıray rol alıyor. Boğos Çalgıcıoğlu çevirmen, Sinem Özlek dramaturg, Cem Yılmazer ışık tasarımcısı olarak görev yapıyor kumpanyada. Tomris Kuzu oyunun kostümlerini, Selçuk Borak ise dansların koreografisini hazırlamış.
Osmanlı’nın en önemli mizah ve tiyatro yayınlarını hazırlamış, oyunlar yazmış, çoğu zaman başı sansürle belaya girmiş Hagop Baronyan’ın Şark Dişçisi adlı oyunu Engin Alkan’ın elinde gerçekten büyüleyici bir hâl almış. Bunu sadece oyunun seyircide bıraktığı etki için değil, Alkan’ın sahne üzerinde kurduğu dünya için de söylüyorum. Alkan, başta aşırıya kaçmış gibi görünse de oyun içinde bir an bile sırıtmayan ve oldukça da ölçülü kullanılan abartıyla keyifli, hatta eşsiz bir dünya yaratıyor. Renkli ve karikatürize edilmiş bu dünyanın içine Çağlar Çorumlu’yu da yerleştirdikten sonra oyun harika bir seyirlik haline geliyor. Çorumlu, oyun boyunca muhteşem bir performans sergiliyor. Aksamadan, yorulmadan ve bir an bile oyundan düşmeden oynuyor. İkinci perdede Çorumlu’ya ilk perdedeki rolü itibariyle çok öne çıkmayan oyunculardan Sevinç Erbulak eşlik ediyor. Böylece hem oyun zenginleşiyor hem de Çorumlu, Erbulak’ın yardımıyla performansını oyunun sonuna kadar koruyabiliyor. İkili Engin Alkan’ın bir başka yönettiği oyun olan Tarla Kuşuydu Jüliet’ten de birbirlerini tanıyor. Daha önce sinemadan da gelen bu tanışıklık sahnedeki performanslarını da etkiliyor. Sevinç Erbulak ve Çağlar Çorumlu ikinci perdeye öylesine damga vuruyor ki, onların olmadığı bölümlerde oyun düşüyor gibi geliyor izleyiciye. Seyirci oyunun yükselmesi için onların bir an evvel gelmesini bekliyor.
Oyun tabii ki Sevinç Erbulak ve Çağlar Çorumlu üzerine kurulu değil. Mesela kumpanyamızın başrol heveslisi figüranın Shakespeare performansı başlı başına alkışı hak ediyordu. Meslekten sıkılmış kantocu ve yaşlı kocanın detone ve başarısız şarkısı da öyle… Hele son dakikada gelen sürpriz ise neredeyse oyun kadar başarılıydı.
Pek çok başarısız oyuna imza atmakla sabıkalı İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatroları yeni sezonda bu oyunun üzerine çıkabilecek mi şimdiden bilinmez ama bunu başaramasa da Şark Dişçisi kurum için bütün bir yılı kurtarmaya yeter gibi görünüyor.

Bir Heves Bir Kalas / 25-10-2011/ Taraf

 Kırmızıyla siyahın iç içe geçtiği büyük tuvaller ve birbirini yok etmek için savaşan renklerle anılan Mark Rothko, 1950’li yıllarda Amerika’da yaşanan tüketim çılgınlığının tam da ortasında resim yapıyordu. Hatta yeni inşa edilen bir alışveriş merkezindeki lokanta, zenginler yemek yerken sıkılmasın diye Mark Rothko’nun tuvalleriyle süslenecekti. Bu Rothko’nun o zamana kadar aldığı en büyük işti, hatta resimlerden gelen para Rothko’nun hayatını büyük ölçüde kolaylaştıracaktı… Ama o yıllarda Rothko’nun başındaki tek dert de bu değildi. Bir yandan resim yaparken bir yandan da tüketim toplumunun yarattığı ya da dönüştürdüğü yeni sanatla uğraşıyordu. Birden peyda olan bu yeni sanat Rothko ve diğer soyut dışavurumcuların izleyicisini çalmıştı. Gözden düşmenin sıkıntılarını Rothko diğerlerinden daha fazla hissediyordu. Kısacası Rothko ve arkadaşları nasıl Picasso’nun Amerika’daki şöhretine son vermişse, pop-art da onların kuyularını kazıyordu. İkonları ve kavramları sonsuz sayıda çoğaltıp silikleştirmek isteyenlerin karşısına renklerin gerginlikleri, geçişleri ve duygu patlamalarıyla çıkmak bir savaşı baştan kaybetmek gibiydi.

Mark Rothko tüketim çılgınlığının içinde doğan bu sanatı alışveriş merkezinde burjuvaziye lanet okuyarak yıkmak niyetindeydi. Derdi hem sanatla hem de burjuvaziyleydi. Kendi deyimiyle Michelangelo’nun imzasını taşıyan “Mecidi Kütüphanesi”ndeki resimlerin etkisini burada yaratmak istiyordu: Sıkışmışlık duygusu ve hiçbir zaman oradan kurtulamayacağını hissetme ve çaresizlik… O, yemek yiyenlerin yüzüne nefretini kusmak istiyordu, lokmaları boğazlarına dizmek ve her fırça darbesinde gelenlerin iştahlarını kaçırmak… Ama sonuç hiç de onun beklediği gibi olmadı…

İstanbul Devlet Tiyatroları’nı yeni sezon oyunlarından Kırmızı, Mark Rothko’nun restorana asılacak bu resimleri yaptığı dönemi anlatıyor. Rothko, asistanıyla birlikte siparişleri yetiştirmeye çalışırken sanatla tüketim ilişkisini, pop-art’ın geleceğini, bolca da “kırmızı” rengi sorguluyor. John Logan’ın yazdığı oyunun yönetmeni İskender Altın… Oyunda Rothko’yu Nihat İleri, asistanı Ken’i ise Turan Günay oynuyor… Oyunun geneline hâkim olan sanat ve felsefeyle süslü diyaloglar seyirciden tüm dikkatini oyuna vermesini istiyor. Kaçırılacak tek bir söz bile oyunun anlatmak istediğinin eksik kalmasına neden olabilir. Bu yüzden de oyunun biraz yorucu olduğunu söylemek mümkün, ama bu bir sorun değil, hatta insana tiyatro izlediğini hissettiren güzel bir yoğunluk… Zaten oyun da sıradan insanların başından geçen sıradan olayları anlatmıyor. Oyun boyunca Amerika’da yükselen sanat akımlarını ve onların sanat dünyasını nasıl biçimlendirdiğini izliyorsunuz, haliyle oyun da yorucu olsun…

İskender Altın, Rothko ve Ken arasındaki ilişkiyi efendi köle ilişkisi üzerinden kuruyor, bazen sapmalar ve patlamalar olsa da bu ilişki biçimi pek değişmiyor. Oyunun metni de zaten bunu istiyor gibi…

Turan Günay’ın yarattığı Ken karakterinin başarılı olduğunu söylemek mümkün. Özellikle gerginliğin tırmandığı sahnelerin altından ustaca kalkıyor, ama aynı başarıyı Nihat İleri’yle olan ilişkisinde kuramıyor. İki oyuncu da birbirini yakalamakta, bazen aynı ritmi bulmakta zorlanıyor. Ama oyunun temel sorunu bu değil. Sezonun başında böyle aksaklıklar olması gayet normal zaten birkaç oyun sonra bu ritmi yakalayacaklardır. Nihat İleri Rotkho’yu hırçın bir karakter olarak çiziyor. Karakterine sürekli kavga ettiriyor, ama Rothko oyunda en çok Nihat İleri’yle kavga ediyor. Sürekli asabi ve hırçın olan bu karakter oyunun yükseldiği yerlerde yapaylaşmaya başlıyor. Yani yaratmak istediği duygu silikleşiyor. Repliklerle oyunun ritmi bazen birbirini tutmuyor, oyunun çevirisi sahnede bocalıyor… Kâğıt üzerinde kızmak ile sahnede kızmak farklı iki şeydir. Bazen kâğıttaki sözcüklerle sahnede istediğiniz duyguyu yakalayamayabilirsiniz. Oyunda karakterler kâğıtta yazıldığı gibi kızıyorlar bu da Nihat İleri’yi çaresiz bırakıyor. Duygusunu yapaylaştırıyor… Hâl böyle olunca da oyunun bir dramaturgun elinden geçmediğini düşünüyor insan…

Bu eksiklerine rağmen Kırmızı oldukça başarılı bir oyun. Seyir zevkinin yanı sıra yarattığı atmosfer de oldukça etkileyici… Sanat meraklıları ve 1950’li yılların sanatına Rothko’nun gözünden bakmak isteyenler için biçilmiş kaftan…
(Bir Heves Bir Kalas/18-10-2011/Taraf)

Cennetten kovulmuşların torunları büyük bir tamahkârlıkla biraraya geldiler. Kilden bir kule yapacak ve tanrılarına bakacaklardı. O zamanlar hepsi aynı dili konuşuyor ve tüm dünya tek bir dil ile anlaşabiliyordu. Birinin sözlerini öteki, berikinin bakışlarını diğeri anlıyordu. Belki de krallarını tanrıya bakmak isteyecek kadar cesaretli kılan insanlığın kullandığı ortak dildi. Lakin kule inşası başlayınca tanrı kendi kusursuzluğunu sorgulayan bu insanlara gücendi. Onları kendinden yaratmıştı ve ona benziyorlardı. Kule, tanrıya yaklaştıkça konuştukları dil değişmeye başladı. Bir süre sonra her ırk kendini başka bir dille anlaşır buldu. Ve karmaşada âdemin soyundan gelenlerin tanrıya yaklaşmak için kurmayı düşlediği kule yıkıldı. İnsanoğlu farklı dillerle farklı coğrafyalarda yaşamaya başladığında artık tanrısı kadar kusursuz değildi.

Lisanın farklılığı o gün bugündür bir kusur olarak durur insanoğlunun üzerinde. Bin bir kusurdan sadece biri olmasına rağmen başına en büyük belaları da bu farklılık açmıştır. Ateşkes isteyen iki tarafın, sadece birbirlerini anlamadıkları için savaşı sürdürmesini anlatan hikâyelerle doludur dünyanın hatıra defteri. Lisan anlaşmayı yaratır, anlaşma da insanı. Çünkü varlıklarını başkalarının sözleriyle anlamlandıracak kadar acizdir insan. Başkalarının bakışları görünür kılar bizi, başkalarının başkayla kurduğu bağlantıya imrenir, başkasının sözleriyle haset ederiz. Bu kısır, kısır olduğu kadar da gerçek döngüyü sürdürmek için dil gerekir insana; lisandır onu başka canlılardan ayrı kılan. İşte bu sebeple renklerden, kokulardan ve görüntülerden önce kelimelerle düşünür insan.

Göğe yükselen kule kusursuzluğun simgesi olduğu kadar, bir adamın da düşlerini süslüyordu. İşte buradan geliyordu Babil’in güzelliği. Çünkü tanrı insanların dilini değiştirirken onlara bir kusur vermiş, insanlar bu kusuru kapatmak için dili kullanmayı öğrenmişti. Cenneti bir kütüphane olarak düşleyen ve adına da “Babil Kitaplığı” diyen kör adam bu kuleyi hiç görmedi ama o kulenin gölgesinde dinlendi. Hatta “Gölgeye Övgü”ler düzerken tanrıya insanların dillerini karıştırdığı için dua ediyordu. Eğer diller karışmasıydı kimse dillerin bilgisine vakıf olmaz, kimse dilleri araştırmazdı. İşte başkayla kurduğumuz bağlantı buydu.

Serkan Yüksel de bu araştırmanın bir parçası artık. Babil Kulesi’nin dibinde bir adamı dinlendirmeyi seçmiş biri. Onu tuvallere nakşetmiş, kâğıtlara işlemiş… “Gölgeye Övgü”yü serinin bir parçası yaparken bile aslında söylemek istediği dilin ve anlamın karmaşası. Borges’in parçalanmış kişiliğini serginin bir parçası haline getiriyor Yüksel. Resim kişisinin belirsiz olmasının sebebi de işte bu karmaşaya gönderme yapmak. “Borges misiniz?” sorusunun cevabı nasıl “Bazen” ise “Serkan Yüksel’in resmindeki Borges mi?” sorusunun cevabı da “Bazen” olacaktır. Burada dil, yani insanoğlunu doğa ve kendi cinsiyle ilişki kurmak için kullandığı organ soyut bir iletişim aracı olarak tanımlanamaz. Serkan Yüksel’in resimlerinde ele aldığı biçimde dilin bu tanımları yıkılır. Artık çok net bir sorunun karşılığını bile veremeyecek kadar acizdir ve “Gölgeye Övgü” tek başına bir “Bazen” olmanın sefasını Babil Kulesi’nin gölgesinde sürdürmeye devam edecektir.

Serkan Yüksel, resimlerinde dili bazen kendi gerçeği bazen de kanatlarla anlatıyor. Yüksel’in renkler ve çizgilerle somut hale getirmeye çalıştığı dil kanatlanarak ressamı ve resmi terk etmeye çalışıyor. Sözün kalıcı olmamasına ilişkin bir gönderme olarak okunabilir bu. Hayatımızı belirleyen, değiştiren ve bazen yok bazen var eden sözcüklerin kalıcı olmaması bile onun ne kadar insanın dışında olduğunun bir kanıtı değil midir? Yüksel; dili, resimlerinin içinde çok fazla tutamayacağını biliyor ama her halinden yararlanabiliyor. Eylemi, kavgaya, barışı, uzlaşmayı, vaatleri ve dile dair ne varsa resmediyor. Dili tek bir anda pek çok şey haline getirmeyi beceriyor. Bazen kızıyor, bazen seviyor ve sevişiyor, bazen de söyleniyor.

Serkan Yüksel resimlerin bazılarında şiddeti öne çıkarıyor, bazılarında oldukça geriye atıyor, ama her zaman şiddeti resmin ve dilin bir parçası olarak algılıyor. Bir Julio Cortazar hikâyesinden çıkışla hem kendine kızgınlığını ve sertliğini gösteriyor hem de Borges’te olduğu gibi Latin Amerika edebiyatına gönderme yapıyor.

Aslında bütün bir Latin Amerika edebiyatı ilgilendirmiyor onu. Aslen “Büyülü Gerçekçillik” ya da bazılarının “Süslü Gerçekçilik” olarak çevirdiği akıma gönderme yapıyor. Çalışmaların tamamına aynı akımın pek çok şekilde yansıdığını görmek mümkün… Oldukça sıradan şeyleri fazlasıyla süsleyerek ya da büyüleyerek anlatılıyor Yüksel. Önce izleyiciyi konunun gerçekliğinden uzaklaştırıyor. Bambaşka bir şey anlatacağını hissettirirken izleyiciyi yine gerçekle karşı karşıya bırakıyor. Gerçeğin varlığını yadsımadan onunla uzlaşmaya çalışıyor ve bunu da bir başka dil aracı olan “resim”le yapıyor.

DİLBİLGİSİ”
SERKAN YÜKSEL – RESİM SERGİSİ
20 EK
İM – 18 KASIM 2011
Art Suites Gallery Balo Sokak No: 40 BEYOĞLU

Bir hikâyeden düşüyorum… Bir şiirin ilk mısrasına tutunamayıp son dizeye düşmek gibi bir şey bu… Bir şiire tırmanmak nasıl zorsa oradan aşağı düşmek de o kadar kolay işte… Bir şiirden düşüyorum şimdi… Bir kitap fazla sallandığı için bir harf düşer mi? Hemen emin olmayın, ben bir harf değilim ama düşeceğini biliyorum… Hatta sadece bir harf değil karakter de düşer… Bir kitabı çok sallarsanız, ama bir iki kez değil… Bilerek de değil… Bir kitabı çok sallarsanız ilk önce bir harf düşer kitaptan, sonra diğer harfler düşer, harfler düştükçe satırlar seyrelir, şiirler anlamsızlaşır, öyküler eksilir… Bir kitabı sallarsanız ama farkında olmadan sallarsanız bir harf yağmuru başlar, ahmakıslatan sanır aldırmazsınız, ama bir süre sonra harfler sağanak olur dökülür… Sonra harflerle birlikte karakterler de düşer… İşte ben de bir kitaptan, bir kız çocuğunun elinde heba olan bir kitaptan, ansızın düşen biriyim.

“Düşen Kız”ı bilir misiniz? Arkadaşımdı o benim, o zamanlar aynı raflarda dururdu kitaplarımız, yan yana… Kimseye belli etmeden konuşurduk başka kitaplarda da olsak… Hatta sadece konuşmaz bazen uzun uzun birbirimize bakardık. Dokunmak isterdik, mürekkeplerimizin birbirine karışmasından korkardık… Dokunamaz sessizce bakardık birbirimize… Bir Dino Buzzati öyküsüydü o ve düşmeye yazgılıydı. Kitabı kim ne zaman eline alsa onu izler, korkardım. Kapatmasını, öyküyü okumamasını isterdim. Tanrıyı gören o köpeğin o acayip hikâyesi bittiğinde okuması da bitsin, sıra “Düşen Kız”a gelmesin isterdim… Ama gelirdi. Sıra ona geldiği zaman korkum artardı. Korkuma yenik düşer dualar okuyarak kapardım gözlerimi. “Düşecek mi?” diye endişelenirdim. Çünkü düşmeye yazgılıydı o… Dino Buzzati’nin evreninde kurulan bir apartmanın en üst katından aşağıya bırakırdı kendini her defasında.

Öyküyü kim okursa okusun hiç vazgeçmez aşağıya, boşluğa bırakırdı kendini ve düşerken tüm katlarda yaşananları anlatırdı… Onun betona çakılmasıyla biterdi hikâye… Ölmek böyle bir şeydi işte, insanın anlatacaklarının bitmesiydi… Bir yerden düşmek, düşerken son anda gördüklerini anlatmak ve susmak gibi bir şeydi… Öykü “Düşen Kız”ın ölmesiyle bitse de, kitap kapandığında başka biri için, öyküyü hiç okumamış biri için yeniden canlanırdı o… Benim endişem onun yeniden canlanmayacağından değildi… Kızın, insanların ellerinde eskiyen kitabın arasından bir ayraç gibi ansızın yere düşmesiydi.

Biliyor musunuz “Düşen Kız” aslında hiç düşmedi kitaptan, düşen ben oldum. Ucuz mürekkeple yazılmıştım ve kâğıda iyi tutunamadığım için, saçları bukleli, afacan bir kızın elinde son buldu kitaptaki hayatım.

O gün bugündür buradayım işte; yerde. Kitap raflarının arasında koşturuyorum, artık hangi kitaptan, bırakın kitabı, hangi şiirden düştüğümü bile bilmiyorum. Şiirden mi, öyküden mi, romandan mı? Onu bile bilmiyorum. Büyük bir kütüphane burası… Kör bir adamı elinden tutup getirseniz, onu raflar arasında dolaştırıp buranın bir cennet olduğuna kolayca inandırırsınız.
Büyük bir yer olmasına karşın öyle gelen giden fazla olmuyor. Ama bazen hevesli öğretmenler o canavarları pervasızca salıyorlar buraya. İşte benim kâbusum da o zaman başlıyor. Rafların arasına kaçışıyorum, çocukların küçük ayaklarından kurtulmaya çalışıyorum.

Hayır, yalnız değilim. Benim gibi, kitaplardan düşen bir sürü karakter var etrafta. Ama hep saklanıyorlar. Oysa ben onlar gibi değilim, cesurum… Ben sadece kalabalıkta saklanıyorum… Ama onlar tahtakurularının açtığı bir oyukta, bir kitabın yırtığında, kısacası her yerde saklanıyorlar…

Dedim ya, ben saklanamıyorum, saklanamam… Ben ortada olmak zorundayım… Düşen Kız’ın peşindeyim çünkü… Bir gün o da düşecek biliyorum, çünkü çocuklar hoyrat davranıyor burada kitaplara. O düştüğünde bulmalıyım onu… Kaybetmemeliyim… Düşmek, bir kitaptan düşmek, her zaman keyifli olmuyor. Düştüğü gibi, daha buradaki yeni hayatına başlamadan, bir çocuğun ayakkabısının altında ezilsin istemiyorum. Aksine onun öykülerini dinlemek istiyorum, sadece düşerken anlattığı hikâyeleri değil… Anlatacağı ne varsa dinlemek istiyorum…

Fotoğrafı hâlâ hatırlıyorum. Oktay Derelioğlu takım arkadaşı Feyyaz Uçar’ın omzunda ağlıyordu… 4 Temmuz 1997 günüydü… Oktay iki ay önce baba olmuş ve bunun sevincini Beşiktaşlılarla paylaşmıştı. Karısı iki aylık bebeğiyle birlikte taze babayı terk ederek bu dünyadan ayrılmıştı. Ardında ne bir mektup ne de bir not bırakmıştı. Bu intihar bir sır perdesini indirdi Oktay Derelioğlu’nun hayatına. Daha 22 yaşında bir çocuktu Oktay ve omzuna büyük bir yük binmişti. İlk defa bir gol makinesi değil de, bir insan, acılı bir baba ve gözyaşları içinde küçük bir çocuk olarak çıkmıştı taraftarların karşısına.

O fotoğraf, futbolla tüm ilişkimi gözden geçirmeme neden olmuştu. Sahadakilerin futbolcu olmadan önce insan olduklarını ilk o zaman hissettim. O fotoğraftan sonra ben eskisi gibi futbol izleyemeyecektim, Oktay da bir daha eskisi gibi olamayacaktı. Yavaş yavaş inişe geçen futbol hayatı boyunca tutunacak yerler aradı kendine, bir türlü bulamadı. Etrafındaki herkesi kendinden uzaklaştırmayı başardı ve gün geçtikçe iyice yalnızlaştı. Futbol oynayamadığı, bir türlü eski formunu yakalayamadığı zamanlarda şike skandallarıyla gündeme geldi. Gencecik bedeniyle her şeyi yaşamış, bir derviş gibi dünyanın birçok yerinde, kimsenin aklına gelmeyecek kulüplerin formasını giymişti. Türkiye liginde döndü dolaştı, ama hep eksikler vardı hayatında. Oktay’ı biz taraftarlar kahraman yaparken onun insan olduğunu görmek istemedik, o ise yaptığı her şeyle bize insan olduğunu hatırlatmak istedi. Belki de birçoğumuzdan daha da insandı. Son dönemlerinde yapılan bir söyleşide Oktay açık yüreklilikle, “Neyi anormal yaptım diye soruyorum kendime. Hiçbir şey bulamıyorum. Ama insanlar şunu bilmiyor: Hayatta insanın başına her şey gelebilir. Bugün zengin olan yarın fakir olabilir, bugün güçlü olan yarın güçsüz olabilir. Asıl olan gurur ve onurundan hiçbir şey kaybetmemektir. İnsanlar bunu düşünerek hareket etmiyor” diyordu.

Oktay’ın başına her şey gelmişti; 14 yaşında Karagümrükspor’un PAF takımında oynarken Türk futbolunun gündemine bomba gibi düşmüştü. 17 yaşında Avni Aker’de Trabzonspor formasını giydi. 18 yaşında Metin-Ali-Feyyaz’lı efsane Beşiktaş kadrosunun sağ kanadındaydı. Bir dönem Fenerbahçe’de kadro dışı bırakılan oyunculardan biriydi. Geniş bir coğrafyada futbol oynadı. Yıllar sonra Belçika maçında attığı ve soccerclips.net sitesi tarafından yapılan anket sonrasında aldığı unvanla yüzyılın golünü anlatırken hayatının da bir özetini yapıyor gibiydi. “Öyle bir gol attığım için Allah’a şükürler olsun. Dünyada o kadar çok kişi çalımlanıp atılan tek gol sanırım. Orta sahanın sağ köşesindeydim. Baktım pas verecek kimse yok. Kimse de top almaya gelmiyor. Önüme geleni çalımlamaya başladım. Her defasında kaleye daha da yaklaşıyordum. Bir tanesi düşürmeye çalıştı, omuz attı ama düşmedim. Ceza sahası içine girer girmez ayak içiyle topu köşeye bıraktım. Çok güzel bir gol oldu.”

Bu golde olduğu gibi hayatında da pas atacak kimseyi bulamayacaktı, onu düşürmek için herkes omuz atacak, sırt çevirecek yine de başına gelen tüm badireleri çalımlayarak ayakta kalacak ama bir daha eskisi kadar gol atamayacaktı.

Seksenli yılların başında İstanbul’da Fatih semtinin boş arsalarında top peşinde koşarak başlıyordu onun hikâyesi. Akranlarından küçük, hatta biraz da çelimsizdi. Karagümrükspor’un formasını giymeyi düşlüyordu. Bu düşü 10 yaşında gerçek olacaktı. 1985 yılında annesinden zorla izin alarak seçmelere gitti. Futbolcu olmak hevesindeki çocuklardan kurulu takımla maç yaparken, on dakika bile oynamadan kenara ayırdılar Oktay’ı. Hemen ertesi gün lisansını çıkarıp Karagümrükspor’un alt yapısına kaydını yaptılar. Küçük bir çocuk olmasına rağmen çok kolay gol atabiliyordu. Topu iyi sürüyor ve ayak içiyle topa istediği sertlikte ve istediği şekilde yönü verebiliyordu. Hatta topu rakipten saklamak, topla giderken hızlanabilmek gibi becerileri de vardı ve artık boş arsalarda, Fatih’in dar sokaklarında top oynamak yerine Karagümrükspor alt yapısında futbol oynamanın ve dünyaca ünlü bir yıldız olma hayalleri kurmanın vakti gelmişti onun için.

15 yaşında Karagümrükspor formasıyla rakip takımlardaki ağabeylerinin canını sıkıyordu. Her maç çıkışında geneli orta yaşlı bıyıklı defans oyuncuları arasında aynı şey konuşuluyordu. Oktay’ı gösterip küfrü basarak “Bacak kadar velede bak sürekli bize gol atıyor” diyorlardı. Dedikleri gibi bacak kadar bir çocuktu ve Karagümrükspor’da çok kalmayacağını herkes biliyordu. Beşiktaş ve Trabzonspor transfer çalışmalarına başlamıştı bile. Oktay’a Karagümrükspor’dan ayrılmak için sadece karar vermek kalmıştı. İki takım da şartlarını ortaya koydu; Beşiktaş bir yıl sonrası için A takımda oynama garantisi veriyordu. Trabzonspor ise hemen kadroda yer alacağını söylüyordu. Ve Oktay Beşiktaş PAF Takımı yerine 17 yaşında 100 bin dolara Trabzonspor’a transfer oldu.

1992 senesiydi. Trabzonspor, teknik direktörü Urbain Braems’la yollarını ayırmıştı, başarılar için yeni umutlar satın alınıyordu. O umutlardan biri Oktay Derelioğlu’ydu diğeri de Teknik direktör George Leekens idi. Ama çok geçmeden yönetim umut değil yeni hayal kırıklıkları satın aldığının farkına varacaktı. George Leekens ertesi yıl İzmir’de Karşıyaka’ya karşı alınan 1-0’lık yenilginin ardından tıpkı görevi devraldığı Braems gibi takımdan ayrılacaktı. Trabzonspor Şenol Güneş’le umut tazeleyecekti. Ünallı, Hamili, Orhanlı, Abdullahlı Trabzonspor’da Oktay’ın durumu biraz karışıktı. İstanbul’da doğmuş, daha önce ailesinden ayrılmamış bir çocuğu Trabzon’a getiren Başkan Sadri Şener’in Fenerbahçe maçında ilk defa borda mavili formayı giyen çocuktan beklentisi nedense çok yüksekti. Oktay tesislerde kalıyor ve her çocuk gibi annesini özlüyordu. Yalnızlığa da Trabzon’a da bir türlü alışamıyordu. Bir gün yönetime gidip İstanbul’a gitmek istediğini söyledi. Sorun olmadı çünkü müşterisi hazırdı. Beşiktaş Oktay’a olan ilgisini kesmemişti. Ama Trabzonspor’da yaşanan başarısız sezon Oktay’ı futbol gündeminden düşürmüştü. Taraftarlar Oktay’ı ilk gördüklerinde Beşiktaş alt yapısından yeni bir oyuncu çıktığını düşündüler. Alışkındı o zamanki Beşiktaşlılar bu duruma, her sene Gordon Milne’nin şans verdiği yeni futbolcuları izliyorlardı. Oktay Beşiktaş formasıyla hayatının en başarılı ve en acılı yedi senesini yaşayacağını bilmiyordu daha.

Beşiktaş’a en parlak sezonlarını yaşatan Gordon Milne’in Beşiktaş’tan ayrılmasının ardından göreve Daum getirilirken Oktay da Beşiktaş’ın genç yıldızıydı. Daum onu sağ kanatta oynatmış ve başarılı da olmuştu. Eski takımı Trabzonspor’un karşısında forma giyerken 7 -1 biten maç sonrası Oktay tüm gazetelerin manşetindeydi.

Oktay’ın geldiği Beşiktaş’ta Duam’la birlikte değişim rüzgârları da esiyordu. Metin-Ali-Feyyaz dönemi yavaş yavaş kapanıyor, Sergen, Ertuğrul, Nihat ve Oktay’ın devri başlıyordu.

Her şey tam da yolunda giderken intihar girdi araya ve görkemli günler bitti. Oktay bu acıyla yaşamaya bir türlü alışamadı. Beşiktaş kendi evi gibiydi onun. Herkes sabrediyordu. Hatta Karagümrükspor’dan takım arkadaşı Serdar Topraktepe bile yanındaydı. Herkes Oktay için uğraşırken o toparlanır toparlanmaz, ya da tam olarak bilemiyoruz belki yaşananların şaşkınlığıyla çocukluk arkadaşı Serdar’ın nişanlısıyla ilişkiye girdi. Serdar’la arası bozuldu, birbirlerini mahkemeye bile verdiler. Oktay yaşananları inkâr etse, basın abarttı dese de arkadaşının nişanlısıyla evlendi… Başkan Süleyman Seba, Beşiktaş içinde böyle kavgalara yer olmadığını söyleyerek Oktay ve Serdar’ı takımından gönderdi. Oktay bu olaydan sonra Türk futboluna değen Jet Fadıl eliyle birlikte Siirt Jet Pa’ya transfer oldu. O da diğerleri gibi Siirt formasını hiç giymedi, hatta kenti bile görmedi.

Bu transferle birlikte Oktay için başka bir dönem başladı. Bir seyyah gibi oradan oraya gezme dönemi… Hiçbir takımda tam anlamıyla tutunamama dönemi… İlk olarak Gaziantepspor’a gitti. Sezon sonu Fenerbahçe’ye transfer oldu. Sarı lacivertli formayı hiç giymeden İspanya’nın Las Palmas takımından aldığı teklifle Kanarya Adaları’nın yolunu tuttu. Bu transferde menajeri Hikmet Dağlı tarafından dolandırılmıştı. İspanya’dan sonra bir kez daha Trabzonspor’a düştü yolu. Dönemin başkanı Mehmet Ali Yılmaz, Sergen’le ikisini alarak yeni bir dönem başlatmak istiyordu ama yine olmadı. Trabzon’dan tekrar Fenerbahçe’ye gitti. Werner Lorant’ın gönderilmesiyle takımın başına gelen Oğuz Çetin; Ogün, Abdullah, Ali Akdeniz, Hakan Bayraktar, kaleci Oğuz ile birlikte onu da kadro dışı bıraktı. Oktay “Fener’de kadro dışı bırakmak modaydı” deyip geçiştirdi bu olayı ve kimse nedenini bilemedi.

F.Bahçe’den sonra Samsun’a oradan da Belçika’nın Beerschot Anvers takımına gitti. Ama burada sadece idmanlara çıktı, o arada Nürnberg’le anlaşmıştı. Almanya’ya alışamadığı için Akçaabat Sebatspor’a döndü. Kulübün finansal sorunları yüzünden Hazar Denizi’nin kıyısında, İran sınırına yakın bir yerde Hazar-Lankeran’a transfer oldu. İşte burada özlediği başarıyı yakaladı. Hatta yılın futbolcusu seçildi orada. Sakaryaspor, Diyarbakırspor, İstanbulspor, Yalovaspor gibi takımların formasını giydi… Değişik renklerde formalarla top oynarken sadece bir defa hata yaptığını düşündü ve onu da şu sözlerle anlattı.

“Beşiktaş’tan ayrılmam büyük hataydı. Şimdi o hatayı yapmasaydım hâlâ Beşiktaş’taydım.”

İlk Beşiktaş formamın arkasındaki numara yediydi. O zaman futbolcuların giydiği formalar satılmaz, pazardan alınan formalarda da takımların amblemleri olmazdı. Siyah-Beyaz çizgili klasik bir penyeydi benimki, ama arkasında yedi rakamı vardı. Ayrıca o zamanki formalarda futbolcuların isimleri yazmaz, futbolcuya özel numaralar da olmazdı. Kaleci “bir” giyer, sağ bek “iki”, sol bek “üç” rakamıyla anılırdı. Yedi numaralı formayı o yıllarda Feyyaz giyerdi. Büyük bir gösterişti yedi numaralı Beşiktaş formasıyla mahalle maçına çıkmak. Bin bir yalvarma sonucunda aldırılmış “Sportaç” marka kramponlar, üzerinde “Sertaç” yazan futbol topları… Sahaya çıkmak güzel ve havalı bir şeydi. Bir de arkasında Feyyaz’ın numarası varsa daha ne isterdi ki bir çocuk…
O yılların ardından biri sürü Beşiktaş formam oldu. Bazıları futbolcular tarafından imzalanmıştı bile… Ama hiçbirinin arkasında bir isim ya da bir rakam yoktu. Bu rastlantı değil bilinçli bir tercihti. Çünkü benim için forma arkasında Feyyaz’dan başka bir isim yazamazdı… Ta ki düne kadar…
İbrahim Üzülmez denk gelir bu yazıyı okur mu, bilmiyorum? Ama o Beşiktaş’a veda ettirilirken ilk Beşiktaş formam geldi aklıma. Ve bir kez daha düşündüm Beşiktaşlı kimdi diye. Quaresma mı? Guti mi? Hayır tabii ki… Simao değil, Almedia hiç değil. Fernandez zaten kiralık. Otoparkta Beşiktaşlı futbolcuya saldıran ve dövmek istediği formayı utanmadan sırtına geçiren devşirme Aurelio mu Beşiktaşlı? Hayır, gerçek Beşiktaşlı olan İbrahim Üzülmez’di. Beşiktaş halktı ya halklar da kardeşti. Halk da o kardeş de Deli İbrahim’di. Takım yenildiği zaman çimleri yolan, gerçekten üzülen, gerçekten ağlayan İbrahim Üzülmez’di.
Hep ona küfür ettik. İyi olduğunda da kötü olduğunda da kızdık. Her teknik direktör değişiminde onun kanadına yeni adamlar geldi, ama hep İbrahim oynadı orada. Celta Vigo’dan Juanfran gelmişti, ama Deli İbrahim 11’deydi. Rıza Çalımbay, Adem Dursun’un İbrahim’i keseceğini düşündü, Adem kulübede durdu, soldan bindirmeleri İbrahim yaptı. Ben kendisine masabaşı bir iş verilmesi için Başkan’a mektup yazacakken o milli takıma seçildi ve “Bu yaştan sonra Allah bunu da nasip etti ya başka bir şey istemem” dedi. Roberto Carlos Türkiye’ye geldiğinde “her maç ondan daha çok bindirme yapıyorum” derken haklıydı. Bu sefer de orta yapamıyor diye kızdık ona. O “onu da yapsam Real Madrid’de oynardım” diyecek kadar dürüsttü. Otuzlu yaşlarının ilk yarısını bitirmek üzereyken Avrupa’dan teklif aldığını ama futbolu Beşiktaş’ta bırakmak istediğini söyledi. İbrahim sahada varını yoğunu verir, maç sonrası köyden gelen balları otoparkta takım arkadaşları arasında paylaştırırdı. Ama nedendir bilinmez kafayı Toraman’a taktı, iki senede bir onu yumrukladı. Vardır bildiği muhakkak… Ama bu veda erken oldu, beklemiyorduk. Satılacak futbolcular listesine konduğunda “satılmasın, bu takımda kalsın” diye dua etmeye hazırlanıyordum. Toramanla kavga ettiği için alınan kaptanlık bandını sezon sonunda Mustafa Denizli yeniden koluna takarken, gözlerim dolmuştu. O varken Delgado kaptanlık yapabilir miydi?
Tüm bunların yanında bir şey daha hatırlıyorum… Galatasaray maçı, kasabanın barında kendini kaybedip masanın üzerine çıkmış, şaşkınlık ve sevinç gözyaşlarıyla “gol” diye bağırıyorum. “İbrahim attı…” Zıplıyorum o masanın üzerinde… O barda bir daha maç izletmediler bana. Bu bile yeterdi onu sevmek için. Bu bile yeterdi tribünde “İbo doğruyu söyle” diye bağırmak için…
11 yıl boyunca küfür ettiğim bir adama bir 11 yıl daha küfür etmek isterdim. Çünkü o Beşiktaş’tı ve en az benim kadar Beşiktaşlıydı. Quaresma, Guti, Simao değil, Feyyaz’dan sonra o formanın arkasına bir tek isim yazacağım: İbrahim Üzülmez… Çünkü Başkanın yaratmak istediği dünya takımı içinde Deli İbo’nun yeri yoktu. O benim özlediğim semt takımının, şerefli ikinciliklerin, hakemleri bile yenenlerin takımındaydı; İbrahim gerçek Beşiktaş’ın son temsilciydi. Başkaları elbette olacak ve onlar da Beşiktaş olacak ama artık kimse bu takımda 11 yıl boyunca forma giyemeyecek. Biz de artık 11 yıl boyunca aynı insana küfür edemeyeceğiz.
Hoşça kal Deli İbrahim, ama ne olur doğruyu söyle Toraman’ı neden dövdün?..

Hikmet kendini balkondan aşağıya bıraktıktan, yani Hikmet kendini öldürdükten sonra, üstümüze sinen o sevimsiz hüznü, o katlanılmaz acıyı, o tarifsiz boşluğu anlatmak için söylediğin son sözler vardı ya albayım… Hatırlarsın eminim… Ne kadar çok zaman geçse de yüreğimize kazınmıştı Hikmet’in kendini ansızın öldürmesi. Sen de: “Neler olduğunu hatırlamıyorum” demiştin… “İfade edemediğim bir eksiklik var içimde, Hikmet oğlum. Sanki her şey başka türlü olabilirdi, başka türlü oynanabilirdi.” O gün sana o kadar çok hak vermiştim albayım, üzerinden yıllar geçse de başka türlü olması gerektiğini düşündüm, başka türlü oynanmalıydı. Ama şimdi haksız olduğunu düşünüyorum albayım… O gün sen onları acının tazeliğiyle söylemiştin. Ve o gün biz Seyyar Sahne’yi bilmiyorduk daha. Ama ben biliyorum artık albayım ve sana katılmıyorum. İşaret parmağı dimdik tutup sertçe yüzüne doğrultup haykırıyorum işte… Tam da böyle olmalıydı albayım… Böyle oynanmalıydı Tehlikeli Oyunlar… Biliyorum kızıyorsun, şimdi karşında olsam “seni askerde benim elime vereceklerdi ki” diye başlayacaksın söze… İşte bu yüzden başlama albayım ben konuşacağım şimdi… Ne Hikmet bir şey söyleyecek ne de sen albayım; yarım kalmış generalim…
Sen yoktun oyunda albayım… Cismen yoktun yani… Sadece Hikmet vardı, ama sen varmışsın gibi yapıyordu sürekli. Hatta sadece sen değil, Bakkal Rıza, Nurhayat hanım, onun askerdeki oğlu, senin silah arkadaşın Sermet ve tabii ki Sevgi ve Bilge; onların Hikmet’in hayatına soktuğu bilcümle insan… Hepsini varmış gibi tek başına canlandırıyordu Erdem Şenocak… İsmini yeni duydun değil mi albayım, ama bir kenara not et şimdi bu ismi… Çünkü daha çok duyacaksın ve yine çünkü; Şenocak, tiyatro duayenlerinin tek kişilik oyun diye çıktıkları yarım saatlik kandırmacalar gibi bir şey yapmıyor. Sahnede tek başına tam 130 dakika kalıyor ve bu 130 dakika boyunca performansını hiç düşürmeden neredeyse koskoca bir kitabı, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar adlı romanını canlandırıyor. Kurdukları tiyatrolarda prestij oyunları oynayan, büyüt bütçeli filmlerin büyük bütçeli oyuncuları için Şenocak yakında çok büyük bir korku olacak albayım.
Pardon albayım, boşta bulundum ve unuttum. Hemen kızma şimdi… Elbet tiyatro bir ekip işi, sadece oyuncuyu tebrik etmek, ya da onu tenkit etmek yakışmaz bize. Hem bana, hem de Hikmet’le birlikte tarihi olaylardan tarihi piyesler yazan ve askerliği gibi oyun yazarlığı da yarım kalmış sana, yani Emekli Albay Hüsamettin Tambay’a… Celal Mordeniz yönetmiş oyunu albayım, Oğuz Arıcı ise hem Şenocak’la birlikte metni düzenlemiş hem de kendi başına reji danışmanlığı yapmış.
Bazı eksikler vardı elbette albayım. Ama o eksikler ne rejinin ne de oyuncunun eksikleriydi. Romanın belli bölümleri, aslında benim en sevdiğim bölümler: “Albayların yaradılışı” çok kısa geçilmiş… “İnsanlığın öldüğü” bölüm ise oyunda hiç yer bulamamış… İnsan sevdiği bölümleri de görmek istiyor açıkçası albayım. Sen de istemez miydin?
2009 senesinden beri oynanıyor bu oyun albayım, ama geç kaldık biraz izlemekte. Utancımı vurma şimdi durup dururken yüzüme. Yapılması gereken, yetişmesi gereken işler vardı. İşte bu yüzdendi gecikme. Şimdi sen de gecekondundan çık, pardon “Gecekondu değil, üç katlı bir apartman burası oğlum Hikmet” dediğini unuttum bir an. Evet, şimdi sen oradan çık ve izle bu oyunu ve bakalım o zaman “başka türlü olabilirdi, başka türlü oynanabilirdi” diyebilecek misin?

Trakya’ya gidememek

Sirkeci’den başlar asıl yolculuk, başkaları başka yerden de başlayabilir, ama biz hep buradan başlattık… Esenler ya da başka kentlerin, her zamanki soğuk otogarlarından değil. Çünkü; kimsenin olmadığı yolculuklardır onlar, rahatsız koltuklarda bitişiğinizde oturandan başka sohbet edebileceğiniz kişi yoktur. Zaten otogarlar nerede olursa olsun, ister Ankara’da, ister İzmir’de; aslında hep bir duraktır. Garlar da duraktır çoğu zaman, ama yalnızca “Sirkeci” durak olmanın ötesinde bir yerdedir. Bir başlangıçtır burası. Avrupa’nın başlangıcı. Başka bir yerden başlamışlar için bir son.

Rus malı duvar saatinin altında, peron boyunca raylara uzanmış tren birazdan hareket edip İstanbul’un banliyölerinden geçerek Halkalı’dan sonra Trakya’ya girecek.

İstanbul’dan ayrılacaksınız işte o zaman. Geri dönüş zorlaşmıştır artık. Ve kim olursan ol Trakya akmaya başlar damarlarına. Sınıf ayırmadan dolar hava ciğerinize. Kompartımanda hiç tanımadığınız, ama size yabancı gelmeyen insanların arasındasınızdır. Nedense Halkalı’ya kadar konuşmamışlar; boğucu bir sessizlikle herkes arka arkaya giden semtleri izlemiştir. Ve yol trenin gürültüsüyle akarken, Halkalı’dan sonra başlayan bilet kontrolü arasında konuşmaya başlar insanlar. Aslında insanlar değildir konuşan, konuşan Trakya’dır; kentlisi, köylüsü, kasabalısı her zaman aynı dili konuşur. Sözcüklerin ne kadar kırılsa da İstanbul’da, ya da bir başka şehirde; kulağınla duyduğun kelimelerle konuşmaya başlarsın ister istemez. İlk olarak “h” harfin kaybolur geride kalan tren raylarının üzerinde, arkasından fiillerin kısalır. Gereksiz yere sıfatlar eklersin cümlelerine, karşındaki insanların içinde kaybolursun sanki. Hepsi başka bir yerinden bakıyordur hayata. Kendini bıraktığında o toprağın içinde var olursun. Hemen alıverir içine seni. Zaten yabancısı da değilsindir, o toprakta oyunlar oynamışsındır muhakkak, tarlalarında biçerdöverden arta kalan gündöndü saplarını toplayıp demet yapmışsındır. Hasattan geride tek tük kalan gündöndü başlarını silkeleyip çıkan çekirdeği bakkala satarak dondurma almışsındır.  Veya kabak çıkarmışsındır, ya da kabak atmışsındır makineye. Aldığın yevmiyeyle parkta kızlara hava atmak için berbere gitmiş, gece bir okul bahçesinden Güzel Marmara şarabından içmişsindir.

Ve onların dilini konuştuğunu bilirsin, çevreni saran duvarlar arasında, doğduğun ve büyüdüğün yere ne kadar yabancılaşsan da “h” harfini söylemeyi unutan bir Trakyalısındır. “Bir Evler Yaptırdım More Ramizem” türküsünü duyduğunda, “more ne demek acaba” diye düşünmezsin, Drama Köprüsü’nü görmemiş olsan da Hasan’ın acısını bilirsin. Drama içindeki pazardan haberin vardır. Bunları bilmesen bile cevabı trende karşında duran insanlardadır…

Yolculuk Trakya’nın içlerine doğru ilerlerken insanlar gelirler ve giderler. Çerkezköy’de işçiler biner trene, işçiler inerler… Sonra Çorlu, Muratlı, Lüleburgaz dizilir sıraya, artık baktığında karşındakilere hepsi değişmiş olmalarına rağmen aynı insanlardır oturanlar. Fabrika işçileri mesailerini anlatırken, kasketiyle uyumak için yüzüne örtmüş çiftçi okkalı bir küfür savurur topraklarını ucuza kapatıp fabrika yaptıktan sonra, akarsuların zehirleyen sanayiye.

Trenle kasabaların kenarlarından geçerken düşünürsün; “Muratlı dışında, tren neden içinden geçmez kasabaların.” diye. Hep dışındadır ve göremezsin Trakya kasabalarını. Alman emperyalizminin ön gördüğü şekilde olmadığı için kentleşme, biraz da sevimli olur yüzün.

Yol boyunca bir daha dönmek istemezsin İstanbul’a, o karmaşanın içine girmektense, bu toprakların serinliğinde, kasabalı biri olmak daha cazip gelmeye başlamışken kalkar Sirkeci’den Balkan treni. Ve sen bir defa daha niyet ettiğin halde gidememişsindir. Trenin arkasından, kimse seni görmese de hüzünle el sallarsın.

2 sayfa12»Yukari Asagi