.

Yazarın arşivi


Dönmedolabın ışıkları karanlığın içine akıyor ve çirkin gürültüsü boşluğu dolduruyor. Panayırda bir adam koşuyor, çarpışan arabaların arasından geçiyor. Çadır iplerine takılıp düşüyor. Bir palyaçodan kaçıyor adam. Halkacı kız bakışlarıyla onu izliyor. Karısıyla birlikte yaşadığı çadırın tam önünde durup arkasını dönüyor… Palyaço orada… Yüzene hapsettiği gülümsemeyle alay edercesine kovalıyor onu… Adam arkasına bakarak koşuyor ve birden kayboluyor palyaço, aniden adamın önünde beliriyor. Ona çarpıp düşüyor adam. Gözlerini açtığında kendine tepeden bakan boyalı bir yüz görüyor, kurtulmaya çalışıyor, ama başaramıyor.
“Neden beni takip ediyorsun?” diye bağırıyor palyaçoya.
“Ben senin vicdan azabınım.”
“O halde neden kovalıyorsun beni?”
“Ben kovalamıyorum, sen benden kaçıyorsun”.
Karısına bakıyor Adam… Uzaktan onu izliyor kadın. Halkacı kız talihli müşterisine kazandığı Marlboro sigarasını uzatırken bakışları ona takılıyor. Çaresizliğine gülümsüyor o da… Bu bakışların arasında ani bir hareketle palyaçonun elinden kurtuluyor adam. Koşuyor, koştukça hızlanıyor, hızlandıkça ayakları yerden kesiliyor. Gökyüzüne doğru çıkıyor. Kimse takip edemiyor onu, ama hızla dönen salıncağın zincirlerine dolanıyor bedeni. Yere düşüyor, palyaço karşısında aynı gülümsemeyle duruyor. Kadın çadırın sıcağında daldığı düşten uyanıyor, kocasını halkacı kızın bacakları arasında görüyor.
Kocası koşmaya başlıyor yakalandığını fark edince, çadır iplerine takılıp düşüyor ve kalkıp yeniden koşuyor. Panayırın renkli ışıklarını görünmez olana kadar koşuyor adam, koştukça karanlık sarmalıyor onu ve koştukça panayırın ışıkları sönüyor.
Kadın palyaçonun gözlerine bakıyor, dudaklarına korkunç bir gülümseme yayılıyor.

                                                                                                      1986 yılında, 9 yaşındayım henüz ve televizyonda spiker çığlık çığlığa bağırıyor; “Diego Armando Maradona, gooooollll…” Ailemin tamamı Almanya’yı tutuyor, bir tek ben Arjantinliyim. Maradona gol atınca spikerin bağırması hoşuma gidiyor; harfleri yuvarlayarak, ezerek, uzatarak; “Diego Armando Maradona, diyor. Ve böylelikle futbol hayatımın merkezindeki yerini almaya hazırlanıyor. Dünya kupası sonrasında bir süre daha Arjantin’i tutuyorum. Sonra bir lig takımı tutmam gerektiği için Real Madridli oluyorum. Aslında orada da takımı değil, Hugo Sanchez’i tutuyorum. TRT’de “Avrupa’dan Futbol” programında gol attıktan sonra attığı taklalar hoşuma gidiyor. Onun sonrasında da Beşiktaşlılık geliyor. Ve hemen hemen tüm kurumların, kişilerin üzerindeki yerini alıyor. “Les Ferdinand” ilahım olurken mahalle maçlarında giydiğim formanın arkasına “Feyyaz” gibi 7 numara yapıştırıyorum.

Futbol gündelik yaşamın bir parçası olmaktan öte, gündelik yaşamın kendisi haline gelmişti o zamanlar. İtiraf ediyorum; çelimsiz bir çocuktum ve kollarım çok çabuk kırılıyordu. Bu yüzden futbolcu olma hayallerim hep yarım kaldı. Yaz boyunca mahallede top koştururduk, ama yaz sona erince futbola ara vermek zorunda kalırdı herkes. Kışın oynamak için izin almak çok zor olduğundan ben ve birkaç arkadaşım (Erdem, Aydın, Turgay) futbolu evde oynanacak şekle getirmiştik.

Halının motiflerinden faydalanılarak yaratılan sahamıza, ki halı saha kavramının çıkışı da buradandır, 2 numara tavla taşlarını koyuyor ve marangoza yaptırdığımız kalelere babaannemin tespihinden söktüğümün boncukla gol atmaya çalışıyorduk. Oyun içerisinde futbolda olan bütün kurallar geçerliydi ve dört takımdan oluşan bir lig bile yaratmıştık. Ama oyunun ciddi sorunları vardı, çünkü aceleyle yaratılmıştı. En büyük sorun kale boylarıyla tavla taşlarının kalınlığının orantısızlığından doğdu. Kalelerin yüksekliği nedeniyle kaleye konan tavla taşı kalecilik görevi yerine getiremiyordu. Tavla taşlarının isimleri olmadığı ve birbirlerine benzedikleri için golü atanın kim olduğunu anlaşılmıyor, futbolcularımız kişilik sahibi olamıyordu. Futbol kurallarını birebir uygulamak da bazen sorun olabiliyordu, çünkü aut atışının, taç atışının gol olma olasılıkları vardı, kuralları da deforme etmek gerekiyordu.

Her oyun gibi, bu oyun da zamanla ilkelliğinden uzaklaştı. İlk önce kaleleri küçülttük, kaleci olacak tavla taşını yaratmak için üç tavla taşını üst üste koyduk. Diğer taşlara da sakızlardan çıkan futbolcu fotoğrafları yapıştırdık. Hepimizin bir takımı olmaya başlamıştı. Benim doğal olarak Beşiktaş, Turgay’ın Beşiktaş’lı olmasına rağmen Galatasaray, Aydın’ın Fenerbahçe ve Erdem’in takımı Trapzonspor’du.
Birkaç futbol kuralını deforme edip ofsaydı kaldırınca da oyun tam anlamıyla şekillendi.
Tüm takımlar aynı dizilişle sahaya çıkıyordu; “4 – 3 – 3.” Ama diziliş maç içerisinde değişiyordu, özellikle orta sahayı kalabalık tutmakta yarar vardı. Çünkü pas alışverişi burada gerçekleşiyordu. Forvette bulunan tek bir adam fazlalığı da bir anda tehlike yaratabiliyordu.

Benim takımın maç kadrosu ise şöyleydi.
1 – Engin
2 – Recep
3 – Kadir
4 – Gökhan
5 – Ulvi
6 – Zeki
7 – Feyyaz
8 – Rıza
9 – Mehmet
10 – Ali
11 – Metin

Bu kadroda hatırladığım en önemli tavla taşlarım ise; Gökhan ve Mehmet’ti. Gökhan tabiat olarak orta sahaya yakın oynuyordu, Mehmet ise, forvetin arkasına denk geldiği için uzaktan attığı şutlarla gol vuruşları yapıyordu. Feyyaz’ın da benzer durumlarda golleri olsa da o, daha ziyade ceza sahası içerisinde gol atıyor ve dönen topları tamamlıyordu. Metin’i sağ kanat yerine santrforda oynattığım için olsa gerek pek yararlanamadım kendisinden. Ama kritik maçları da kurtardığı olmuyor değildi; büsbütün hakkını yememek lazım.

Kıran karına geçen maçlar arasında şampiyonluk sevinçleri, yenilgilerin hüzünleri, gollere itiraz sonucunda çıkan tartışmalar, arkasından da çıkan kavgalarla minimal düzeyde bir futbol gerçeği yaratmıştık. Şimdi aynı şeyi bilgisayar oyunlarıyla yapıyor çocuklar, ama bizim diz üzerinde hareket etmek nedeniyle dizlerimiz yara içinde kalırdı. Ve bizim zamanımızda dizdeki yaralar çocukluğun şanıydı.

(Bu yazı Kadir Aydemir’in hazırladığı 80’li Yıllarda Çocuk Olmak adlı kitapta yayımlanmıştır…)

                                                                                              Yazdan bozma bir eylül sabahı, siyah önlükleri ilk kez giyip okula gittiğim gün, analarından babalarından koparılmış ve karalar bağlamış nice yaşıtımla birlikte; o soğuk binanın içinden uzunca bir süre kurtulamayacağımı düşünmemiş değildim. Bunu kendime itiraf etmek yerine, okulun bir sene olduğuna inanmaya çalışıyordum o sıra. “Okuma yazmayı öğretirler, salarlar” diyordum ki mesele hiç de öyle çıkmadı ve beklediğimden de uzun sürdü. Hâlâ da okul meselesinin uzun olduğu konusundaki inancım devam etmekte.

Garip bir yerdi ilkokul, siyah önlüklerimiz tebeşir tozlarına bulanırken kendilerince “geleceğin yöneticilerine, bilim adamlarına, kısaca geleceğe” bir şey öğretmeye çalışan öğretmenler vardı, ki ilkokul arkadaşlarının büyük kısmını arada görüyorum hepsi esnaf oldu, yani ne diyelim büyük adamlar bizim okulda yetişmedi.

Hata öğretmenlerde değil, bizde olduğunu da sanmıyorum. Sayı saymayı fasulyelerle ki bazılarımız cidden kuru fasulye kullanıyordu, okumayı da Cin Ali dizisiyle öğrenmiş bir nesilden beklentiler fazlasıyla büyük gibiydi. Fasulyeleri bir tarafa bırakırsak ilkokulun bence en güzel tarafı da Cin Ali’ydi. Şimdilerde okutulmaması yeni neslin eksikliği, derslerde hâlâ göstermek lazım aslında, ibret olsun çocuklara.

Renkli bir kapağı vardı ve hayatıma giren ilk edebi karakterdi. Kapak renkli olmasına karşın çizimler siyah beyazdı, bu yazıyı yazmak için Kadıköy’de Cin Ali ararken miadını doldurmasının arifesinde hazırlanmış bir seri buldum. Cin Ali renklenmiş, boynuna küçük bir papyon takmış efendilik pekişsin diye ve başındaki kasket meğerse kırmızıymış. Oysa ben onun içinin boş olduğunu düşünüyordum. Ama hikâyeler değişmemiş…

Hatırlayalım onları misal: Cin Ali sürekli babasından bir şey istiyordu, babası yetmiyormuş gibi, dayısından ve annesinden de belirli istekleri vardı. Bu istekler rahatsız diyaloglarla gerçekleşiyorlardı. Daha ilk kitapta babasından at istiyor ve muhabbet şu şekilde seyrediyordu:
”Cin Ali, bak! At”
“Bak, Cin Ali, bak. Bu at”
“Baba, o atı bana al.”
“Cin Ali, bu at. O da ot”
“Baba, bu ata ot al”

İsteklerin sonu gelmiyor ve Cin Ali atla, topaçla, topla, karagözlü kuzusuyla, oyuncaklarıyla arkadaşlarına hava atıyordu. Hele topaç ve kırbaç meselesi vardır ki, dayısı ve Cin Ali’nin geleceğindeki cinselliğin büyük ölçüde nerelere varacağı konusunda fikir sahibi oluyordu okuyan.

Tek katlı, bahçeli, geniş bir evde yaşıyorlardı, babaları sürekli kendi bedeninden kalın bir kravat takıyor, annesi de mütemadiyen bulaşık önlüğüyle dolaşıyordu. Hatta eve misafir geldiğinde bile önlüğü çıkarmamıştı, ki biz o zamanlar eve en yakınımız bile gelse pijamayla oturmaz pantolon giyerdik. Neyse o da ailenin terbiyesizliği.

Ailenin diğer üyeleri abla Selma ve kardeş Suna’nın yanında adı çoğu zaman anılmasa da resimlerden var olduğunu bildiğimiz papyon takan bir kedi vardı. Bence onun hikâyedeki yerini anlamış değildir kimse. Aile arasında geçen diyaloglar dehşet bir hastalığın da habercisiydi bana kalırsa, ama “Cin Ali ailesiyle birlikte aile terapisinde” diye bir kitap yazılmadı.

Pek cinliğini göremediğimiz, bazı durumlarda su katılmadık bir geri zekâlı gibi davranan bu arkadaşın gerçek yaratıcısı ve hikâyelerin sahibi Rasim Kaygusuz, 1989 yılında dünyaya veda ederken, ismini de milyonlarca Türk gencinin hafızasına kazıdı. Benim dünyamın Cin Ali’sini de o resimlemişti, ki resimlemek denirse, ama son yayımlanan renkli Cin Ali’nin resimlerinin arkasında Mustafa Delioğlu bulunmakta.

Biz böyle öğrendik okumayı, Cin Ali’yi yerden yere vursak da ondan öğrendik. Şimdi ne yapıyor acaba, ilkokul öğretmeninin kızı vardı; Nesrin, sınıf arkadaşı, belki de onunla evlenmiştir. Kendisi kesik gibiydi o kıza, milli eğitime mektup yazsak kendisine ulaşır mı?

Liverpool, Beşiktaş karşısında 7 – 0 galipken maçın spikeri bu eziyetin bitmesi için adeta yalvarıyordu. Bir tane daha gol anlatmayı ve sesinin bir daha titremesini istemiyordu ama olan oldu, sekizinci gol geldi. Gelmemesi de imkansız gibiydi zaten. Benzer bir şeyi çocukluğumdan da hatırlıyorum, ama bu milli takımlar klasmanındaydı; İngiltere-Türkiye maçında İngilizler yine aynı skora ulaşmış ve maçın spikeri Abidin Aydoğdu şaşkınlıktan mı üzüntüden mi bilinmez “Vay anasını sayın seyirciler, bir gol daha yedik” diyivermişti.

Bu cümle maçın skorunun arkasına gizlenemedi ve Aydoğdu bu ve buna benzer cümleleriyle hafızalarımızda kaldı. İngilizlerden sekiz gol yemeye alıştığımız gibi spikerlerin de şaşkınlıklarına alıştık zamanla. Liverpool karşısında spikerin dedikleri o kadar önemli değildi çünkü ona hata yapma kredisi veren Bülent Karpat’ı hiçbirimiz daha unutmamıştık… Seneler oldu Karpat maç anlatmayı bırakalı, ama jübile yapmış futbolcularla beraber hâlâ aklımızdadır ismi. Beyazlaşmaya başlamış saçlarıyla televizyonda boy gösterdi ilk olarak. Saha kenarında oyuncularla söyleşi yapardı. 1990 senesinin ikinci yarısıydı ve maçlar Türkiye’nin ilk özel televizyonundan yayınlanmaya başlamıştı. Ama canlı yayının nasıl yapılacağı pek bilinmediğinden olsa gerek, televizyon spikerleri, yöneticilerin ve futbolcuların televizyon merakı sayesinde, sahanın içinde cirit atıyorlardı. İşte böyle bir durumda Bülent Karpat efsanesinin tohumları atılmaya başladı. O zamana kadar tanınan biri değildi Bülent Karpat, ama geçmişi sporla dolu bir insandı. 1946 yılında Mersin’de doğup spora basketbol ile başlamış, 1975 yılında geçirdiği sakatlık üzerine basketbolu bırakıp Spor Akademisi’nde lisansüstü eğitimini bitirdikten sonra çeşitli okullarda ve kulüplerde basketbol antrenörlüğü yapmıştı. 1988 yılında adım attı televizyona ve özel televizyonlar o zaman ilk kahramanlarını yaratıyordu. Yıldo ve Yasemin Evcim’le birlikte ayrı dalların ilk kahramanlarıydı.

Ben hâlâ maç izliyorum ve hâlâ bakıyorum saha kenarında duran spikerlere, ama biraz da nostaljik bir merak sanki gözlerim hep Karpat’ı arıyor. Sinsice yedek kulübesine sokulup kendini kameraya göstermeden teknik direktöre soracak iki sual bulur diye geçiyor içimden ama, yayıncı kuruluş artık izin vermiyor bunlara. Hatırlamayanlara uzak gelebilir birinin oraya girip mikrofon uzatması ama o yapıyordu bunları.

Herkesin gözlerinin önündedir; 22 Nisan 1992 tarihinde oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçı esnasında, maç devam etmekteyken, sinsice yaklaşmıştı yedek kulübesine ve kenardan kimseye çaktırmadan mikrofonu uzatıp, o zaman Fenerbahçe’nin başında bulunan Jozef Venglos’a maç hakkındaki görüşlerini sormuştu. Venglos ne yapsın, kalender bir edayla gülümseyip maçın devam ettiğini hatırlattı kendisine.

Karpat, saha içindeyken on kaplan gücündeydi sanki. Futbolcuları ismiyle çağırır, karşısında duranların yüzüne bakmadan sorular sorar, futbolcu soruya cevap verirken Karpat gözleriyle değil, tüm bedeniyle, başını çevirip yeri geldiğinde de sırtını dönerek soru soracağı başka futbolcu arardı. Maç esnasında taç kullanan futbolcuya maçı sorar, sakatlanan topçunun yanına gider hal hatır sorardı, her zaman gol atanla sevinirdi, hatta mikrofonu hep yanındaydı.

Sorular da ilginçti, her Beşiktaş maçından sonra koşarak Rıza’nın yanına gelip baskın Fransız aksanı ile “Evet Rıza” der ve beklerdi. Rıza’da beklerdi soru gelsin diye, soru “evet” olamazdı elbette. Biraz bekledikten sonra sorardı sorusunu. Rıza can havliyle anlatırdı. Tam lafın arasında “Tamam Rıza” diye bitirirdi söyleşiyi, ama Rıza’nın hep söyleyecek daha fazla şeyi olurdu. Ama o çoktan maçın golünü atan Feyyaz’ı yakalamış ve sormuş olurdu “Evet Feyyaz?”

Kime ne soracağı da pek belli olmazdı: Gençlerbirliği futbolcusu John Leshiba Mosheu’ye; “Evet Mosheu çok hızlı bir futbolcusun” diye bir soru sormuştu ki, Mosheu anlamsız anlamsız bakmıştı Karpat’a.

Uğur Tütüneker, Galatasaray’ın golünü attıktan sonra, sevinç yumağı olmuştu arkadaşlarıyla ki sevincin arasında biri çıktı. Karpat’tı elbette çıkan. Soru elbette ki hazırdı: “Uğur, sağdan orta geldi vurdun gol oldu, gol nasıl oldu?” Uğur da şakın, ağzından çıkıyor kelimeler. “Aynen öyle oldu abi”…

12 golle gol krallığında önde giden Aykut’u maç sonunda yakalamaya çalışıyordu. Aykut’a sesini duyuramamış ve peşinde soyunma odasına kadar koşmuştu. Ama ne var ki soracağı soruyu Aykut’u kovalarken unuttuğundan öyle kalmıştı karşısında. Birbirlerine bakıyorlardı. Aykut röportaj pozu almış bekliyordu. Karpat sordu sonunda soruyu. Herkes “adam nefes nefese, yanlış mı duydum acaba” demişti. Ama o yanlış soru sormamıştı: “Evet Aykut, 12 golün vardı. Bugün de bir tane attın, kaç etti?” Aykut boş boş baktı yüzüne Karpat’ın, ve soyunmak için girdi odasına.

Demek ki rakamlara özel ilgisi vardı o zamanlar Karpat’ın. O sevincini her spiker gibi gizleyemezdi, tek kusuru hepsinden de duygulu yaşamasıydı. Hatta Mustafa Denizli’ye sorduğu soru mutluyken ne kadar esprili bir insan olduğunun kanıtıydı.
Galatasaray, Werder Bremen’e, deplasmanında 2-1 yenilmiş ama tur atlamak için önemli bir avantaj elde etmişti. Maç sonu röportaj için Teknik Direktör Mustafa Denizli’nin yanına ağzı kulaklarında koşarak gelen Karpat patlattı espriyi:“Mustafa, iki, bir daha kaç eder?”

Zamanla, federasyon işin cılkının çıktığına kanaat getirdikten sonra Bülent Karpat ve o zaman saha içinde görev yapan gazetecilere yasaklar getirmeye başladı. Maç oynanırken sahada cirit atmak, sakatlanan futbolcunun başına koşup ne olduğunu sormak, taç atan futbolcudan maç değerlendirmesi almak, sinsice yedek kulübesine yaklaşmak, gol olduktan sonra futbolcular sevinirken aralarına mikrofonla girmek yasaklandı ki, Karpat bir fiil bu yasaklananların hepsini yapmış ve arkasından gelen gençlere de örnek olmuştu. Yasaklardan sonra maçlar şifreli kanallara geçerken, Karpat da maç anlatmaya başladı. Ama tabii bu konuda da emsalsiz bir kişi olduğunu kısa zamanda hissettirecekti. Bitmiş maçı bitmemiş gibi anlattığı, maçın başladığını sonradan fark ettiği oldu. Saha içinde bütün futbolcuları, bütün skorları birbirine karıştırmak bir yana bazen farklı maçlar izlediğimiz hissi bile yaşatmıştı bizlere.
“Tugay vurursa gol olur” diye bir garanti verip, izleyicide şimdi attık golü duygusu yarattıktan sonra “Tugay vurdu, aut” diye kendi şaşkınlığını da belli ediyordu.

Şampiyonlar Ligi’ni onun dilinden öğrendik biz, Fransızca telaffuzla izledik tüm şampiyon futbolcuları. Manchester United’ı sahaya beyaz şortla çıkarken görüyorduk; ama Karpat başka bir yerden bakıyordu maça; onun nazarında “takım sahaya beyaz don, kırmızı tişört, beyaz çoraplarla çıkıyordu”. Milli takımımız sahaya çıkarken biz tek bir Sergen görüyorduk, ama o yanlışımızı hemen düzeltiyordu: “9 Sergen, 10 Aykut, 11 Sergen.”

Adını çoğu zaman yanlış söylediği Alpay Özalan, ona göre boy ortalaması yüksek bir futbolcumuzdu. “Diz içi plasesi” ve topun alt direkten dönmesi gibi imkansız ve enteresan şeyler sadece onun anlattığı maçlarda gerçekleşti.

Sonra tüm bunlar bitti, o spikerliği bıraktı. Yerine başka spikerler geldi, aynı hataları yaptılar, anlamsız şeyler söylediler, hepsi teker teker unutulurken Bülent Karpat bir dönem futbolu seven herkesin aklında, bir televizyon değil de bir futbol figürü olarak yer etti. Ve hâlâ kulaklarımda aynı sözleri durur. Milli maç başlamak üzere, spiker Bülent Karpat…

“Evet, şimdi bizim ve onların İstiklal marşları çalınacak. Daha doğrusu bizim İstiklal, onların milli marşı çalınacak.”

Doksanların başıydı… Yeni yeni dinlemeye başlasak da kısa zamanda dinimiz imanımız heavy metal olmuştu. MP3’ten başlayarak sayabileceğiniz hiçbir müzik dosyasının olmadığı yıllardı bunlar. CD yoktu, kasetler vardı onların yerine… Kasabaya haftada bir kez kaset dağıtımcısı gelirdi ve Hasan Hüseyin’in müzik dükkânında beklerdik gün boyu. Gözlerimiz yollarda ve heyecan içinde… Ne zaman geleceği belli olmazdı, ama o yaşlarda bile hatırlı müşteri olduğumuzdan kimse ses çıkarmazdı dükkânda ya da pasajda oturmamıza… O günlerden birinde yeni çıkan kasetlere bakarken Iron Maiden’ın bir albümü dikkatimi çekmişti. Kasabaya müzik getiren masum gençten albüm hakkında bilgi isteyince yeni çıkan bir kaset olduğunu (onlar albüm demez kaset derdi) ve kendisinin çok beğendiğini söyledi. King Diamond ve Alice Cooper arasında seçim yapmak üzereyken bir de o eklenmişti kararsızlığıma ve ilk Iron Maiden albümü Killers’a böylelikle sahip oldum…

Normal görünen bu manzaranın altında, aslında çok kötü bir şekilde kandırılmıştım. Yaş itibariyle kandırılmaya müsaittim ve bilgiye ulaşmak şimdiki kadar kolay değildi. İnternet yoktu misal… Google’a bir şey sorulmadığı yıllardı o yıllar unutmayalım… Iron Maiden’ın ikinci albümü Killers’ı, Fear of The Dark’lı yıllarda son albüm diye almıştım. Bruce Dickinson’ın bile daha Iron Maiden’la çalışmaya başlamadığı bir albümden bahsediyorum gerisini düşünün işte… Bu hatayı da gençlik yıllarımızı yanlış bilgiler ve kötü çevirilerle zehirleyen Rock Kazanı’ndan öğrenmiştim. Ne yıllardı yahu…

O albümden sonra hayatımın her devresinde muhakkak Iron Maiden dinledim… Rezilliği unutmamak için değil, sevdiğim için… Şimdi sahnede oradan oraya Killers diyerek koşan Paul Di’Anno çok heyecanlandırmasa da sekiz dakika boyunca Mother Russia diye bağırabilirim hâlâ… Tepelere koşabilirim ansızın…

Sarhoşken, sızmışken, sevinmiş, bir şeylere üzülmüşken dinledim Iron Maiden… Kendimi vazgeçilmez sanırken ansızın yalnız kalışlarımda… Kasabadan büyük şehirlere uzanan yolculuklarda… Hiç tanımadığım insanları özlerken ve ille de bir aidiyet ararken dinledim… Sarhoşken “Fear of the dark” diye ağlayan bir insan varsa muhakkak daha yakından anlar beni.

Ben Iron Maiden dinlerken grup yeni albümler çıkardı, dağıldı… Toplandı… Doksanlar bitti milenyum saçmalığına kapıldı evren… Bir gecede bütün dünyanın değişeceğini sandık, ama olmadı… Aşıp çektik bunu da, arkamıza hiç bakmadan yaptık bunu hem de… Hükümetler, insanlar, binalar, kentler, kasabalar, yıllar değişti ben Iron Maiden dinlerken… Uluslar tarih denen bu topraklardan sildiler atlarını. Savaştı insanlar. Durmadan, üşenmeden savaştı… Ben Iron Maiden dinledim…

Şimdi yirmi yıl öncesine bakıyorum… Killers kazığından sonra aldığım No Prayer for the Dying yayınlanalı tam yirmi yıl olmuş… Bazı grupların son albümleri geçen tüm zamanın izlerini taşır ya hani işte Iron Maiden’da bu yok. Onlar zamanın izlerini taşımıyor… Zaman onları değiştirmiyor. Yeni yayınlanan The Final Frontier tam bir Iron Maiden albümü işte, zamansız bir şey yani… Yirmi yıl önceki gibi, çocukluğum gibi ilk gençlik yıllarım gibi…

İşte yirmi yıl önce Iron Maiden dinliyordum, hayat çok karmaşıktı… Seksenli yıllar yeni bitmiş, biz de bitirilmiştik. Biz anlamıyorduk ama öyle diyorlardı. Şimdi seksenli yılların iyice biteceği söyleniyor, Erkan Yolaç parodisi gibi devam eden bu “evet/hayır” karmaşasının arasında yirmi yıldan beri Iron Maiden dinliyorum ben ve mutluyum bununla…

Evet ve hayır, hiç birinin önemi yok… İşte nihilizm tam da bu… Avalon Adası’nda yer ayır bana Bruce…

Don Quijote kendi başına dünyanın en başarılı yapıtlarından biri olsa da bu onun lanetli bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kitabın üzerindeki lanet öyle sıradan bir şey de değil… Okur olarak yaşlaştığınızda size hiçbir şey yapmıyor, lakin onu beyazperdeye aktarmaya kalkarsanız başınıza gelmedik kalmıyor. Şimdiye kadar bu lanete aldırmayan iki kişi çıktı: Terry Gilliam ve Orson Welles… İkisi de filmi yapmak için uğraşmış ve bir türlü bu hayallerini gerçekleştirememişlerdi.

Mesela Orson Welles’in içinde bir ukde olarak kaldı Don Ouijote… Welles, 1957 yılında çekmeye başlamıştı filmi ve bir oyuncak gibi oynuyordu Don Quijote’yle, montaj masasında çektiği görüntüleri tartıyor, biçiyor yeniden montajlıyor ve yeni sahneler çekmek için oyuncuları bir araya getiriyordu. Don Ouijote’yi Francisco Reiguera, Sancho Panza’yı Akim Tamiroff’un oynadığı filmin rafa kalkmasının sebebi ise Reiguera’ydı. Oyuncunun 1985 yılındaki ani ölümünün ardından tamamlanamamış bir başyapıt adayı olarak kaldı Don Quijote.

Orson Welles sonrasında bir de Terry Gilliam beyazperdeye taşımaya kalktı. 1990 yılında temelleri atılan bu proje gerçekleşmedi. Jean Rochefort’un hastalığı, Johnny Depp’in programı, gün geçtikçe zarar eden sigorta şirketinin kaprisleri ve doğal şartlar yüzünden çekimlerin daha ilk haftasının sonunda iptal edilmişti film. Hatta bu şanssızlıklarla dolu talihsiz filmin çekim sürecini anlatan Lost in La Mancha isimli bir belgesel bile hazırlandı. Belgeselde projenin tüm detaylarını, çekimler başlamışken, güneşli bir havada aniden patlayan fırtınayı, seli ve tüm kameraların nasıl bozulduğunu görebiliyorduk. Hatta sadece bunlar da değildi gördüklerimiz, kızgın finansörler de yer alıyordu görüntülerde.

Avrupalı finansörlerin desteğiyle çekilmeye çalışılan bu film, Don Quijote’nin yeldeğirmenleriyle savaşması kadar uçuk bir fikirdi. Fakat Gilliam filmi çekmeye kararlıydı. 2009’da projeye tekrar el attı. Arcade Fire konserinde MTV’ye konuşan yönetmen, çekimlerin şu an için ertelendiğini, ufak bir problem olduğunu söyledi.

Herkes heyecanla bekliyordu… Terry Gilliam kötü haberi yine verdi. Hafta başında finansal destekçilerin geri çekildiğini ve projenin yine rafa kaldırıldığını açıkladı. Yönetmen Variety başlaması için gereken finansmanın bulunmadığını açıkladı. Don Quijote yine kursağımızda kaldı.

Don Quijote’yi film yapanlar da olmadı değil. Rafael Gil, 1947 yılında bu eşsiz romanı beyazperdeye taşımış ve Rafael Rivelles Don Quijote’yi oynarken, Juan Calvo Sancho Panza rolüyle beyazperdede boy göstermişti. Romana tam olarak bağlı kalmayan bu film dışında yapılan televizyon filmleri ve dizilerini bir kenara bırakırsak Don Kişot Sahte Şövalye başlığıyla Türk sinemasında boy gösterdi.

Semih Evin’in yönettiği film Welles ve Gilliam’ın yaptığı çalışmaların yanına bile yaklaşamasa da Don Kişot Sahte Şövalye’nin avantür Türk filmlerinin içinde de çok önemli bir yere sahip olduğunu söylemek mümkün. Münir Özkul sinema tarihinin gördüğü en ilginç Don Kişot olurken, Sami Hazinses yeryüzünün en zayıf Sancho Panzası olarak hafızalarımıza kazındı.

zamanı hatırlamıyorum artık, soğuk…
sadece dışarıya çıkış var. Kim, nerede ve ne zaman… hayat kendi kimliğinden çıkıp dönüşecek… Ölüm…
ses yok, her taraf sessiz, cüzamlı kadınlardan akan irinler içinde büyüyor çocukluğum…
büyüyor ve her gün…
her gün, biraz daha…
yarın… ölmek, ölüm, hiçbir zaman bizim kadar masum değil.
kim ne zaman öleceğini bilmiyor, oysa bilmek isterdim, herkes gibi ben de ölümü ne zaman bulacağımı…
zaman geçiyor ve kimse neyin gerçek…
… yalan olduğunu bilmiyor.
zamanı hatırlamıyorum demiştim…
zaman yok artık…
bellekleri olanlar yaşamıyor.
zamanın çetelesi yok
ve hayat bir sonsuzluk (değil!!)
ağlamıyor kimse…
kimsenin anıları yok
yok
yok
yok

III
Hanın bir köşesinde, mekânı ısıtacak kadar büyük bir sobanın olduğu köşede, Oblomov’un sadık uşağı Zahar oturuyordu yıllardır. İlerlemiş yaşına rağmen efendisinin yanından bir gün bile ayrılmamıştı. Onunla birlikte zenginliğin görkemini yaşamış, Oblomov yavaş yavaş yoksullaşırken hiçbir şey söylemeden efendisine hizmet etmeye devam etmişti. Ama bu sadakatinin yanında tembeldi, hatta efendisi gibi de değildi onun tembelliği… Artık yaşlandığından olsa gerek, büsbütün işten kaçıyor ve mutluluğu işsizlikte buluyordu.

Zaman değişip yasalar zamanla birlikte yenilense de bu handa herkes kendi döneminin yasalarıyla yaşamayı bir şekilde başarıyordu. İşte bu yüzden Zahar hiçbir zaman efendisinin oturduğu masanın yanına gitmez ve hiçbir zaman da kendine ayrılan yerden sıkıldığını belli etmezdi. Yıllardır süren tek başınalığı, kendini silahtar olarak tanıtsa da, daha ziyade bir uşağa benzeyen Sancho Panza’nın gelmesiyle biraz da olsa bozuldu.

Zahar’ın Sancho Panza hakkındaki ilk fikirleri elbette doğruydu. O bilmeden fikir yürütse de, herkes bilirdi Sancho’nun sıradan bir köylü olduğunu ve sadece bir cezirenin valisi olabilmek için Don Quijote’nin peşinden gittiğini. Ama Sancho’nun da prensipleri vardı. Bir uşakla sohbet etmeyi soylularla oturmaya yeğ tutardı. Hatta bir silahtar olduğu için Zahar’dan daha üstündü.

Sancho, garsonunun getirdiği yemekleri iştahla yerken; Zahar her zamanki gibi sobanın sıcağına sırtını dayamış uyukluyordu. Sancho zorla da olsa uyandırdı Zahar’ı. Bu onu pek mutlu etmese de karşısındaki adamın ne diyeceğini merak ediyordu. Ve aralarında şu konuşma geçti:

“Çok zamandır bekliyoruz burada, birini sormak için gelmiştik sanırım.”

“Kimi soracaktınız?”

“Adamın ismi neydi tam hatırlamıyorum, dedim ya çok zaman oldu… Bir İrlandalıydı galiba, yine de emin değilim.”

“O kadar uzun zaman oldu ha.”

“Kimsenin hesabını tutamayacağı kadar çok zaman oldu.”

“Sabretmek lazım yine de… Nasıl demiş atalarımız, ‘sabreden derviş, muradına ermiş’.”

“Sesimizi çıkarmadan bekliyoruz işte, ben beklerim beklemesine, bana göre hava hoş. Bütün gün yiyip içiyorum, hiçbir iş de yapmıyorum, ama efendim sıkılıyor.”

“Sen de onun gibi Rus’sun değil mi? Öyle demişti Oblomov Efendi.”

“Evet. Efendi dediğin o adam var ya, bir dönem Rusya’nın en zengin derebeyinin oğluydu. Şimdi ne halde olduğunu görüyorsun işte.”

“Eee!.. Ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin. Merak ettim bak, ne oldu da bu duruma geldi?”

“Koskoca Oblomovka çiftliği, benim uşak olarak çalıştığım çiftlik, yok olup gitti. Herkes şehirlere yerleşmeye başladı, atölyeler kuruldu, sonra fabrikalar geldi, toprak değer kaybetmeye başladı.”

“Sonra?”

“Sonrası… Efendim ailesini kaybedince, yanına beni de alıp şehre yerleşmeye karar verdi. Ben olmadan hiçbir şey yapamaz kendisi, çok sever beni.”

“Efendim de bensiz bir şey yapamaz. Kendisi yeryüzünün en muhteşem şövalyesidir, ama benden akıl almadan adım atamaz. Neyse boş verelim bunları da, ne diyordun?”

“Çiftlikte ne var ne yok, her şeyi kâhyaya bıraktık. Her sene toplanan parayı yolluyordu ve biz de o parayla geçiniyorduk.”

“Ne iş yapıyordu efendin?”

“Hiçbir şey yapmıyordu. Çiftlikten gelen para yetiyordu bize. Daha sonra, kâhya dolandırıcılarla ortak olup, elde avuçta ne varsa sahip çıktı. Beş parasız kaldık ve burada bulduk kendimizi.”

“Bak şerefsize. Efendinizin bilmesi gerekirdi ama, atalarımız bir güzel demiş, ‘taşıma suyla değirmen dönmez’.”

Don Quixote -Gustave DoreII
Seyyid Hamid Badincani’nin elyazmalarında zaman kavramının pek net olmadığını, hatta netlikten ziyade her şeyin muğlâk bir zamanda geçtiğini daha önce de söylemiştim… Mekânlar var onun metinlerinde ve bu mekânların da zamanla ilişkisi pek uyumlu değil. İşte elimde bulunan yeni Don Quijote hikâyesi de böyle muğlak bir zamanda ve bir o kadar muğlak bir mekânda başlıyor: Bir tepenin kenarına kurulmuş on yedinci yüzyıla ait bir handa…

On yedinci yüzyıldan kalmış gibi görünen derme çatma inşa edilmiş bu hanın tam olarak ne zaman yapıldığını ve ne kadardır burada durduğunu kimse hatırlamıyor artık. On, belki de yirmi, belki de bir asır önce aceleyle inşa edilmişti bu han. Gece ayazının içeriye girmesini asırlardır engelledi bu tahta duvarlar, işte bu yüzden de yorgun düşüp birbirlerinden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Tahtaların ayrılmasıyla oluşan görüntü hanın yakın zamanda yıkılabileceğini işaret ettiğinden olsa gerek en çaresiz yolcular bile burada kalmaya cesaret edemiyor artık. Şimdiye kadar kaç kişi gelip bu hanın odalarında kaldı ben bilmiyorum, zaten kimsenin de bildiğini sanmıyorum. Belki çok insan gelip gitti bu tahtaların gizlediği odalardan, belki de hiç kimse kalmaya cesaret edemedi. Han işlek bir yolun, gerçek anlamda, bir yolun üzerinde kurulmadığı için belki de hiç yolcusu olmadı. Bazen yolunu kaybetmiş bir meczup, bazen de nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen dervişler hanın ayrılmış tahtaları arasından yansıyan kandil ışığının arasından geçip gittiler. Hiç kimse içeride ne olup bittiğini merak edip kapısını çalmadı ama, geçen herkesin dikkati hanın yanında inşa edilmiş, daha sonra da temelinin sağlam olmamasından dolayı hana yaslanan gözetleme kulesine dikkat kesildi. Neden böyle bir şey yapıldığını herkes merak etti. Bir handa, uzaktan gelenleri kim merak ederdi ki… Yazının devamını okuyun. »

I
Bundan yaklaşık dört yüz yıl önce adının hâlâ Miguel de Cervantes Saavedra olduğunu anımsadığım yazar şöyle seslenmişti okura, “Aylak Okur: Bu kitabın zihnin düşünebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterim; buna yeminsiz inanabilirsin.” Ben de böyle bir temenniyle başlıyorum ve birazdan okuyacaklarınızın, bu tek kollu yazarın yazdıklarından daha güzel, zarif ve akıllıca olmasını diliyorum.

Miguel de Cervantes Saavedra imzalı, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adlı eser, yazarının da temenni ettiği gibi, dünyanın tüm övgülerine layıktır. Onu sürekli yermeye çalışanların boşa çaba harcadıklarının ve haksız olduklarının bilincindeyim. Benim bu kitapla yapmak istediğim hâlâ devam eden tartışmalara bir ek yapmak ya da yeni bir görüş eklemek değil. Ben sadece elimde olan kaynakların yardımıyla eserde bazı eksiklikler olduğunu fark ettim ve bunları açıklamaya çabalıyorum.

Miguel de Cervantes Saavedra ölümsüz eserinin altına imzayı atarken, aslında yazılanların kendine ait olmadığını saklamıyor, hatta eserin birçok yerinde de bu gerçeği itiraf ediyordu, ona eserin yaratıcısı değil de, derleyeni demem kimseyi kızdırmaz sanırım. Eğer kızanlar olacaksa da, beyefendinin yazdığı kitabı açıp baktıklarında benim haklı olduğumu zaten göreceklerdir nasılsa.

Cervantes’in, günümüzde artık böyle anıldığı için ona böyle seslenmekte bir sakınca görmüyorum, derlediği el yazmalarının asıl yazarı, onun da söylediği gibi Seyyid Hamid Badincani adında bir Arap’tır. Cervantes, eserde de anlattığı gibi, el yazmalarını çeşitli yerlerde bularak onları aylak olduğunu düşündüğü okura nakleder. Ne yazık ki, 1605 tarihinde yayımlanan eser, daha sonra başkaları tarafından bulunan Seyyid Hamid Badincani el yazmaları vasıtasıyla çoğalır. Bu da dönem entelijansında birçok tartışma yaratır, ama bu tartışmalara ve yazılan yeni kitaplara en güzel karşılığı yine Cervantes verir; elinde kalan el yazmalarından 1615 yılında yayımlanmak üzere başka bir Don Quijote macerası derler. Onun ardından Miguel de Cervantes Saavedra’nın ölümüyle birlikte her şey bir sırlar perdesinin ardına gizlenir. Cervantes’in ölümünün ardından Seyyid Hamid Badincani’nin varlığı unutulur.

Badincani’nin yazgısı elbette Cervantes’e bağlı değildi. O ölse de o yaşamaya devam etti. Ve şimdi gerçeğin tam olarak ne olduğunu öğrenmenin vakti geldi. Her şey gün yüzüne çıksın ve artık bu sır perdesi kalksın diye anlatıyorum işte tüm bildiklerimi.

Cervantes’in ölümünün ardından bir süre yas tutan Badincani yakın dostunu kaybetmenin verdiği acıyla birlikte İspanya’yı bir akşamüzeri terk eder. Neden akşamüzeri terk ettiği konusunda bir fikir birliği yoktur. Bazı tarihçiler aslında yola öğlen çıkılacağı, ama hazırlıkların uzun sürmesinden dolayı böyle bir gecikme yaşandığı konusunda ısrar ederken bazıları da akşamın terk etmek ve terk edilmek için en uygun zaman olduğunu söylüyorlar. Bu romantik görüş bana pek inandırıcı gelmemekle birlikte terk etme zamanının ya da saatinin neden bu kadar önemsendiğini de anlamış değilim hâlâ.

O saatte ya da bu saatte İspanya’dan başlayan uzun yolculuk Rus topraklarında son bulur. Elimde olan el yazmalarından anladığım kadarıyla burada çok uzun süre kalmamasına rağmen önemli dostluklar kurmuş ve yazın alanında, özellikle de Don Quijote hikâyesi konusunda çalışmalarını devam ettirmiştir. Ama bu el yazmaları malum nedenlerden dolayı hiçbir şekilde gün yüzüne çıkmaz. Bunun Badincani’nin bir seçimi olduğu yönünde olan görüşe katıldığımı söylemek zorunda hissediyorum kendimi, yoksa başka tarihçilerin dediği gibi, onun aslında yazdıklarını ismiyle yayımlayacak cesareti olmadığı konusundaki düşünce bana oldukça saçma geliyor.

Rusya’da yaşamına devam edemeyeceğini kısa zamanda anlar Badincani. Çünkü evlenmiştir… Dilini anlamadığı karısının dırdırından sıkıldığı için, yeni doğan çocuğunu da alarak ülkeyi terk edip İstanbul’a yerleşir. Bu göç esnasında yanında sadece çocuğu değil, yazdığı bütün el yazmaları da vardır. Galata civarına yerleşen, özellikle Pera ve Galata arasında yaşayan Badincani yazmayı sürdürürken Galata’da olmanın avantajıyla ticaretle uğraşır ve özellikle tütün ticaretinden hatırı sayılır bir servet sahibi olur. Galata’da “İnatçı” lakabıyla tanınan Kereban Ağa’yla kurduğu dostluk onu çok etkiler, Kereban’ın maceralı Ramazan ayına tanık olur. Kereban Ağa’nın inadı yüzünden Hollandalı misafirleriyle Galata’dan kara yoluyla Üsküdar’a geçmek zorunda kalışına üzülen Badincani, onu yalnız bırakmayıp kızını da yanına alarak yola çıkar, ama Bulgaristan yakınlarında, kızının sağlık sorunları nedeniyle yolculuğa son vermek zorunda kalır. Arabadan indikten sonra Bulgaristan’a yerleşen Badincani yaşlandığını düşünerek başka bir yolculuğa çıkmayı göze alamaz ve hayatının sonuna kadar, şimdiki dilde Kırcaali olarak telaffuz edilen yerde yaşar. Ölmeden önce de ara vermeden devam ettiği yazın çalışmalarının ürünlerini kızana emanet etmek suretiyle kendisine büyük bir miras bırakır. Ama bu miras uzun zaman hiç kimse tarafından keşfedilemez.

Babasının yazı yazmasının bir çılgınlık olduğuna inanan, yazılanları bir defa bile okumayan kızı, yine de Badincani’nin yazdıklarını atmaz, hatta onlara gözü gibi bakar. Kırcaali’li bir Türk’le evlenen ve ondan dört çocuk sahibi olan kız hayata gözlerini yumduğunda, metinleri küçük oğluna bırakmayı uygun görür. Bu evlilikle ve yeni evlenmelerle Türkleşen Badilncani’nin soyu metinlerde yazılan Arapça yazıları elif-ba bilmedikleri için anlamaz, anlamadığı halde Arap harfleriyle yazılan tüm yazılarını kutsal sayan her Türk gibi, ailenin diğer fertleri de bu metinlerin kutsallıklarına inanıp kuşaktan kuşağa aktarırlar.

Görmedikleri, ait olmadıkları, hatta dilini bile konuşmakta zorluk çektikleri vatanlarının hasretiyle yanıp tutuşan, Kovboy lakabıyla anılan aile mübadeleyi fırsat bilip Türkiye’ye yerleşmeye karar verir. O sırada bir paşayla akrabalıkları dolayısıyla şimdi Çorlu’nun Pınarbaşı kazası olarak bilinen Pınar çiftliğine gelen el yazmaları, orada da kutsal oldukları düşüncesiyle korunur. Nedeni bilinmez ama el yazmalarını okuyan imamlar da yazmaların kutsal oldukları kanısına kapılırlar. Ama hiçbiri camiye böyle bir emanetin bağışlanmasını istemez.

Bu el yazmalarının bana kadar ulaşmasının nedeni benim de o ailenin bir ferdi olmamdan kaynaklanıyor. Arapça bilmediğim halde okumuş-yazmış olmamdan dolayı elden ele gezen metinler bana devredildiğinde ne yapacağımı bilmeden onları kitaplığın raflarının en üzerine koymuştum. Atmak ya da saklamak gibi bir niyetim yoktu, sadece bende durması gerektiği söylendiği için oradaydılar. Bir gün tesadüf eseri rafları karıştırırken rafların üzerindeki el yazmaları gözlerime ilişti ve ilk defa, anlamasam da, en azından değerini kavramak için bir göz atmak istedim ve soldan sağa olmak suretiyle Latin harfleriyle en alta atılmış bir imza dikkatimi çekti. “Seyyid Hamid Badincani” yazıyordu ve çok yakından tanıdığım imzanın peşinden metinleri hemen tercüme ettirdim. Daha sonra da hepsini bütün dikkatimle okuduktan sonra bunların Cervantes’in bulduğu el yazmalarının devamı olduğunu anladım.

Mümkün olduğunca, hiçbir şey değiştirmeden el yazmalarından yapılan çeviriyi diğer sayfalarda bulacaksınız. Ama şunu bilmenizi isterim ki, zaman ve mekân arasında bir uyumsuzluk söz konusu, aslında Badincani’nin anlattıklarında bir zaman yok, sadece mekân var. Bundan doğacak olan sıkıntılardan ben sorumlu olmadığım gibi, halen Arapça bilmemekteyim ve yapılan çeviri yanlışlarının da doğal olarak farkında olamam. Ben kısıtlı bütçemle bir çeviri yaptırdım ve bu çevirinin doğruluğuna inanmak istiyorum. Sanırım siz de böyle bir gerçeğe başta inansanız iyi edersizin. El yazmaları konusuna gelince hâlâ kütüphanemin el üst rafında duruyorlar. Çeviriye güvenmeyip, Arapça bildikleri için okumak isteyecek olan ukala okurlar kapımı aşındırmasınlar, bu bir aile mirasıdır ve atalarımın kutsal saydıkları bu el yazmalarını kimsenin karşısına çıkarmam. Benim gibi sizlerin de bu çeviriyle yetinmenizi istiyorum…

Tüm bu konuda anlaşmaya vardığımızda Miguel de Cervantes Saavedra’nın ölümüyle yayımlanması yarım kalan el yazmalarını okumaya başlayabilirsiniz.

2 sayfa«12Yukari Asagi