.

Yazarın arşivi

daha önce şurada bahsetmiştim: http://www.afilifilintalar.com/birkac-kelam-ve-bir-duyuru

araya çok zaman girdi, bir sürü iş, güç, dert, bela girdi; alakadar olamadım. şimdi yavaştan başlıyorum. ilk misafirim Serkan Canbaz, kendisiyle ilgili bilgiyi en sona koydum.

sayfasından çaldığım bu satırları mazur görsün.

bir şeyi de belirtmem lazım, bu ve bundan sonrakiler de dahil olmak üzere burada paylaştığım metinleri tartışmak için doğru kişi ben değil o metnin yazarıdır. burada paylaşmış olmam o metne dair her şeyi onayladığım/beğendiğim/savunduğum/desteklediğim anlamı taşımamaktadır. hem zaten yazarı daha iyi bilir, akla takılan bir yanı varsa.

okuru bol olsun.

m.

______________________________________________________________________________________________________________________________

 

-kapı-

Kocaman duvarların diplerinden, ateş saçan nehirlerin kıyılarından, yalanlar savuran fırtınalarının ortasından geçtim. Yağmur yağdı. Çok fazla. Ortalık battı. Kanalizasyonlar patladı. Yerin dibine itmeye çalıştığım bütün pislikler ortaya çıktı. Daha fazla gizleyemedim. Yanı başımda, suyun üstünde bize öylece bakıyorlardı. Kaçtım, konuşmadan. Sustum çünkü yalan söyledim. Sonrası isteksiz saatler, günler. Senin tertemiz yüzünden daha uzaklara gidesim geldi. Yoruldum. Yüksek ihtimalle haklı suçlamalarından. Yüzüme savuşturacağını bildiğim haklılıklarından. Her zaman giden mi suçlu. Ortalık sakinleşti, sular çekildi. Hafiften burnumuzu kesen o pis koku kaldı sadece. Pek de gidecek gibi değil. Ellerim çözülmüştü artık. Önümde yemyeşil bir vadi var. Onun ortasında duvarsız kapılar. Onlarca.. Yüzlerce.. Buradan bakınca bile kaç tane olduğunu sayamıyorum. Yüksekteyim. Yüzüme rüzgar çapıyor. Sert. Isırıyor inceden. Dudaklarım kurumaya başladı bile ama güneş tepede. Yalandan da olsa mesaisini doldurmak için görev başında. Tek tek geçmem gerek o kapılardan. İndim önlerine kadar. Gölgeleri üç insan boyu. Güneşi kesiyor, soğuk yerde. Açıyorum deniz çıkıyor karşıma. Karşıda birkaç küçük ada. Önümden motorlu bir kayık geçiyor, üstünde yaşlı bir adam. Sesleniyorum duymuyor. Kendimi duyurmak için bağırıyorum. Kafasını çeviriyor. Sigarasını tuttuğu elini kulağına götürüp beni anlamadığını gösteriyor. Kapatıyorum kapıyı. Ne o tembel güneş var ne de soğuk yeşillik. Ayağım suyun içinde. Kıyının karşısına geçmişim bile. Burası şaşırmamı engelleyecek kadar güzel. Tırnak büyüklüğünde yengeç yavruları dışında kimse yok. Sürekli esneyen bir boşluğun içindeyim. Uzaktan Rumca bir şarkı sesi geliyor gibi. Hafif esen rüzgara yenilmediği anlarda kulağımda. Az ötede, ağacın arkasında başka bir kapı görüyorum. Sudan çıkıp hızlıca oraya doğru gitmeye başlıyorum. Güzelim toprak ayağımın altında çamur olmuş. Minik taşlar canımı yakıyor biliyorum ama hissetmiyorum. Açıyorum kapıyı, karşımda boş bir oda. Duvarları yeni boyanmış. Sanki bana hazırlamışlar gibi. Beyaz duvarlı boş bir oda. Kapıdan geri çıkmak için arkamı dönüyorum. Beyaz duvar burnumun dibinde. Berbat kokuyor bu boya. Yer sıcak, cam yok. Tek bir ışık var, o da beyaz. Gözüm yanıyor bu parlaklıktan. Yere çöküyorum. Sıcak iyi geldi. İçim geçmiş, gözlerim kapalı. Buradan çıkmanın bir yolu mutlaka var, biliyorum ama elden bir şey gelmiyor. Olduğum yerden ayağa kalkmaya çalışıyorum. Oda yan dönmeye başlıyor. Tavan yanımda, tutunamıyorum. Beni bir boşluğa atıyor. Dışkı gibi. Yutulamayan kılçık gibi. Tükürüyor. Büyük bir caddeye atıyor beni. Yolun ortasındayım şimdi. Üzerimde bir takım elbise. Arabalar yanımdan vızır vızır geçiyorlar. Aynaları kolumu sıyırıyor. Kaldırımlar bomboş. Herkes deli gibi araba kullanıyor. Kafamı kaldırıp sağa sola bakıyorum belki kapı görürüm diye ama yok. Kaldırıma çıkmam gerekiyor, şokun etkisi geçince harekete geçiyorum. Önce elimdeki Bond çantayı atıp zaman tutuyorum. Bir… İki… Üç… Araba çantayı ezdi geçti. Ceketimi çıkarıp kaldırıma doğru havadan atıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Bir anda ortaya çıkan, berbat müzikli samba okulu aracına aslı kalıyor. Seni göreceğim güne daha çok uzaklaşıyorum. Umudum azalıyor. Arabalar kolumu parçalamaya başladı bile. Kesikler derinleşti. Acı desen senin yüzün var gözlerimde. Yolu iyice kollayıp son bir güç kaldırıma doğru attım kendimi. Kaldırıma kadar yetişemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Haksız da sayılmazdım. Aslında hiç haksız olmadım ben. Başıma gelecekleri hep önceden bildim. İşte aldığım kararların berbatlığını kestiremedim bir türlü, hepsi o. Kaldırıma kadar yetişemedim. İlk sağ yanağımda hissettim o yanma hissini. Saniyesinde vücudumun tamamına yayıldı. Gözlerimi açamadım. Çirkin bir binanın tepesinde, elimde sondan üçüncü sigaramla oturmuş, yatan bedenimi izliyordum. Artık işin hiçbir heyecanı kalmamıştı. Ayaklarımı topladım. Kalkıp yürümek geldi içimden. Arkama döndüm, kumsal. Bembeyaz kumlu bir kumsal. Uzunca. Bir tek sen vardın. Uzakta. Epey uzakta. Baktım, baktın. Yanına gelmek istedim, gelemedim. Yürümek istedim. Kum beni içeri doğru çekmeye başladı. Bağırmak istedim, boğazım düğümlendi. Şimdi sana, kalan son enerjimle bakıyorum. O kumsalda bir tek sen varsın.

_______________________________________________________________________________________________________________________________

Serkan Canbaz

Serkan Canbaz 1990 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Annesinin çocukluğu boyunca ”televizyona fazla yaklaşma” uyarılarına aldırış etmeden büyüyünce utanmadan gidip televizyonun içine girer ve bu işi kendisine meslek edindir. Perde takmayı, yeni yıkanmış kot pantolonla koşmayı ve uçakları pek seviyor. Cesaret buldukça da yazmaya çalışıyor.

 

 

 

 

fotoğraf

uyurkulak’ın ayrılışından sonra, sanki çok bir etkim varmış gibi, epey üstüme gelindi. solcu arkadaşlar falan hep kızdılar, twitter’da, şurda-burda çaktırmadan azarladılar. ‘senin orada ne işin var’ diye, afili filintalar için. birkaç yerde daha söyledim, burada da -hazır mevzu soğumuşken- söyleyeyim. afili filintalar’ın, -özellikle gezi zamanı- biraz fazlaca önemsendiğini, tabiri cazise biraz çokça ciddiye alındığını düşündüm. burada yazmışım, yazmamışım ne olur sanki dedim hep. kanaat önderi değilim, burası da siyasi bir birliktelik değil zaten. o yüzden çok umursamadım. ayrıl dediler, ayrılmadım. inat ettiğimden değil de, ‘ne lüzumu var bu kadar büyütmenin’ dedim hep. iyi de dedim bence.

 

ama bir şekilde, buradaki (zaten sınırlı olan) yazma faaliyetim iyiden iyiye seyreldi. yazmamaya başladım. (yazdığım defteri kaybettiğim için oldu gerçi) yazmaya başladığımdan beri, “abi, orada nasıl yazılıyor, nereye başvuruluyor, kim ilgileniyor” diye soran çok oldu. ben bunu gerçekten bilmiyorum. hala bilmiyorum. bir gün ankara’da emrah’la karşılaşmıştık, yazar mısın dedi, yazarım dedim ve öyle başladı. ama yazmadıkça birilerinin yazma fırsatını elinden alıyormuşum, boşuna dükkan işgal ediyormuşum gibi hissetmeye başladım. belki bir gün -defteri de bulursam- yeniden devam etmeye başlarım “geçmişe mazi lügati” çalışmama. ama o zamana kadar aklıma başka bir fikir geldi.

 

benim bir dergim yok. bağlı bulunduğum bir dergi ya da yazı çevresi yok. gencecik adamların, gencecik kadınların bana gönderilen birbirinden güzel öykülerini yazılarını bir telefonla gönderebileceğim dergiler, bloglar yok. ama elimde de birikip ziyan olsunlar istemiyorum bir yandan. o yüzden dedim ki; bunları ben kendi adıma ayrılan sayfada, “konuk filinta” başlığı altında peyderpey paylaşayım yazarlarının namına. kibirli mi görünüyor bilmiyorum ama derdim o yazıların/öykülerin okuyucusuna ulaşmaktan başkası değil. hem sayfayı da boşuna işgal etmemiş olurum, fena mı?

 

önümüzdeki günlerde başlayacağım bunları paylaşmaya. elimdekileri bir sıraya koydum. herkesin seveceği bir şeyler bulunabileceğinden eminim.

 

yine ne çok konuştum.

selamlar.

Off.. ne biçim de sarhoştuk. Hepimiz terk edilmiş, kaldırım kenarına bırakılmış köpek yavruları gibi üşümüş, çaresiz ve zavallıydık. Dördümüzden en bıyıklı olanı, ben, hapşırdı birkaç sefer. Soğuktu. Parklarda içmenin en kötü tarafı, çaresizliği hastalığa satması. Bir diğerimiz kustu sonra, sabah olacak da çocuklar tırmanıp ‘hop’ kayacak diye bildiğimiz kayakların üstünden, yer çekimine doğru. Bir ötekimiz ağlaya ağlaya yüzüğünü öpüyordu bir yandan. “Burcu” diyordu. Sarhoş aklımla düşündüm, ne çirkindi Burcu. Toplasan kırk kilo zar zor gelecek bir kadına bu kadar aşk, zavallıca geliyordu bana.  Diğerimiz suskundu, kıvırcık saçlımız. Konuşsa Allah’a, Atatürk’e, faşist diktatörlüğe ve bizi bir araya getirmeyen oligarşiye sövecekti, Allah muhafaza. Çok şükür konuşmuyordu. Kabahatler Kanunu’na giriyordu yediğimiz halt henüz. Bir sövse, sürün sürünebildiğin kadar. Allah’a, Atatürk’e laf ettirir mi faşist diktatörlük? Oligarşi uyuyabilir mi huzurla, biz parklarda sarhoş, mukaddesata söverken?
Tahterevallinin arkasında uyuklayan köpek, huzursuz oldu ergen metrukluğumuzdan bir ara, puflayarak kalktı yerinden, gitti şimşirin dibine yattı sonra. Kaçırmak istemiyordu varyeteyi bir yandan da. Köpek de olsa, eğlenceli görünüyorduk, bizi eğlenceli bulmuştu. Biz acı çekiyorduk dünyadan, ergen ve aşıktık, köpek bizden iyi görünüyordu.
Sarhoşların konuştuğu ortak bir dil var hani, ateş istemekle başlayıp aynı berduş evde sızmaya uzanan. O dili konuşan bir cümbüşçü geldi yanımıza sonra. Pavyonda yediğimiz dayağın acısı benim kaşımda, ikincisinin eliyle kavradığı omuz çıkığında, üçüncüyü askerlikten yırtmakla ödüllendirecek bel ağrısında, dördüncünün yüzüğünü öpen zavallılığında yükseldikçe yükseldi. Kırmızı biralarla doldurduğumuz poşetlerimizden ganimetlerimizi sunup ayyaş cümbüşçüye, “Pişman Olur da Bir Gün” istedik ondan. Uzunca kulplu bir tencere gibi görünen cümbüşüyle şahane sedalar uydurarak ağızlarımızın ortasına ortasına vurdu sanki, “Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri…”
Terk edilmiş sivilceli oğlanlar olmamız dışında her şey yolundaydı haydarları belimize belimize indirene kadar kanunun fedaileri. Akşamımız şahane başlamıştı oysa. Feleği tongaya getirecek, bu geceyi ondan çalacaktık. Üç numara olanımız, on sekizini dolduruyordu da o gece, kalkıp –adam olmamızın şerefine- pavyona gelmiştik kutlamaya. Pavyon en güzel yerlerinden biridir dünyanın. Orada mini etekli kadınlar, bacaklarına baktığın için sana kızmazlar. Simli gerdanlarıyla kadınlar orada, zavallı erkeklere sahipleriymiş gibi hürmet gösterir üç beş biraya. Oysaki sen, dünyada topu topu üç-beş biraya sahip olabilecek bir adamsındır. “Doğunca bir yaşında mı olur insan” diye çıkışmıştı kapıdaki fedai. “On sekiz yaşına basmadan pavyona giremezsiniz birader” diye itelemişti bizi narin göğsümüzden. Çil çil yüz liraya mal olmuştu bize fedai beyin kanuna hürmeti. Geçtik, bir masaya oturduk sonra, kadınları seyrederken gelsin biralar, meyveler, çerezler. Günümüzün yarısından çoğunu kadın etinin kadifeliğini düşlemekle geçirdiğimiz zamanlardı. Nice yüz liralar feda olsun onlar gibisine, ergenlik zor.
Hayatına lanet etmiş, kırılgan bir adamcağız dandik şarkılar bağırıyordu mikrofona sahnede. Çok mutluyduk bak, Allah belamızı verse umurumuzda değildi. Bir gürültü koptu sonra. Bedduayı andırır bir silah sesi patladı üç, bilemedin beş metre uzağımıza. Ana avrat bir sövüş geldi sonra, “Yandım anam!” dedi karanlıkta bir ses. Işıklar ceza gibi söndü. Kadınlar kaçıştı, ayıba günaha bulanmış eller buz gibi kırıldı kaçışırken. Bir el, üç numaramızınki, masanın altına çekti beni arka cebimin kulağından. Bir iki silah daha patladı tam da dibimizde. Adam olalım derken ölümüz çıkacak gibiydi, mahşer yerine döndü ortalık. Sahnedeki mutsuz yaralandı mı acaba diye üzüntü sıktı içimi. Küfürlerle yarıştı bir on beş dakika kadar karanlıkta. İniltiler galip geldi sonra. Silah sesleri, küfürler sustu; yaralılar kaldı geriye, yerlerde kavunlar, peçeteler ve yorgunluktan yan yatmış sandalyeler. Rakı içen adamlar heyecanlı olurlar tamam da, ölüm rakının bu kadar dibinde gezer miymiş? Gezermiş, doğum günü hediyesi bu da.
Masanın altından, kaçışan naylon bacaklar, yere devrilen, karabiber ve sumak kokulu adamlar, yere patlayan çerez tabakları gördük. Bir ah yırtıldı sonra masanın dibinde. Annemin altı taksitle Seven Sport’tan aldığı mekapların dibine bir mağdur yığıldı sonra. Nasıl desem, “İyiydim ben, ne oldu ki bıçakladınız beni şimdi?” diyen bir yığılma. Göğsü can çekişir gibi indi kalktı masanın ve benim mekapların dibinde. Yıldırım’ın pavyonları böyle acı, böyle keder görmemişti. Onlar gördüyse de biz görmemiştik, sığmamıştı on sekiz-on dokuz yaşımıza. Küfürlü yumruklar şakladı kulağımızda, “ananı”, “avradını”, “eşiğindekini”, “beşiğindekini” diye. Her vuruşta bin bir iç yağı erimesiyle. Sarhoş gibiydim ben. İki numarayla dört numara da öyleydi. Masanın altına devrildim. İçim geçivermiş.
“Kalk itin oğlu kalk” diyen postallı tekmesiyle uyandım asayişin. “Yürü” diye gömleğimin yakasından kavradı sonra, ekip arabasına kadar üfürdü beni rüzgârıyla. İlk binişimdi ekip arabasına. Hani bir ağzımızdan kaçsa, “Bizim ne suçumuz var amirim, biz bir şey görmedik ki?” desek sicilimizi yakacak otorite, döve döve bindirdi yarısı siyah yarısı beyaz minibüse. Ford. İki numarayla beni ön, diğerlerini arka koltuğa tepip kapattılar kapıyı. Sarhoşluğun ilacı uyku. Uyumaya çalışan bir akıl gibi ya sarhoşluk hani, rüyadan saymaya çabaladık bir müddet olan biteni. Çenemdeki yumruk daha soğumamıştı. Kusura bakma ama amirim, on dokuzundaki adama da yapılacak şey değil bu yumruk. Bilanço “vakayı adliye”ye dahildi, üç ölü, on sekiz yaralı, biri ağır, biri çatalla yaralanmış. Karakolda gördüm Vatan Lokantası’nın öğrenciye indirim yapan kasiyerini. Kim kime dum dumaymışız meğer pavyonda.
Yeni İmaret Karakolu’na seğirtti sonra siyahlı beyazlı gövdesi mavili kırmızı ışığıyla minibüs. Tekmeleyerek, ailemizdeki cümle nisaya söverek itekledi, sürükledi beni, annemin kuyruklarda beklerken “Benim vergimle maaş alıyorsunuz.” dediği polisler. Yarısına kadar resmi pembe, yarısından sonra iğrenç sarıyla boyalı karakol duvarları, bizi bir odasına layık gördü. İçinde daktilosu, vantilatörü, demirbaşa kayıtlı bir askısı ve üstünde ‘Solmazlar Un’ takvimi bulunan masanın bulunduğu bir odaya döküldük mıcır gibi. Tükürdü bir polis bizi odaya bırakırken, iki numarayla ben paylaştık tükürüğü. Büyük parçası ondaydı gerçi.
Vatandaşına değil de rakibin taraftarına konuşur gibi söven komiser gelene kadar öylece bekledik orada. Benim çişim, dört numaranın Burcu’ya hasreti vardı. Sahi terk edilmiştik. Ayazlı, donlu ve karlı kışını silkeleyip üstünden atmış, bahara ve yeni adamlara uyanan Edirne’nin “Allah belalarını versin” kadıncıkları terk etmişti bizi. Dördünün yaşını toplasan sekseni bulmaz.
Komiser gelip, “Sizin ne işiniz vardı ulan orada gece vakti dedi”. Üniversite öğrencisi kütüphanede olur, kantinde olur. Anlayamadı komiser, terk edildiğimizden ve doğum gününden haberi olmadığı için, kızdı bize. Havaya kaldırdığı tokadını paylaştırdı hepimize adaletsizce. Sabıkası bir yana, karakola pasaport almaya gitmişliğimiz yoktu öncesinde. Olmayanı göremeyince kayıtlarda polisler, bizi pavyondan getiren ekip otosuna doldurup Kırklareli yoluna döktüler gecenin sabaha dönen saatlerinde. Gözlerimizi bağladılar bir de, sanki memlekete kast ettik. İndirirken işi itliğe vurdu memurlar, gözleri bağlı döküp bizi arabadan, kendi etrafımızda üç tur sağa, -saymaya hassasiyet göstermediklerinden belki-  beş tur sola döndürüp tekmelediler yolun kenarına. Dibimizin üstüne çöküp otura durduğumuzla kaldık. Arabanın giden sesiyle uyandık ellerimizdeki ipi, gözlerimizdeki bandı çözmeye. Simli gerdanların sıcağı soğumamıştı daha aklımızda.
Hava ayazdı ama. Gözlerimizin bandını açtığımızda ne izi vardı siyahlı-beyazlı, mavili-kırmızılı minibüsün ne de sesi, gidişi. Ufuklarda iki uç, hangisi Edirne cenahı, hangisi Kırklareli. Güneş doğsa, bulurduk yönümüzü, gemisinden yıldızları, gündoğumunu kesen Viking gibi. Yazı tura attık sonra. Bir tarafa yürümeye başladık. Bir buçuk saat sürdü şehrin ışıklarını görmemiz. Kalan üç kuruşla kırmızı bira alıp parka sotelenmemizse iki saat.
Cümbüşçüye “Çalsana dayı,” dedik. “Kimseye etmem şikâyet,” istedik. Bir kırmızı biraya tav oldu. Doğum günümüz kutlu olmuştu, yaş kemal sayılırdı artık, büyümüştük, tecrübeli bile sayılırdık. Zaten terk de edilmiştik, titriyorduk baktıkça istikbalimize. Bir de şu Burcu bizim oğlana bunu yapmasaydı, hadi biz neyse…

anket defteri: (Blşk.Ad. Fr. enquête [soruşturma] + Fars. defter [defter])

Mutluyken kimse maziye dertlenmez. Çünkü insan bugüncüdür, yarıncıdır. Geçmişe de bu kadar içlenilmesinin sebebi tüm o olanların bugün olmamasından, yarın bir daha olmayacak olmasındandır. İnsan kendini biriktirdiği anılarla seyreder. Bunlar fotoğraflarda, anılarda, yerlerde, mekânlarda ve izlerde saklanır. Sonra da Fikret’in “Nâgâh bir kitâb arasından kılar zuhûr,” deyişi gibi birden karşına dikiliverir. Mutsuzsan geçmişteki mutlu günlerinde dair izler ararsın çünkü, kural budur. O zamanlarda, mutlu olduğun vakitlerde yaşadığın, o mutluluğa yurt olmuş yerlere gidersin. O günlerde alınanları giyersin, çekilen fotoğraflara bakarsın, eski defterleri, hatıraların saklandığı ayakkabı kutularını, sandıkları, kilitli dolapları karıştırsın. Mutlu oluşuna bir bebeğin masumiyetine bakar gibi tebessümle bakabileceğin anılar, hatıralar kollarsın. Öyle ki, o zamanlar mutlu oluşunun formülü oralarda bir yerlerde gizli olabilirmiş gibi tek tek kurcalarsın hepsini. Bir anket defteri çıkar karşına. Çünkü insanlar ortaokul okurlar. Karafatma önlüklerden kurtulup ceketlere kravatlara geçtiğin zamanlarda benzerlerinin anket defteri tuttuğunu görürsün. Sen de tutarsın, ne eksiğin olacak. Herkes tutuyor.

Biz ‘bakmak’ derdik ilkokuldayken, siz ne diyordunuz bilemem. “Kubilay, Sedef’e bakıyormuş, beden dersinde Fikriye’ye söylemiş!” Ortaokulda bakmak bitti ama. Ortaokula geçince hoşlanmak geldi. Arkadaşlık teklif etmek geldi. Ben hiç edemedim. Azıcık cesaretim olsa da ortaokuldaki tipimi, o biçimsiz halimi tarif edebilsem hemen anlaşılır nedeni. Ama birine arkadaşlık teklif etmek için olgunlaşması gereken birden fazla koşul vardı ve çoğunluğunun okul bitmeden gerçekleşmesi mümkün olmazdı. Niyet okuma aracı olan bu anket defterleri koşulların mevcut durumu hakkında ipuçları toplamaya yarardı. Usulü söyle olurdu; öncelikle sorular hazırlanırdı. Sorular çok önemli. Hoşlanılan kişinin nabzını yoklamaya hizmet eden sorular, ilk bakışta dikkat çekmemeyi başarabilmeli ve aynı zamanda sınıfın geri kalanının da ilgisini çekecek cinsten olmalıydı. Nelerden hoşlandığını, hangi ünlüleri –ki artist denirdi hepsine- sevdiğini, ne dinlediğini, ne yemeyi ne giymeyi sevdiğini soru işareti bırakmayacak kadar kesin çözecek sorular seçmeye dikkat edilmeliydi. Kabaca bir anket defterinin soruları şöyle sıralanabilir örneğin:

1. Adınız, soyadınız.

2. Okulunuz, sınıfınız.

(Bu bir formalite sorusu, hiçbir manası yok. Anket Defterinin değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez maddelerinden.)

3. Kaç kardeşsiniz?

(Hem tanımak hem de abisi var mı diye öğrenmek için gerekli sorulardan.)

4. Sevdiğiniz ve sevmediğiniz dersler.

(Bu ortamı ısıtmak için, öyle paldır küldür ince konulara giriyor görünmemek için)

5. Boş zamanlarınızda neler yaparsınız?

(Bu, yeryüzünün popülerliğini hiç yitirmeyen sorusunun bir tek cevabı olurdu. Birinin yaşayıp yaşamadığını anlamak için burnuna ayna tutmak gibi bir şeydi. Eğer “kitap okumak, müzik dinlemek,” cevabı verilmezse o kişinin sıhhat ve afiyetinden şüpheye düşülürdü.)

6. En sevdiğiniz müzik türü.

(Buna abileri ve ablaları olanlar ve dahi onlarla aynı odalarda yaşayanlar “rock, klasik, jazz” derlerdi. Dikkat çekmek isteniyorsa, bir yerlerde adı duyulmuş ama tam olarak nasıl bir şeye dendiği hakkında bir türlü fikir edinilememiş şeyler de yazılabilirdi. Yazılmaları da ayrı dert. Etnic Musik, New Aige, Felamenko… Eğer bilinmedik şeyler yazılmışsa onları bir bilene sorup öğrenmek lazımdı. Lale ablanın oğlu Emir’e mesela.)

7. En sevdiğiniz artist.

(Bu ilk yoklama sorularından biri. Eğer Burus Vilis denmişse ona göre ertesi hafta saçları annenin briyantiniyle dikip okula gelmek boyun borcu olurdu. Tom Kruyz yazıldıysa ayna karşısında, yüzün her tarafında santim santim gamze aranır, bulunamayınca da çare düşünülürdü. Jiletle azıcık kesilse? Yok, o çok kanar.  Annemin göz kalemiyle hafif karalasam? Onda da Çitlembik’e dönme ihtimali var. Fena. Ama şarkıcı yazılmışsa kolay.  Onun şarkıları muhakkak öğrenilirdi.

8. En sevdiğiniz renk

9. En sevdiğiniz eşya

10. En sevdiğiniz parfüm

11. En sevdiğiniz yemek

12. En sevdiğiniz kitap

(Bunların hepsi, sanki herkese soruluyormuş gibi görünen ama yılbaşında ve doğum gününde hediye almak gerekirse eğilimlerini belirlemeyi amaçlayan sorular. Niyet açık.)

12. En samimi kız arkadaşlarınız

(Bu da ortamı ısıtmak için. Arkasından esas soru gelecek. Bunun cevabı zaten belli: yanında oturan kız, iki de ön ve arka sırasındaki. Belki bir tane de mahalleden vardır ya da bir kuzen.)

13. En samimi erkek arkadaşlarınız

(Bütün bir anket bu soru için yapılıyor bile denebilir. Eğer hoşlanılan ve çıkma teklif edilecek kız buraya senin adını yazdıysa bu ya senin ilginden hoşlandığı anlamına gelir ya da arkadaş diye geçiştirivermenin yolunu yapmıştır. Akıllı kızlar buna sınıf başkanının ya da sınıfın sevimliliği kimsece inkâr edilemeyecek şişman çocuklarının adını yazarlar. Senin adını yazmamışsa bunun da iki meali vardır. Ya senin ilginden hoşlanıyordur ya da seni arkadaş diye geçiştirivermenin yolunu yapıyordur.)

14. Anket sahibi hakkında düşünceleriniz.

(İşte kalp çarpıntısı, işte nefesin soluk borusu tıpayla kapatılmış gibi tıkanması, işte ellerin, avuçların terlemesi… Senin için sevimli, komik, yaramaz, neşeli, serseri, uçarı, kaçarı falan gibi bir şeyler yazdıysa, senin iş iptal oldu demektir. Çünkü orta birdeyken bile kadınlar, sevimli erkekleri sadece sevimli, komik erkekleri sadece komik bulurlar. Serseri erkekse yalnızca akvaryumda bir Japon balığı kadar cazip ve gereklidir; uzaktan. Ama sana çalışkan, terbiyeli, uslu, akıllı, efendi, kibar falan yazdılarsa tamamdır. Çünkü ilkokulda da ortaokulda da çalışkan sadece ders çalışan anlamında kullanılmaz. Her şeyiyle örnek gösterilen, gerektiğinde teyzelerin pazar poşetlerini taşıyan, onları karşıya geçiren, okul takımında golleri peş peşe atıp abartmadan sevinen, tahtaya kalktığında aferin almadan inmeyen, sanki aynı topu tekmelemiyormuşuz gibi ayakkabıları hiç eskimeyen, saçları taralı, üstü-başı temiz de demektir çalışkan. O yaşlarda bir kız sana çalışkan dediyse bu sana geçer not verdiği anlamına gelir. İyisin.)

Sorular hazırlandıktan sonra güzel bir defter seçilirdi. Herkesinkine benzemeyecek ama dikkat çekecek kadar da civcivli olmayacak. Sonra da erkekler için futbolcuların, takım armalarının, Rambo, Raki ve Terminatörlerin olduğu gazete kesikleri yapıştırılırdı deftere, UHU’yla. Kızlar içinse kalpli, sarılmalı kartpostal kesikleri, yakışıklı ve yanyana dursalar babası zannedeceğimiz yetişkin erkek artistlerin gazete resimleri. Kediler, köpekler, bebekler, romantik şarkılar söyleyen üzgün ama yakışıklı delikanlılar, Evimiz Holivut’ta, Çarls İşbaşında gibi televizyon dizilerinin esasoğlanları, içinde I Love You ve Je t’aime yazan kalpler de iyi gidebilirdi. Hepimizin anne babası gazeteden ansiklopedi biriktirdiği için anket defterlerini bezeyecek malzeme sıkıntısı da duyulmuyordu. Evler kuponu kesilmiş gazete mezarlığıydı.

Anket defterini mümkün olduğunca çok kişiye, hatta dolana kadar, yazdırmak prestijdi. Bunun arkasında, bugün her biri bir yerlerde bir şeyler olmuş ya da hiçbir şey olamamanın azabıyla yaşlanmış insanlara dair izler toplamak yok elbette, her ne kadar bugün netice bu olsa da. Asıl amaç çok sevildiğini görmek, göstermek. Anket defterinin dışa dönük tarafı bu, içerde ise durum başka. Hep manitacılık, hep nabız yoklamacılık, ortam koklamacılık. İlk gönül deneyimi, yazılı, çizili, vesikalı hem de.

İnsan yaşına yaş kattıkça gününden gün eksiltiyor. Sonra Fikret’in dediği gibi, ansızın zuhur ediveriyor, en taze badem zamanlarında biriktirdikleri bir yerlerden. Karşısına çıkıveriyor. Yaşlandıkça insan daha az umursuyormuş gibi geliyor, ama merak etmeden de duramıyor işte hala. Anket sahibi hakkında düşünceleriniz?

file: (ad.Fr.[filée-ağ], -ler)

Memleketin eski pazar fotoğraflarında hep file vardır. Herkesin filesi vardı çünkü, pazara onunla gidilirdi. Naylon poşetler yokken ya da henüz kıymetli sayılıp öyle her yerde, hele ki pazarda, verilmiyorken pazar, fileyle yapılırdı. Perşembe günleri mahallemize kurulan pazarda köşeleri tutar, mevzilendiğimiz köşelerden gözümüze kestirdiğimiz yaşlı teyzelerin filelerine atlar, “Aman teyzeciğim Allah’ını seversen yardım edeyim,” diye iyi çocukluk ederdik. Yaşlı teyzeler bizden daha iyiydiler ama. Ama elma-armut, ama üç-beş lira para; illa ki bir şey tutuştururlardı elimize. Akşamı ederdik.

Bir Mördak vardı mahallede. Hepimiz A Takımı seyrediyoruz o zamanlar, okuldan gelir gelmez kravatı bir tarafa, ceketi bir tarafa savurup karşısına geçiyoruz. Türlü numara öğreniyoruz. Nerede dört kişi bir araya gelsek A Takımı oluyoruz, üç kişiysek adamlardan biri ölmüş gibi davranıyoruz. Ama beş kişiysek başka bir diziden transfer yapıyoruz, Makgayvır oluyor o da.  Mördak hep Mördak olurdu. Herkes Henıbıl ya da Feys olmak isterdi ama o hep Mördak’tı. Deli olmasına deliydi de, Mördak olamayacak kadar iri ve aptaldı.

Bir perşembe günü tezgahların kimisi toplanmış kimisi tek tük yorgun zerzevatıyla eve gitmeyi bekliyordu yine, akşam oluyordu. Birkaç sefer nakliye yapmıştık haminnelerle, iyi kötü kayıntımız çıkmıştı. Dağınık oturuyorduk pazarın dört bir ucunda. Yanındaki iki elemanla Mördak geldi. Elinde sapının teki kopmuş bir file vardı. Hep beraber gülüyorlardı. Annem görse sırtarmak derdi.

“Bak ne bulduk oğlum!” dedi Mördak. File olduğunu biliyordum, başka bir şey yumurtlamasını bekledim. Cevap göremeyince yumurtladı: “Ava gidiyoruz oğlum ava!” Gidemedik. Akşam çökmüştü, ezan okunmuştu. Gün dağılmıştı. Babam görse, “Sokaklarda mı sürtüyorsunuz siz hala?” derdi.

Ertesi sabah dışarı çıktığımda beni bekliyorlardı. Mördak tezgahı kurmuştu kafasında. Bana da anlattılar. Ağdan tuzağımızı tünelin üstündeki ağaçlığın arasına kuracaktık. Mördak, ağaçlardan birine tırmanacak oraya sotelenecekti. Ben kurbanı alıp Mördak’ın saklandığı ağacın altına getirecektim konuşa konuşa. Tam o anda ağ düşecekti. Kenarlarda saklanan iki eleman da birden ortaya fırlayacak, debelenen avımızı zapt edip ağa dolanmasını saylayacaklardı. Benim işim kolay gibi görünüyordu. “Tamam,” dedim. Kimi avlayabilirdik? Küçük olmalı bize zorluk çıkarmamalıydı. En önemlisi buydu. Takım arkadaşlarım bu önemli kararı bana bırakarak pozisyonlarını almak üzere kararlaştırdığımız yere gittiler. Ben, hemen ilerdeki tatlısu çeşmesine yöneldim. Çeşmenin üstünde ufak çocuklar oynuyordu. İçlerinden Kamuran’ın kardeşi Sercan’ı tanıdım. İlkokula yeni başlamıştı. Tam bize göre taze, çelimsiz ve vahşi kuvvetimiz karşısında çaresiz bir avdı. Yanlarına yaklaştım, “Pişşt, Sercan, baksana azıcık,” dedim. Aptallar aptalı bir çocuk oyunu onuyorlardı. “Noldu?” diye cevap verdi Sercan. “Gel bak sana bir şey göstereceğim,” diye onu götüreceğim tarafı işaret ettim. “Neymiş, hani?” diye sorarak yaklaştı. Öteki çocuklar mühim işlerinden daha fazla geri kalmamak için Sercan’ı bırakıp, birbirlerine ağızlarına aldıkları suları püskürtmeye döndüler. “Mördak’ın babası Alman çikolatası getirmiş, onu yiyoruz biz şurda ağacın altında. Bu kadar fındıklar var içinde” Gözleri parladı. “Yaa!” dedi sevinçle. “Tabii,” dedim, “sen de arkadaşımızın kardeşisin diye senin de gelmeni istedik.” Zaten ikna olmuştu, bu sözle kendini adadı. Yanım sıra, benden küçük adımlarıyla hızlı hızlı yürümeye başladı. Tren yolunun üstündeki ağaçlığa doğru tırmandık.

Heyecanlanmıştım. Görevin büyüğü benim yaptığımdı işin doğrusu. Tam ağaçların arasına geldik ki açılmış file yukarıdan kafamıza düştü. Plan sadece onun kafasının üzerine düşmesi üzerineydi, telaşa kapıldım. O telaşla, fileyi savuşturayım derken çocukcağızın ağzının orta yerine bir tane yapıştırdım. Sanki bir düğmeye basılmış gibi, bir yerde bir şalter kaldırılmış gibi bir şey oldu. İki çocuk saklandığı yerden fırlayıp çocuğu tuttu. Mördak ağaçtan çocuğun üstüne atladı. Çocuk ağlamaya başladı, bir yandan da ağzı kanıyordu. Benim vurduğum yerden ağzından kan geliyordu. Mördak yerde debelenen çocuğu fileye iyice doladı, ağzı, dişleri hep kan ve toz içindeydi. Sonra ağacın arkasına sakladığı ipi alıp bir de onunla sardı. İp diyorum da, ip gibi bir şey de değil tam. Hani naylon valizlerin sapları olur kemer gibi, öyle bir şeyler. Biz çocuğu tutmaya çalışıyorduk. Birden bire, sırf yaptığımız plan işliyor olsun diye çocuğa karşı vahşi bir acımasızlık yükseldi içimizde. Mördak çocuğu iple iyice doladıktan sonra ipin bir ucunu ağacın dalından geçirdi ve asılmaya başladı. Çocuk kıpırdıyordu. “Çekin!” diye bağırdı bize Mördak. Bize kıyasla vahşi bir hayvan kadar kuvvetliydi zaten. Bir de biz asılınca Sercan yerden yükseliverdi. Bir posta daha asıldık, daha da yükseldi. Bu irtifaı beğenince Mördak ipin ucunu ağacın gövdesine dolayıp dolayıp düğüm attı. Çocuk şimdi, ağlayan ve debelenen bir mitolojik meyve gibi ağaçta, havada öylece sallanıyordu. Bakakaldık. Mördak kuyuyu andırır ağzını açmış, öksüren bir köpek gibi gülüyordu. Sercan’ın hali fenaydı, bir de üstüne ağzını kanatmıştım çocuğun.  Ne yapacağımızı bilmeden, çocuğa, Mördak’a, birbirimize ve yerin çam yapraklı zeminine damlayan kana baktık bir müddet. Camdanmış gibi görünen o sessizliği tünelden başını çıkaran trenin tantanası kırıverince, ekipteki çocuklardan biri telaşlandı; anlamadığım, panikçe bir şeyler söyleyerek arkasını döndü, topukladı. O kaçınca öbürü de peşinden gitti. Ben de korkmuştum, katıldım onlara; tüydüm. Çocuğu ağaçta asılı bırakmıştık. Vicdanın ortasına çengelli iğneyle tutturulmuş bir şey gibi orada öylece bırakıp kaçmıştık. Mördak başındaydı en son.

Bir-iki saat sonra kokusu çıktı. Annesi Sercan’ı ararken, çeşmedeki çocuklar benim eşkalimi şakıyıverince bana gelindi, Sercan soruldu. Bir şey diyemedim, sustum. Annem bir taraftan Sercan’ın annesi bir taraftan yokladılar bir süre. Korktuğum için sesimi çıkaramamıştım ama o çocuğun hala orada sallanıyor olma ihtimali ve buna sebep olmamın azabı bana, içimde kızaran bir şeyler varmış gibi hissettiriyordu. Daha fazla dayanamadım, söyledim. Görmüştüm, diye yuvarlayarak. Apar topar ağaçlığa gittik. Çocuk hala, bir korku filmi mizanseniymiş gibi, orada öylece sallanarak ağlıyordu. Telaşlandıkça debelenmiş, debelendikçe fileye daha çok dolanmıştı. Tıpkı doğadaki gibi.

Mördak ortalarda yoktu. Sercan, benim onu kandırıp götürdüğümü, ağzıma tokatı koyduktan sonra öbür çocuklara dövdürdüğümü, en sonunda da o manyak çocuğun kendisini astığını anlatmıştı. Geceyi dev bir banyo kazanıyla, su borularında fare tıpırtıları arasında, tahta hamam oturağı üstünde, banyoda geçirdim. Üç gün sonra gördüm Mördak’ı, Necir bakkalın merdivenlerinde burnunu karıştırıyordu, sağ kolu alçıdaydı. Dayağın güzelinden yediği belliydi. Gittim yanına oturdum. O günle ilgili bir şey konuşulacak diye ödüm kopuyordu. Utancımı elimle tutabilsem çok uzaklara fırlatabilirdim. “Napıyon?” dedi Mördak, dudağı da patlamıştı. “İyiyim,” dedim, “sen?” Heyecanla bana döndü, heyecanla ama robot gibi mekanik hareketlerle:

“Alaattin bakkal cenazeye gitmiş, dükkana karısı bakıyor, geçerken gördüm. Gidip gazoz araklayalım mı?”

atari: (ad. Jap. [hücum], -ler)

Atari iki şeyin birden adıdır. Aslında bir şeyin iki farklı şeklinin de adıdır. Atari salonlarına kısaca “atari” denirdi. Atariye gitmek, ataride takılmak, atariden tanışmak, atariyi bırakmak… Bir sürü şekilde ve sıklıkla kullanılırdı. Çünkü atari salonları yaşları sekiz-onla otuz-otuz beşe uzanan bir erkek nüfusunun ciddi ciddi uğraşı olmuştu. Bilardo salonlarını devirerek yükseldiği tahttan, yerini internet kafelere bırakarak indi. Geriye bir neslin hasarlı dimağında aduket’ler, oryuken’ler, kaptan komando’lar, snow bros’lar bırakarak silinip gittiler. Biz kardeşimle çok düşkündük atariye. Oraya harcanmamış her kuruş para insanlık için, en çok da bizim için büyük bir kayıptı. Epey de ilerlemiştik üstelik. Ben sekiz adamlı Street Fighter’ı Ken’le bitirebiliyordum. Kardeşim Vega’ya kadar gelip ölüyordu. Ama kapıştığımızda, ben ters koldaysam, beni birkaç kez yenmişliği de vardı. Elimize geçen her paradan artırıp jeton alıyorduk. Baş edilecek gibi değildi. Elektirik saatlerinin kurşunlarını koparıp onlardan jeton yapıp çalıştırdığımız birkaç makine olmuştu, ama onları da hemen fark edip değiştirmişlerdi.

Babam bir kimayger hassasiyetiyle kuruyemiş alırdı. Kendi almasın, bizi göndersin diye gözünün içine bakardık. Bizi göndereceğinde de elimize, 200 gram kabak çekirdeği, 200 gram leblebi, 100 gram üzüm, 100 gram fıstık diye kalem kalem yazıp küçük bir liste tutuşturur, miktarınca para verirdi. Kardeşimle koşa koşa kuruyemişçiye gider, “180 gram kabak, 180 gram leblebi, 90’ar gram da üzüm fıstık kardırıp hemen bitişiğindeki atariye geçerdik. Çocukların ne anasının gözü olabileceğini, atarinin bitişiğindeki bir kuruyemişçiden daha iyi çok az insan anlayabilir. Yemiş gibi yapar, ses etmezdi. Her türlü şeytanlığı kovalardık bir jeton alabilmek için.

Ben orta bire yeni başlamıştım, o yaz, bir ihtiyar kadının iki oda evini tuttular bizimkiler yazlık niyetine. Yazlık olacak bir tarafı yok da, sayfiyede diye, ayağımızı topara basalım, kendimizi denize banalım diye. Eski, dökük, daracık bir ev. Mutfağı bile projesinde unutulmuş da, yapan usta fark edince bir odasından bölünmüş gibi uydurma bir evdi. Yine de hoşumuza gidiyordu. Arada bir Bandırma’ya indiğimizde karşılaşılan arkadaşlara “Biz de işte, yazlıktayız…” diyebilmek, canımız her istediğinde denize koşabilmek, acıkınca dönüp, yiyip, gene koşabilmek arayıp da bulamadığımız şeylerdi. Bir de şansımıza hemen bitişikte bir gazino bile vardı. Gazino dediğim çay bahçesi, öyle derler bizim oralarda. Babam arada bizi akşamları gazoz içmeye götürür, kendisi de iki bira yuvarlar diye sevinmiştik. Çok ender giderdik gazinoya Bandırma’da. Gidileceğinin ilan edildiği akşamlar gidene kadar geçmek bilmeyen vakit, varıp da oturduktan sonra su gibi akar, giderdi. Fakat buradaki gazinoda bir tuhaflık olduğunu sezer gibi olduk hepimiz. Yazlık yerlerde eğlencenin ve insan kazıklamanın toplandığı bazı merkezler olur hani. Bangır gümbür müzik taşan mekanlar arasında takı, çakmak, küllük satmaya çalışılan yerler, mısırcılar, İngilizce ve almanca konuşan insanlarla dolu sokaklar… Onlardan epey uzakça bir yerdeydi bu gazino. Basbayağı mahalle arasındaydı. Müşterileri, ancak bir çay içmeye uğrayan deniz ya da pazar yorgunu komşular olabilecek bir ölü yatırım. Müşterisi de yoktu ki zaten. Sahipleri, yaz günü ütülü kumaş pantolon ve gömlekleriyle kasada ve etrafında oturuşan adamlar, tüm gün öylece pinekleyip müzik dinler, bira içerlerdi. Akşamüstleri arabalı misafirleri gelirdi tek tük, bakkaldan dönerken görürdüm. Onun dışında da hiçbir faaliyeti yoktu. Tek müşterisi bir tanecik atarisinde Street Fighter oynamaya gelen kardeşim ve bendik belki de.

Bir gün kardeşim denize gelmek istemedi. Havlumu boynuma atmış, güneşin altında yürürken gazinonun kapalı olduğunu fark ettim. Girdim baktım. Kimse yoktu. Atari de ortada öylece duruyordu. Ama kapalıydı, fişi çekiliydi, gördüm. Koşa koşa eve gidip kardeşimi çağırdım. Soluk soluğa atarinin başına geldik. Adamlar hakikaten ve hala yoktular. Fişi taktım. Ekranın ortasında beliren çakma genişleyerek yayıldı ve görüntüye dönüşüp ekranın tamamını kapladı. Açılmıştı. Ama jeton yoktu. Burada da kurşun araklanacak elektrik saati bulunmazdı. Evler hep bahçeliydi, apartman olsa kolay. Birileri beni izliyor olabilirmiş gibi etrafıma bakınarak kasaya yürüdüm. Yazarkasayı ve çekmeceleri yokladım. I ıh, kilitliler. Yine atarinin başında bekleyen kardeşimin yanına döndüm; “Jeton yok!” “N’apıcaz?” diye sordu başımıza kötü bir şey gelmiş gibi. Şeytan dürttü. Atarinin arkasına geçtim, oradaki kapağı zorladım, elime geliverdi. Açılan aralıktan rastgele kolumu soktum. Bulmuştum. Bir kutu dolusu jetona elim değmişti. Kaptan Sinbad’ı hatırladım. Korsanların hazinesine ulaşmıştım. Birazcık da bırakalım, anlaşılmasın diye hepsini almadan yarısından çoğunu ceplerimize doldurduk jetonların. Buralarda daha fazla görünürsek bizim yaptığımız anlaşılır diye korkup sadece bir-iki el oynadık atari. Eve dönüp jetonları zulaladık sonra da. Sevinçten sabah olmak bilmemişti.

Annenin hakimiyeti altındaki bir evde zula olmaz. Otuz yılı aşan hayat ve aile deneyimimle bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim artık. O zaman bilememişim. Sabah annem yaygarayla uyandırdı. Nereden çaldınız, niye yaptınız, ben bunları nasıl geri götüreyim şimdi, ne biçim evlatsınız siz, sordukça sordu. Bizim kekeleyen cevaplarımızla da kolonya sıkılmış ateş gibi iyice harlayıp terliğini eline kavradığı gibi denk getirdiği yerimize yapıştırdı üçer-beşer. Sabah dayağı, kahvaltının ani gelişen iptali ve denize gitmenin ikinci bir emre kadar yasaklanması ile birlikte gün kabusa döndü. Akşamüstü annem, “Çocuklar oynarlarken… Şaka olarak tabi… Siz bir sayın gene de eksiği varsa, neyse…” gibisinden götürdü jetonları geri. Madem yakalanacaktık, keşke yakalanmayalım diye erken gelmeseydik. İyice bir oynasaydık. Kaldı içimizde. Yumruk gibi oturdu. Keşke yapsaydım, keşke yapmasaydım’dan hep daha ağırdır zaten.

Bir-iki gün denize göndermedi annem bizi. Meseleyi babama açmakla tehdit etti, restini gördük, gitmedik. Oturduk evde. Zaten adamların olayı nasıl karşıladığını kestiremediğimiz için, onların önünden tıpış tıpış geçip denize gitmek pek işimize de gelmiyordu. Sonra bir akşamüstü, balkon ve bahçelerden yayılan mangal dumanları havada buluşmuşken, jandarma alıp götürdü adamları. Bandırma’da, tünel çıkışında çapraza alıp haklamışlar bir araba dolusu adamı, Allah yarattı demeden. Mafya işiymiş. Zaten hap ve esrar satıyorlarmış burada da. Basbayağı, bizim gazinoda. Atarinin içinden bir torba dolusu hap çıkarmış polisler. Ben jetonları araklarken yoktu.

Annemi, iyi olmaya, iyi kalmaya çalışmanın kötülerin kötü oluşlarını hiç ırgalamadığına ikna etmeye çalıştım bir süre çocuk aklımla. Yemedi. İkna olmadı. İyi olmakta vicdanlı olmakta hayır olduğuna inanmaya devam etti. Biz zevkten geberesiye, bıkasıya, jetonları hovardaca harcaya harcaya atari oynayamadığımızla kaldık. Atariden soğuyuşumuz o gündür ikimizin de.

İki şeyin birden adıdır demiştim en başta. İkincisini de söyleyeyim. Televizyona takılan ya da elde oynanan grafik oyunların adıydı bir de atari. Ama şimdi bunları hatırlamıyoruz bile. Çünkü biz artık öyle sonsuz, öyle güzel müşterileriz ki hepsini markalarıyla tanıyoruz. Öyle anıyoruz bahsederken. Atari oynamak, artık belli bir çağın dilinde, hatırasında kaldı yalnız, Milli Şef’li paralar gibi, Göksu’ya çıkmak gibi, Türkçe okunan ezanlar gibi.

Bir memlekette, okul çağında bir çocuk asılırken, buna sebep olan zalimlerin adları okullara veriliyorsa, orada çocukların huzur içinde büyüdüğünü nasıl düşünebiliriz? Nasıl salabiliriz o çocukları sokaklara, top oynasınlar, ip atlasınlar, kavga etsinler, gülüşsünler, ağaçlara dalsınlar, arabaların lastiklerine çiviler koysunlar diye? Üstlerini örtüp, ışıklarını söndürdüğümüzde odalarımıza nasıl huzurla dönebiliriz?

Çocuktan korkacak kadar zalim olmanın, çocuk canına kıymanın sığabildiği bir vicdan neyden yapılmıştır? Çelikten mi, tunçtan mı, betondan mı? Onun bile eridiği, kırıldığı, yenildiği yer var. Bu hangi dünyanın hırsı bu kadar? Çocuğa ölmek olur mu, yakışır mı?

Kardeşim Erdal, bak hala genceciksin öyle, on yedi yaşındasın. Öyle kal hep, inat değil mi anasını. Çünkü biz ne zaman hatırlasak seni, yaşımız çok olsun on altı-on yedi.

gırgır: (ad. onom. gır-)

Harbi derler hani, silahların, tüfeklerin içini temizlemek için kullanırlar. İşte yürütünce, kalibrasyonlu şekilde dönen iki harbisi olurdu Gırgır denen aletin, bir çift silindirik fırça. Çocuklu evlerde, hav yapan yeni halılarda, yerden tüy topak toplamada birebirdi. Sessiz, pratik ve masrafsız bir gündelik temizlik aracıydı. Buzdolabının olmadığı zamanlarda teldolap neydiyse, elektrik süpürgesinin olmadığı zamanda gırgır oydu. Nitekim, buzdolabı gelir gelmez teldolabı nasıl kovamadıysa, gırgırla elektrik süpürgesinin de epey bir müddet birlikte mesaisi olmuştur. Elektrik süpürgesi hayatımıza, “süpürge açmak” deyimiyle girdiğinden, süpürgenin açılmadığı günlerde ortalığın kabasını şöyle bir alıvermek için hep gırgır kullanılırdı. İki çeşidi olurdu gırgırın; birincisi, el gırgırı. İkincisi de eğilmeden kullanılabilen, çok fırçalı ve saplı “konsol” gırgır. İkincisi, Almanya’da akrabası bulunanların, kesin dönüş yapmış olanların, tüccarların ve bürokratların evinde olurdu. Daha kibirli, hantal ve soğuk bir aletti. Yerin tozunu, kırıntısını almak için diz çöktürmediğinden bu kibiri yakıştırırdık ona. Daha rahat bir evi çağrıştıran havasını severdik, imrenirdik.

Hala bulunuyor el gırgırları. Ama ayaklı, “sopalı” gırgırlar artık müzayedelere, antikacılara ve bu türden şeylerin her nedense sağına soluna dizildiği kafelere düştüler. Yoksullar değil, ama yoksulluk galip geldi. El gırgırı denen alet, 1960’larda piyasaya “Gırgır olan evde dırdır olmaz” sloganıyla sürülen o havalı süpürgenin garipler de alabilsin diye yapılanıydı çünkü. Sonra elektrik süpürgesi almak da kolaylaştı, gırgır çoğunluğun unuttuğu bir şeye döndü. Oysa kendi fiili bile vardı, gırgırlamak denirdi.

sürahi: (ad.Ar. surah)

Bidonla tatlısu getirilirdi mesela çeşmeden. Bidon, balkonda ya da mutfakta kalır, yükü, suya susayan ölümlülere sürahiyle taşınırdı. Ödüm kopardı o bidondaki su bitecek de, büyük çocuk olmakla lanetlenen ben, yine kalkıp çeşmeye gideceğim diye. Su içemezdim korkumdan. Bandırma ayazında ellerim mosmor, boyumca bidonları taşırdım binbir merdivenle inilen tatlısu çeşmesinden yokuşlar tırmanıp en ucuna oturmuş evimize. Beş kat da asansörsüz apartman. Susuzluktan öl daha iyi.

Kapağı beyaz, naylon bir sürahı dururdu hep oturma odamızın bir köşesinde. Cam sürahi yalnızca yatılı misafir geldiğinde vitrinden indirildiği için dört artı bir kişilik ailemizin bir arada ve sağ bulunduğu tarihimizin tamamına tanıklık eden hep o oldu. Telefonla gelen ölüm haberlerinde eller hep ona uzandı. Bir akşam, eve pide yaptırılıp kıpırdayamayacak kadar yendiğinde, elden ele gezdi, pide suya çektikçe. Başka bir gün bir şutla devrildi, televizyon kumandasının üstüne. Kumanda bozuldu, akşama papara, evin içinde top mu oynanırmış. Limonata yapıldığı bile olmuştu içine. Her günde, her şeyde ortalıkta olmasa aranan varlığıyla hep bizimleydi. Annemin gün misafirleri geldiğinde tığ işi bir dantelle duvaklanır, yazın içine doldurulan buzlu sularla tatlı tatlı terler, lacivert serinliğiyle bizi suya çağırırdı. Nazlıydı da. Kapağını, deliğini akağına denk getirip koymadın mı dağıtırdı ortalığı. Üstüne başına ederdi. Naylonluna bakmadan ihtimam beklerdi. Kardeşim ve ben, babamın anneme göstermeden kafasına dikip su içmesine özenirdik hep. Annem de babaannem de içirmezdi sürahiden, azarlardı. Zaten babaannem, ayakta da su içirmezdi. “Oturun da için, çok günah,” derdi, “ayağınıza gider içtiğiniz su.” Evde kimse olmadığında suyu, Bizans askerinin şarap içtiği gibi ayakta, sürahiden ve ağızlarımızın iki yanından yerlere dökerek içerdik. Günaha kanılır mı?

Sonra değişti evler köyler. Zaman değişti diyorlar da, bir zamanın değişmesi de değil bu, insanlar, evler, haller, diller, çarşılar, pazarlar değişti. İçine koymak için ansiklopedi kuponu biriktirten hantal vitrinler kalktı, yerlerini daha ufarak ve zarifçelerine bırakarak. Televizyon üniteleri geldi, koltuklar değiştirildi, zigonlar, fiskoslar emekli oldu. Yetmiş iki taksit de olsa alındı onlar. Ama ıskartaya çıkan eşyalara kıyılamadı. Kapının önüne bırakılamadılar. Tam da o ara, evin deri değiştirdiği o ara, çocuklar üniversiteyi kazandılar. Onların başka memleketlerde açılan ailesiz evlerine taşındı o eşyalar. Koltuklar, dolaplar gitti. Emekliye ayrılmış ama atmaya da kıyılamayıp veteran diye bir kenara ayrılan tabaklar, çanaklar öğrenci evine taşındı. Benim evime de geldi o beyaz başlıklı lavicert, plastik sürahi. Bir müddet birlikte yaşadık duvarlarından rutubet ağlayan, pencereleri kışın ıslık çalan kirada üç, yemede yatmada on üçlük evimde. Sonra kim bilir ne geldi başına. İlk öğrenci evimizdeki tüm eşyalar gibi şehir çöplüğünün sonsuzluğuna karışmıştır ihtimal.

Yukari Asagi