.

 

“Annneeee, abim bütün ayıcıkların kafasını yemiş!”

“Yaramazlık etmeyin yavrum. Oğlum neden kafasını yiyorsun şekerlerin?”

“Yemedim ben.”

“Yemişsin yalan atma. Bak işte anne, bir tane bilesinin kafası yok.”

“Demedim mi size yemekten sonra diye?! Neden öyle görmemiş gibi yapıyorsunuz?!”

“Ben yapmadım anne, ben yemedim, abim yemiş.”

“O da yedi.”

“Yemedim yalancı!”

***

Erikli marka suyun erik aromalı olduğunu sandığım ama erik tadı alamadığım için kafamın karıştığı yıllar. Otobüslerde şişe gazoz verilen yıllar. Spor ayakkabısı görünümlü veya kapağı mıknatıslı kalem kutularına, lokomotif kalemtıraşlara meftun olunan zamanlar. İlkokuldayım. Emek’te lojmanda oturuyoruz. Komşu çocuklarından arkadaşlar edinmişim. Üst katımızdaki Can. Can, çişi gelince yolun ortasına işeyebilen bir çocuk. Dışarıdayken susarsa annesi bir kavanoza su dolduruyor, ipe bağlayıp sarkıtıyor. Para istiyor, para mandala sıkıştırılıp atılıyor. Parayı alıyor, mandalı bahçeye fırlatıyor.

Mustafa, yan apartmanda. Aynı zamanda sınıf arkadaşım. Bazen onlara gidiyorum. Yan komşunun mikadolarıyla vakit geçiriyor, televizyonda iki küçük Japon köstebeğin çizgi maceralarını izliyoruz. Mustafa’nın annesi parkeleri cilalıyor. Kayıyoruz. Genel seçimler yaklaşmış. ANAP’ın şarkıları çalıyor. “Hadi bakalım sandıklara, iki binli yıllara” Mustafa’nın kız kardeşi annesine bakıyor: “Anne, oyumuzu ANAP’a verelim ne olur!”

Mavi önlük giyen, kel ve bıyıklı, stokçu bir mahalle bakkalımız var. Arkadaki karanlık depoda tüpler, toz şeker çuvalları filan istiflenmiş. Dükkânın içi mis gibi deterjan, margarin ve ekmek kokuyor. Kapağının ortası camlı teneke kutularda kiloyla gofret ve bisküvi satılıyor. Bozuk para bulduk mu koşuyoruz bakkala. Bendeki para genellikle az olduğu için sade gofret seçiyorum bir tane. Can çikolata alıyor. Bazen ne alacağımızı bilmiyoruz. Avucumuzdaki parayı gösterip “Buna ne olur?” diyoruz adama. “Sakız olur” diyor.

Bütün gün sokaklardayız. Akşam eve kirli ellerimizde bakteri ordularıyla geliyoruz. Ayaklarımızdaki Sümerbank spor ayakkabıları, evde bastığımız her yeri leş gibi kokutuyor. Bir sokak ötede Diş Hekimliği Fakültesi var. Can ve Mustafa ile birlikte fakülte binasının arkasındaki çöplüğe gidiyor, sokak köpeği gibi eşeleniyoruz. Yoldan geçen teyzeler kızıyor. Bazen bekçi kovalıyor, gene geliyoruz. Vesikalık fotoğraf büyüklüğündeki diş filmlerini toplayıp biriktiriyoruz. O vakitler biriktirmek moda.

***

“Oğlum neden yaptın öyle? Jelibonların hepsini ısırmışsın?”

“Babacım hepsi benim sandım, kardeşime de var sanıyordum.”

“Olsun gene de kafalarını yemek de neymiş? Psikopat mısın sen? Yere de atmışsın hep. Günah değil mi?”

“Babası sen kız bu oğluna, lafımı hiç dinlemedi bugün. Yemekten sonra yersiniz demiştim. Bir de yere attığı ayıcıklara karımcalar gelmiş hep.”

***

1991 sonbaharı olması lazım. Okullar açılmak üzere. Ablama üç yaşındayken alınmış üç tekerlekli kavuniçi bir bisiklet vardı. Evin önü yokuş. Her gün onlarca kere yukarıdan aşağıya kadar kızak kayar gibi iniyordum. Bir akşam gene böyle oynarken yan sokaktan bizden büyük bir kaç çocuk geldi. Alçak bir duvarın kenarına gidip muhabbete başladılar. Şimdiki gibi küçük kutularda satılan küçük oyuncaklardan o zaman da var. Helikopter çıkıyor çoğundan. Helikopter bildiğimiz en teknolojik alet. Havada uçarken görsek gözlerimizi alamıyoruz. Neyse, birisi elindeki kutudan mavi bir helikopter çıkardı. Kibrit bulmuşlar, yakacaklar oyuncağı. Bisikleti kenara koyup yanlarına gittik. Mustafa yok galiba ama Can’la beraberiz. Helikopter tutuşturuldu. Yavaş yavaş eridi. Damlıyordu. Muhteşem bir görüntü. Ağzımız açık bakıyorduk. O sırada abilerden biri bisikletime binmek istedi. Korktuğumdan hayır diyemedim. Bisikleti aldı, bir aşağı bir yukarı gitmeye başladı. Bu sırada çok başka bir şey oldu. Ceplerinden bir başka kibrit kutusu çıkardılar. Yaklaşıp baktık. İçinde bir çekirge.

“Ne yapacaksınız ki?” dedim.

“Ayı, böceği yakacak” dedi biri.

“Ayı kim?”

Ağzıma bir tokat yedim.

Bir takım ışıltılar parladı gözümün önünde, bir çınlama…

“Sen bana ayı diyemezsin lan it!”

Tanışmış oldum onunla.  

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Ağlamadım ama gözlerim yaş doldu. Burnum ve üst dudağım zın zın diye sızlıyordu. Biraz uzaklaşıp duvarın dibine çömeldik. Can’ın çişi gelmiş, çıkarıp işedi. Beni de birden çok uyku bastırdı. Yatağımda olmak istedim. Fakat çekirgeyi de merak ediyordum. Bir kibrit çakıp kutuyu yaktılar, duvarın üzerine koydular. Erimiş mavi helikopterin yanında kutu kor oldu. Tuhaf bir ses duyuldu o anda. Derinlerden gelen bir araba freni sesi gibi. Uzaktaki bir yavru kedinin miyavlaması gibi. Kısa sürede kül oldu kutu. Bakakaldık. Abiler güldü. Birbirlerine el şakası yaparak gittiler. Gözlerimi ovuşturdum. Duman, plastik yanığı ve başka garip bir kokunun daha olduğu yere yaklaştık. Can hâlâ donunu topluyordu. Mavi-siyah, yuvarlak bir leke vardı bir metrelik duvarın üstünde. Yanında ise gri-siyah kül. Arasında minicik bir bacak gördüm. “Bacak var lan” dedi Can. Bisikletim gitmişti. Burnum ve gözlerim yanıyordu.

***

Bakkalın oğluymuş o ayı. Bisikletimi çalan da kardeşi. Öğrenince bakkala koşup bisikletimi geri istedim. “Bana mı sordun verirken?” dedi. Birkaç gün sonra arka tekerleği yanmış bir şekilde Mustafa’ların apartmanının kömürlüğünde bulduk. Sonra Can’la Mustafa ve kız kardeşini alıp çekirgenin küllerini gömdüğümüz arka bahçeye gidip rabbiyesiri okuduk. Bir diş filmi koymuştuk mezar taşı yerine.

(müzik: ali osman erbaşı / haliç)

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi