.

“Bir karınca bulup sordum şaşkınlığımdan
Nedir oğlum bu düzen”
Ergin Günçe

Şimdi sana bir şey anlatacağım. Hikâyemi ayna karşısında kendime defalarca anlattım. Senelerce… Ben bu kadar zahmete girmişken, senin için yalnızca on dakika bile sürmeyecektir. Sana sıra dışı bir Çin yemeği sunmayacağımdan emin olabilirsin. Fakat bir mıhlama da yemeyeceksin. Ki ikimizin bir ortak özelliği var, konuşurken sen de muhlama mı, muğlama mı, mıhlama mı diye birkaç saniye düşünüyorsundur. Değilse… Bırak bu işleri.
2007 yılının yazı kurak, kışı ise yağışlıydı. Her yıl olduğu gibi. Otobüslere zam gelmişti. Bazı insanlar, yine isyan edip yürüyüş yapmıştı. Bazı kadınlar ve adamlar birbirlerini aldatmış, bazı çocuklar yetim kalmıştı. Kimi kadınlar geceleri evine dönerken takside ağlamış; birçok insan işinden olmuş; çoğu genç kız 27 yaşında intihar etmeyi planlayan uzun saçlı adamlara aşık olup kendileri 27 yaşına geldiğinde kısa saçları olan bankacı adamlarla evlenmişlerdi. Yani hayatta her şey her zaman olduğu gibiydi ve bu durum bize asla güven vermiyordu.

Anlatacağım şey asla bu değil. Ben 2007 yılında mutsuzdum. Evet, asıl diyeceğim bu. 2007 yılında öyle mutsuzdum ki Kadıköy sokaklarında geziniyor, tüm gün internet kafeden çıkmıyor, sosyamat vb sitelerde Pessoa, Bukowski falan paylaşıp mutsuz kızlarla iletişim kuruyor; fakat iş buluşmaya gelince, o gün işim çıkıyordu. O günkü işim? Yeniden internette, burun estetiği fiyatlarını araştırıyor, saç ekimi için taksitlendirme yapıp yapmadıklarını öğrenmek için bütün merkezleri arıyor ve 3 günde şok diyet listelerinin alışverişlerini yapıyordum.

Hayattan öğrendiğim bir şey vardı: Adımların seni bir yere getiriyorsa, oraya girmelisin. İşte bu öğrendiğim şeyin sonunda edindiğim tecrübe: Hayatta öğrendiklerimiz genellikle yanlış bilgidir. Neyse. Kadıköy’de Cemal Süreya Sokak vardır. Oranın sonundan kıvrılıp Moda’ya doğru gideceğim o akşam, yaşamımın geri kalanını değiştiren ismi gördüm. Sarı bir binanın üçüncü katında beyaz bir tabela üstüne mor harflerle yazılmış: Medine Sarıyurt. Dinî içerikli şeylerden pek hoşlandığım söylenemezdi. Çünkü onlar da benden hoşlanmıyordu. Karşılıksız bir şey yaşamaya niyetli değildim. Fakat bu mor yazının altında Jonathan Swift’in bir sözü vardı: “Dünyada gerçek bir dâhi varsa, bunu anlamak kolaydır, çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.”
Pişuuuv!

John Kennedy Toole’un Alıklar Birliği kitabını bilirsiniz. Hani 32 yaşında kitabını kapı kapı gezdirdikten sonra intihar eden John Toole. Hani 1981’de kendisi öldükten sonra basılan kitabıyla Pulitzer alan. İşte bana karmayı öğreten kahraman John Kennedy Toole’un kitabı da bu alıntıyla başlıyordu. Bütün hafta boyunca, Ekoloji dergisinde çalışıp üç aylık maaşımın hesaplayamacağım kadar küçük bir kısmını iki gün önce almıştım. Paramı yeniden saydım. Bir psikoloğun seansına yetebilirdi. Şansımı denemeliydim. Zira gerçek bir dâhi olduğumu biri keşfedecekti nihayet. Ona gidecek ve kadınların nasıl da bana karşı birlik olduklarını anlatacaktım. Ve eğer Medine, yeterince güzel ve zeki bir kadınsa derhal bana aşık olacaktı. Eğer bir alık değilse…

Bir sene boyunca yaptığımız seansların sonunda nihayet öyküyü anlatma sebebim olan gün gelmişti ve Medine kesinlikle bir alık değildi. Ona karşı değildim. Fakat ona karşı gelemiyordum. İşte bu durum işleri karıştırıyordu. Birine içinizi fazla açarsanız, orada kalmasını istersiniz. Medine, kızıl küt kızıl saçları ve sarıya çalan şehla gözleriyle artık benim kahramanımdı. Onunla dünyayı kurtarmaya da batırmaya da hazırdım. Asla aşık değildim. Medine, benim aşık olacağım değil, birine aşık olmamı sağlayacak tek güçtü. Çünkü o bir psikolog!

2009 yılının Temmuz ayında, Kadıköy Cemal Süreya Sokak’taki sarı binanın üçüncü katında Büyük Toplantı yapıldı. O gün orada tam altı kişiydik. Altımızın iki ortak özelliği vardı, hayatlarımızdan memnun olmamamız ve Medine’ye hayatımızı emanet etmiş olmamız. Dâhi Medine, tüm bunların dışında bize iyi gelecek olan şeyi bulduğunu, yıllardır bizle gerçekleştirdiği seanslar sonucunda çaremizi keşfettiğini söyledi. Bizim çaremiz para kazanmak ve ünlü olmaktı!

Yeterince para kazanır ve ünlü olursak, o zaman aptallığımızı örtmek için kitap okumaya, film izlemeye, tarih bilmeye, iyi bir evlilik yapmaya, arzulanmaya ihtiyaç duymayacaktık. Kendimizi asla eksik hissetmeyecektik. Peki para kazanmak ve ünlü olmak bu kadar kolay olsaydı, senelerdir orada işimiz neydi? Medine, bir buçuk saat boyunca tüm detaylarıyla katılacağımız projeyi, kalacağımız binayı tarif ettiği ve bir arada geçireceğimiz bir senenin dönemlerini anlattığı projeksiyon perdesini yukarı iterken çok güzel eğildi. Onu ilk kez ayakta gördüğümü fark ettim. Uzun bacakları varmış. Sarı şehla gözlerini ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturmuş olarak tutan biz altı kurbanın gözlerinde gezdirdikten sonra son cümlelerini söyledi:
“İşte bu arkadaşlar. Büyük proje. Dönüşüm evinde geçireceğimiz bir yılın sonunda hiçbirimiz aynı kalmayacağız. Ön yargılarınızdan kurtulmanın en iyi yolu onlarla bir arada yaşamanızdır. Ama kurtularak… Bu yüzden insanlık tarihine de adımızı bırakacağız. Bakın… Buraya çağırdığım siz değerli katılımcılarım, proje arkadaşlarım olan altı kişi birbirinden çok farklı hayatlara sahip. Seans sırasında anlattıklarınızdan neye arzu duyduğunuzu, nelerden kaçındığınızı çok iyi biliyordum. Asla bir arada kalamayacak olan sizler bir sene bu anlattığım şartlar altında bu Dönüşüm Evi’nde yaşayacaksınız. Sizden her hafta aldığım raporları, bu bir senenin sonunda kitaplaştıracağız. Bakın, insanlar gerçek yaşam hikâyelerini okumaya bayılırlar. Korku filminin başında, ‘Gerçek bir hikâyeden esinlenilmiştir’ yazmazsa o salonun yarısı korkmaz. Ama biz kitabımızın başına bunu büyük harflerle yazacağız. İnsanlar, sizin değişiminize şahit olacaklar. Bir kitapla tam yedi kişi çok popüler ve oldukça zengin olabiliriz? Ayrıca Yeni Türkiye projesini böylelikle çizebiliriz. Düşünsenize… Senelerdir tedavi gören ve toplumun dışına itilmeye hazır topluma göre ruh hastaları, sağlıklı insanların yapamadığını yapıp ortak bir yaşam kuracaklar. Planı çekici bulmayan, insanlık tarihine büyük bir yardımda bulunmak istemeyen, bir sene sonra ünlü ve zengin biri olarak Dönüşüm Evi’nden çıkmak istemeyen biri varsa, şimdi gidebilir…”

Tam karşımda bıyıklarının burun deliklerinin altına denk gelen kısmı sararmış olan Kemal oturuyordu. Onu tanıyordum. Gözlüklü ve bıyıklı bir adamdı. İncecik burnu onu her gördüğümde sanki daha da sivriliyordu. Kendisi modern bir adamdı. Bildiğim kadarıyla kontrol altına alamadığı obsesif bir hayat sürüyordu. Çok fakirlere asla tahammülü yoktu. Hemen yanında çocukken tecavüze uğramış olan Meryem duruyordu. Hamile kalmış, kimseye söyleyemediği için doğurmak zorunda kaldığı bebeğini babasız büyütmüş. Onun buraya geliş sebebi tamamen oğlu. Oğlu annesinin hazin tecavüz hikâyesini öğrenince babasının peşine düşüyor. Her yerde onu arıyor. Bir gün gerçekten babasını Kırklareli’nde buluyor. Babası, muhitinde oldukça iyi bilinen bir soyguncuymuş. Onu öldürmek için ateş eden acemi bir ev sahibi, o gece hedefi tutturamamış ve Meryem’in ağaca tırmanan oğlunu öldürmüş.
Şimal, eğlenceli bir kadın. Kadınları seven bir kadın. Hayatta her şeye karşı çıkmakla nam salmış. Ailesinin dini eğitimine karşı çıkmış, kimliğinde yazan her türlü bilgiye müdahale ede ede 33 yaşına geldiğinde nihayet gerçek bir aktivist olmuş. Kahverengi uzun saçlarıyla hemen, boynu bükük Meryem’in yanında oturuyor dimdik ve iyi göğüsleriyle. Gözlerimi ondan alamıyorum. Bunu her fark ettiğimde de masanın üzerinde duran suya bakıyordum. Bardağın üzerine hızlıca gelen uzun ince elleri takip ettim. Hüma… Başörtüsünü iğnelediği yerde hafif geniş çenesi ve onun üzerinde pembeliğe yakın bile durmayan açık renk derisiyle aynı tonda olan dudakları kıpırdadı. Heyecanlı ve titrek bir sesi vardı. Fakat kendisinden emin olan tek kişi Hüma’ydı:

“İnsan, ihtiyacı olan şeyi onu almadan bilemez. Ben önerinize açığım Medine Hanım…”

Medine’nin iki saatlik çabaları değil ama Hüma’nın ince sesindeki kırılganlık hepimizi aynı anda ikna etmişti. Neticede hepimiz ikna olmayı bekleyen, mutsuzlardık.

Bunu tam 41 yaşımda anladım. Yani 12 itibariyle 19 Eylül’e girdiğimiz şu dakikalarda. Dönüşüm Evi’nde geçirdiğimiz bir sene boyunca neler olduğunu anlatmayacağım.  Fakat sonucu hepimizi ilgilendiriyor. Medine’nin türlü deneylerine maruz kaldığımız aylarda, birbirimize karıştığımızı söyleyemem; fakat ortaya bir şey çıkarmıştık. Bir çorba değildik belki ama salata olduğumuz kesindi. Kendimizi bozmadan, birbirimize karışmadan bir arada kalabilmiştik. Toplantı sonrasında orospu olduğunu öğrendiğim Mine’nin ritmik orgazmlarına, Kemal’in nezih bir hayat düşlerken, otuz yıl öncesinde yaşayıp ölmüş büyük annesini övmesine; Meryem’in içimi kıyan ağıtlarına, hacca gitmek için para biriktiren ve sürekli yaptığı tespihlerle onu bunu kazıklayan Nihat’ın cuma sohbetlerine, her daim mağdur olduğunu düşünen sağ elinin parmaklarını yitirmiş olan fakat sol elindeki parmakların her biri ayrı marifetlendirilmişken bunu asla kullanmayan Elif’in yersiz yakınmalarına, gençliğinde üç leşi olan Süleyman Cengiz’in geceleri küfrederek uyanmasına, Şimal’in ısrarla hepimizin biseksüel olduğunu fakat toplumsal baskıdan heteroluğa adım attığımızı söyleyerek heteroseksüellere yaptığı kıyıma ve Hüma’nın tüm bu olup bitenleri yadırgamasına alışmıştım. Onlar da benim hepsinin biricik ve farklı hayatları olmasına rağmen, sıfır km hız yapmış paslanarak kenarda çürümeyi bekleyen bir bisiklet olduğumu düşünmeme zaman içinde ses çıkarmamaya başlamışlardı.

Dönüşüm Evi’nde her hafta yazdığımız raporlarda insanların ne kadar da zor hayatlardan geçtiğini belirtiyordum. Hatta beş sene önce, şimdi tüm bu hikâyeyi bunca yıl sonra hatırlamama sebep olan bir raporumun son paragrafı geçti elime. Taşınırken, dolabın hiç kullanmadığım yerlerini açınca, bir ayakkabı kutusunun içinden mektuplar, fotoğraflar ve Dönüşüm Evi raporunun bir paragrafı çıktı. Aynen şöyle yazıyordu paragrafta:

“Bugün kimseyi yadırgamadım. Sanırım Yeni Türkiye düzeni bunu gerektiriyor. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kimseyi yadırgamamı gerçekten çok yadırgadım.”

Bu sözü hatırlıyorum. Flaşlar önümde patlıyor. Altı kurban yan yana dizilmişiz. Önümüzde beyaz bir masa var ve üzerinde mikrofonlar… Medine, benim yanımda oturuyor. Yani tam ortada. Gelen soruları cevaplıyor.  Dönüşüm kitabının birinci baskısını bağışlayacağımız kurumların adını sayıyor tek tek. Medine, kitabın ilk baskısını bağışlarsak, insanlara yaptığımız projenin insanlık tarihini değiştirmeye yönelik olduğunu daha rahat kanıtlayacağımızı ve böylece diğer baskıların bir an önce tükeneceğini, hepimizin ününe ün katacağını, herkesin bizden söz edeceğini ve belki de dünya tarihinde olmasa da ülke tarihinde artık saygın insanlar olacağımızı söyledi. Aslında tüm bunlar şu anlama geliyordu. Medine, başarılı bir psikolog olduğu kadar başarılı bir zalimdi. Çünkü zalimler dönüşüm yaşamazlar.

Dönüşüm Evi’nden çıktıktan sonra erkeklere sırtını dönmüş olan Meryem, Kemal’le evlendi; Nihat kitaptan kazandığı parayla hacca gitmekten vazgeçti, kendisine bir merkez açtı ve ücretli konferanslarla dini münasip bir şekilde yaymaya devam etti. Şimal, heteroseksüel cinayetler politiktir hashtagiyle yola çıkıp yalnızca beş kişilik kurucu üyeleri toplayabildiği bir dernek açtı. Eşcinseller, yıllardır uğradığı ayrımcılık yüzünden, heteroseksüelleri dışlamaya kararlıydı artık. Hüma, Mine’yi o hayattan çekip kurtarmıştı. Mine de onu. Geneleve senelerini vermiş olan Mine, kişi başına 7 Lira kazandığı seks hayatını bırakmış, Hüma ile birlikte kadınlara yönelik bir Erotik Dükkan açmıştı. Kadıköy Boğa’ya hemen çıkarken beyaz gelinlik satan dükkanların üzerinde kırmızı neon ışıklarıyla yanıp sönen bir Erotik Dükkan burası. Adı H&M. Yalnızca kadınlara hizmet veren bu dükkan, kadınların erkeklere ihtiyacı olmadığını, günahsız ve sağlıklı cinselliğin yollarının buradan geçtiğini tabelada alttan hızlıca akan, yine neon kırmızı ışıklı yazısında kanıtlıyordu:
“Yalnızlığınızı seviniz, çünkü siz buna değersiniz…”

Alkışlar eşliğinde o gün Dönüşüm kitabının basın toplantısından çıktık. Ondan sonraki üç ay, tam bir yıldızdım. Sokakta fotoğraf çektirmek isteyenler, imza kuyruklarında telefon numarasını yazdıklarını kağıtları cebime bırakanlar, güzel kadınlar, zeki kadınlar, uzun boylu kadınlar, sarışın kadınlar, entelektüel kadınlar, çılgın kadınlar, hayırsever kadınlar… kadınlar! Tümü, peşimdeydi. İki sene öncesinden üç farkla yaşıyordum: Ünlüydüm, zengindim ve deliliğim kanıtlanmıştı. Üçüncü doğru ilk iki yanlışı götürüyordu. Yeni Türkiye bunu gerektiriyordu. Sokaklarda, üçüncü katları dikizlediğim günleri özlemeye başladım. İnternet sitelerinde kimseyle konuşamıyor, buluşma tarihleri bile ayarlayamıyordum. Ön yargılarım ortadan kalkmıştı, doğru… Fakat, nihayetinde ünlü ve zengin olmayı hedeflediğimden olsa, özgürlüğümü de ıskalamıştım. Başta sahip olduğum şey, nihayetinde elimde kalmayınca, geriye başa dönmekten başka bir şey kalmamıştı.

O gün Medine’yi aradım. Bana yeni projesini anlattı. Engellilere yaşanabilir dünya projesi için altı bedenen sağlıklı insanı bir eve alacakmış. Altı ay boyunca kalacakları bu evde kiminin kolunu, kiminin bacağını kullanamayacağı hâle getirecek ve haftalık yazılan raporlar neticesinde Yaşanabilir Bir Dünya Projesi’ni hükümete sunacakmış. Ona, bir çift lafım vardı, sonra telefonu kapattım:

“Gerçek zalimler dönüşüm yaşamaz.”

O gün hesabımda her ay kitabın satışıyla birlikte katlanarak artan paramı ne yapacağımı düşündüm. Melankolik Rapçiler Derneği’ne hesabımı yönlendirdim. Evimi sattım ve Gemlik’te zeytinliğin ortasında kendime yeni bir hayat kurdum. Doğayla uğraşmak, insanlarla uğraşmaktan daha kolaydı. Zeytinleri gübreyle büyüdükleri için yadırgamıyordum. Onlar da beni.

Doğum günümü kutlamak için akşam saatlerinde Kumla’ya geldim. Deniz kıyısında oturup bir naneli limonata içecek ve pasta yiyecektim. Önümdeki gazete haberi dikkatimi çekti. Melankolik Rapçiler derneği üyeleri toplu intihar etmiş. Son beş senedir hepsi ülkenin bilinen mankenleriyle ilişkiler yaşamış ve hiçbir şarkı üretememişler. Nihayetinde, hepsi 30 yaş civarında olan kurucu üyeleri, her birinde bir kelime yazılı pankartlarla ölü olarak bulunmuşlar: Yeni-Dünya-Düzeni-İçimize-Etti.

Garsondan bir sigara istedim. Bu çocukların iyi olduğunu hissetmiş olduğum için kalbime, bana ise bir iyilik  sunarak, insan hayatını nasıl sonlandıracağımı öğreten Medine’ye şükrettim.

Evet, gerçek zalimler dönüşüm yaşamaz. Fakat gerçek masumlar çabuk kanar. Gerçek delilerse, özgürlükleri elinden alındığında küfreder.
Giderler.

, 3 Temmuz
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi