.

[Güven Adıgüzel ve Salim Nacar’ın sorularına verdiğim yanıtlardan müteşekkil bu söyleşi, B Planı dergisinin 3. sayısında yayımlandı]

Çokça selam ederek, şöyle başlayalım isterseniz. ‘Gökdemir İhsan’ ismine alışabildiniz mi, yoksa yer yer yabancılık çektiğiniz oluyor mu yine de bu isme?

Bu ismi müstear olarak kullanmadan epey önce, bazı zorunluluklar nedeniyle, günlük hayatımda da kullanıyordum zaten. Eşimin alyansında dahi yazan isim budur. O yüzden pek yadırgadığım söylenemez. Sadece resmi işlemlerde bazı sorunlar yaşıyorum. Zaman zaman, isim nedir, müsemma kimdir diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Ama o başka bir bağlam tabii ki.

‘Dublörün Dilemması’nın kapağındaki üçlünün ortasında yer alan eli silahlı adam’ olarak başladığınız sanat hayatınıza biri ‘öykü’ biri de ‘kurmaca’ olmak üzere iki sağlam kitap yayımlayarak oldukça istikrarlı bir devamlılık gösterdiniz. Sizin sık sık dile getirdiğiniz ‘yazıyoruz da ne oluyor sanki’ mottonuzdan hareketle, has kitaplığınızın sade bir okuru olmak dururken, elinize kalem alarak görünür olmayı tercih etmenizin zorunluluklarından bahsetmenizi istiyoruz, mümkün müdür?

Görünür olmak tercih ettiğim bir hâl değildi. Hatta önceleri, hiç görünmemeyi, röportaj vermemeyi düşünmüştüm. Eserler görünse kâfidir, diyordum. Ama röportaj için ilk arayan kişiyi kıramayacağımı anlayınca, planı, programı boş verip zuhurata tabi oldum. Anladım ki bizim edebimiz bir Salinger olmaya el vermiyormuş. Şimdilerde ise şöyle dua ediyorum: Allah bizi hayırlı işlerine vesile kılsın, bu şöhret afetini de hayra tebdil etsin.

Hakkınızdaki viki bilgileri arkanızdan şöyle şeyler söylüyor; ‘Gökdemir İhsan,1972-İstanbul. Türk yazar. Deneysel edebiyat alanında eser verip, özellikle oyun kavramına vurgu yapmaktadır. Oulipo akımının Türkiye’deki temsilcilerindendir.’ Bu bağlamda -hazır Türkiye temsilcisini de bulmuşken- Oulipo [Ouvroir de la littérature potentielle] akımı üzerine konuşalım biraz.

“Türkiye temsilciliği” lütufkâr bir ifade olur. Türkiye’de oulipien eserler verenlerden biri sayılabilirim belki. Aslında bu oulipienlik yaftası da üstüme yapışıverdi, bir bakıma. Benim asıl meselem oyundu. Oulipocularla bu bağlamda yakınlaşmıştım. Üçüncü kitapta buradan çıkarım diye ummuştum. Ama nasip olmadı: Meğer okurun katil çıkacağı polisiye “challange”ı da, ouliponun kurucu babalarından birine, François Le Lionnais’ye aitmiş.

Siz ikinci kitabınız ‘Kurmaca Alıştırmaları’nda akımın kurucularından Raymond Queuneau’nun ‘Biçem Alıştırmaları’ kitabına ‘nazire’ yaparak aynı öyküyü 99 ayrı biçemle değilse bile 33 değişik kurguyla anlatmıştınız. Şöyle soralım; Oulipo akımı ya da bu denize dökülen diğer çalışmalar okura ne vaat ediyor? Deneysel edebiyatın kötü örnekleri aslını yüceltir mi dersiniz?

Deneysel edebiyatı, ana akımın dışına çıkan, cılız da olsa yeni mecralar arayan bir tavır olarak tanımlıyorum. Alışıldık mecralar iyidir, güvenlidir; hem okur hem de yazar kendini aşina bulduğu bir mekânda hisseder. Ama yeryüzü geniştir: Bu suyun akışına uygun binlerce alternatif mecra bulunabilir. Deneysel edebiyat işte bu arayışın temsilcisidir. Her bulunan yeni mecra akışa elverişli olmayabilir. Ya da teknik olarak akış sağlansa da güzellik bulunmayabilir. İşte o zaman, geri dönmekten korkmamak gerekir. Yani deneysel edebiyat, bu hâlinden dolayı, bazen, hatta çoğunlukla, kötü sonuçlar elde etmeye çok yatkındır. Sonuçta, “Bunu insan okuyacak” düsturunu akıldan çıkarmamak gerek.

Deneysel edebiyata girmişken, biraz daha bu cepheden ilerlersek. ‘Bilinç akışı tekniği’ meselesinde artık neredeyse bu teknikle yazmayanı dövdükleri bir neo-edebi çağda yaşıyoruz, ne mutlu bize. Franco Moretti, ‘’Bilinç akışı, sanatçı için, modernizmin ana problemleriyle baş edebilme yoludur’’ der. Siz bu meselede nerede duruyorsunuz?

Bu teknikler sadece biçimsel öneriler değildir, bildiğiniz gibi. Bunlar aynı zamanda gerçeklik, onun bilgisi ve insan arasındaki ilişkiye yönelik bir tavırdan kaynaklanır. Ben modernist edebiyatı (dikkat! modern değil), Selman Bayer’in harika isimlendirmesiyle söylersek, “Kendi içine düşen” modern insanın, bu dipsiz, kör benlik kuyusundan fırlattığı bir çığlık olarak okuyorum. Ama bugüne geldiğimizde, bu teknikleri sadece biçimsel olarak sürdüren, taklit eden binlerce “yazıcı” görüyoruz. Beni bizar eden bugünküler.

Modern Türk öykücülüğünde ‘1. ve 3. tekil şahıs bunalımları’ minvalinde yaptığınız eleştirileri, sizin de destek verdiğiniz -genç öykücülerin bir araya gelerek oluşturdukları- bir takım yeni orijinal cepheler üzerinden nasıl görebiliriz. Bu yeni sesler, tekil şahıs bunalımındaki öyküyü iyi edebilecek düzeyde girişimler midir sizce? Bu mecralardan ne ummalıyız?

Bahsettiğim tam da buydu: Kısa metraj entel bunalımı “plot”unu takip eden binlerce, birinci ya da üçüncü tekil şahıs içsel anlatısı, bilinç atıksuyu… Dergilerde, bloglarda bunlardan başka bir şeye rastlayabilmek bir istisnaya dönüşmüş durumda. Diyorum ki, hepiniz mi aynı acıları çekiyorsunuz? Birinizin anlatacağı mizahî bir öykü yok mu? Ya da fantastik ya da bilim-kurgu ya da toplumcu? Başka bir şey yazın: Yeter ki bizi şu bunalım edebiyatından çıkarsın. Üç Jeton’un önsözünde bahsetmiştim, bu söylediğinizden. Oradaki öykülerin, bu bataklıktan çıkma imkânı taşıdığı söylenebilir. Bilhassa Aykut Ertuğrul öykücülüğünün Türk öyküsünün parlak geleceğini temsil ettiğini düşünüyorum.

Faulkner’in “herhangi bir yazar kendisini her şeyden önce bir şair olarak görmelidir” sözü, eli kalem tutan herkesi bir parça ilgilendirse de, genel anlamda sizin üzerinizdeki bu ‘’şiir’den anlamama hali’ çok şık duruyor bizce. Şairlerin fikri-kanaat önderliği yapmalarına sıkı itirazlarınızın olduğunu da dip-not düşerek, modernizm’in şairler ve şiir’lerinde oluşturduğu yan etkileri üzerine neler söylersiniz?

Modern şiir intibak edebildiğim, anlayabildiğim bir şey değil. Bu, onun hakikatle kurduğu ilişkiden kaynaklanıyor. Bu ilişkiyi modern şairler ya da poetika tartışanlar da izah edebilmiş değiller. Ya da daha dikkatli bir söyleyişle, onların izahlarını hakikate mutabık bulmuyorum. Modern şairin hakikatle kurduğu ilişki böyle sorunlu iken, bir de onun kılavuzluğuyla yol almak neye mal olur, varın siz düşünün. Aslında çok da düşünmeye hacet yok: Türk düşüncesinin haline bakmak kâfidir. Tanzimat’tan bu yana, düşünce hayatımızı şairlerin domine ettiği ortada. Batıcı, İslamcı ya da sosyalist kitlelerin kanaat önderliği şairlere terk edilmiş durumda. Şaire bu rolün verildiği bir dönem daha önce hiç yaşanmamıştı. Çünkü şair eskiden bu yana mecnundu, meczuptu. Aklın, tefekkürün, akaidin, bilimin sahasında bu hususiyetler pek de istenen şeyler olmasa gerek.

Platon’un en parlak çömezi ve Batı’nın en önemli iki düşünüründen biri olan ‘’Aristo’’ ile alıp-veremediğiniz nedir? Akademi’yi terk edişi, Spevsippos’u kıskanmasıyla ve zaten Platon’un Akademinin başına kendisi yerine Spevsippos’u getirmesiyle daha anlamlı bir hal almamış mıdır? Düşünce dünyasındaki birçok “bela” gerçekten Aristo kaynaklı mı?

Batı felsefesinin Platon’a düşülmüş bir dipnot olduğunu söylerler. Sanırım Whitehead’di bunu söyleyen. Bu sözü ciddiye alırsak, Batı felsefesinin muazzam bir yanılgıdan, bir yanlış anlamadan ibaret olduğunu söylemek zorunda kalırız. Çünkü Platon Batı felsefesinde elan bir yanlış okuma üzerinden tanınır. İşte bu yanlış okumanın müsebbibi Aristoteles’tir. Onun Platon okumasındaki yanlışlık ise masum bir okuma hatası değildir. Açık bir kasıtla yapar bu yanlış okumayı. O yüzden “çarpıtma” demeyi tercih ediyorum. Aristoteles’in başımıza açtığı dertler Batı felsefesiyle de sınırlı değildir. Bizdeki meşşaî filozofların, akılcı Müslüman düşünürlerin de babası odur. Akademi’den kaçmış, kendisine lise kurmuş birinden bahsediyoruz son tahlilde. Bugün “liseli” diye bir sorunumuz varsa bunun da müsebbibidir Aristo. Sonuç olarak söylersek, adam liseli beyler!

II. Bölüm

Tarkovski kamerayı kullanma biçimini sanatsal yaratım üzerinden şu şekilde kurgular; ‘’sanat Yaratıcının aynadaki cilvesidir’’ Sanat’ın bir (tanrıya) yakarma biçimi olarak özümsendiğini birçok batılı sanatçının yapıtlarında görürüz aslında, Bach da böyledir mesela. En genel tanımıyla sanat’ın insanları Tanrı’ya yöneltme dışında bir yere konumlandırılması arızalı bir durum mudur?

Sanatın insanları Tanrı’ya yöneltmek gibi bir işlevi olduğunu düşünmüyorum. Aynı zamanda bir Platon tilmizi olarak, yansıttığı ya da yansıtması gerektiği iddia edilen şey her ne olursa olsun, sanatın bir şeyi yansıttığını ya da yansıtması gerektiğini de düşünmüyorum. Bizim sanatla hakikat arasında kurduğumuz ilişki bir temsil ilişkisidir.

Üstat Guénon, İnisiyasyona Toplu Bakışlar’ın “Tiyatro Sembolizmi” başlıklı bölümünde, tiyatronun zuhuru kusursuz bir şekilde ifade ettiğinden bahseder: Oyuncu “Zat”ın (kendiliğin) ya da belirsiz bazı hâller ve kipliklerle tezahür eden kişiliğin (personnalite) bir sembolüdür. Bu hâlleri rol ile benzeştirirsek görürüz ki, büründüğü rol ne olursa olsun, oyuncu, maskenin ardında hep kendisi olarak kalmaktadır; tıpkı kendisinde bulundurduğu sonsuz imkânları gerçekleştirmek için değişen zahiri görünüşlere bürünürken hiç değişmeden kalan “kendilik” gibi.

Sanatı bir yakarma aracı olarak da kullanabilirsiniz. Ama benim bahsetmeye çalıştığım şey sanatın işlevi, nasıllığı değil, onun ne’liğidir. Bu bağlamda Tarkovski’nin sözü, her ne kadar içerdiği “ayna” metaforundan dolayı yansıtmacı bir bakış gibi görünse de, bizim bakışımızla mutabıktır: Sanatı, Hakk’ın âlem ya da insan aynasındaki oynaşısı olduğunu kabul edebilirim.

Seminerlerinizde de sık sık dile getirdiğiniz üzere;  sanatçının gerçeği bilemeyeceğini ve onu asla yansıtamayacağını düşünüyorsunuz. Bu kavramları biraz açalım o halde; Gerçek nedir? Bilmek nedir?

Batılıların, ya da daha doğru bir söyleyişle modern Batılıların ve aynı zamanda tüm modern dünyanın gerçeklik dediği şey, bizim bakışımızla Hakikatin tezahür etmiş bir hâlinden ibarettir. Oysa hakikat, tezahür ettiği görünüşe denk değildir. O görünüş gibi sonsuz başka imkânları da içermektedir. Yani “gerçeklik” dedikleri şey sonsuz tezahür imkânları içeren, hatta tezahür etmemiş ve hiç tezahür etmeyecek olanı da içeren Hakikatin, yalnızca bir tezahürüdür. Bu tezahürü bile hakkıyla bilmek gerçek bir bilgidir. Ama arifler, bilgeler dışında kalan hemen tüm insanlığın bilgisi, (tezahür edebileceklerden sadece biri olan) bu tezahürün bilgisi bile değildir.

Sanatla ilgilisini kurduğumuzda ise şunu görürüz: Tezahür etmiş bir gerçekliği yansıtmak için onu bilmek gerekir. Onu bilmek demek, onun arazlarını, vasıflarını ya da ismini bilmek demek değildir. Bir şeyi bilmek demek, o şeyi ne ise o olarak bilmek ve onu o şey yapanı bilmek demektir. Yani Platon’un ıstılahıyla eidosunu bilmektir. Sanatçının bu bilgiye sahip olduğunu iddia etmek, onun bir bilge olduğunu söylemek olur. Aynı zamanda bilge olan sanatçıları dışarıda tutarak söylersek, sanatçı eidosları bilmediği için gerçekliği filan yansıtamaz; ancak kendisi de bir yansıma olan âlemi kopya eder.

“Dindarlar sanatı dindışı kabul ediyor ve hidayet romanları yazarak sanat ve din arasında kendilerince bir ilişki kurmaya çalışıyorlar” sözünüz bağlamında:Hangi dindarlardan bahsediyorsunuz mesela. Eğer nebevi yöntem bağlamında düşünülürse, evet, sadece küçük bir grup hakikatin kendilerinde olduklarını iddia etmişlerdir ve biz bunların haklı olduklarını biliyoruz. Sanattan anlayan bir grup müslümanın var olması yetmiyor mu?

Yoksa hep genel mi düşünmemiz gerekiyor. Dindarlığın – en azından sanatla ilişkilendirilen dindarlığın – çok da büyük grupların sıfatı olarak kabul edilmesi ne derece doğru? Turgut Cansever örneğinde olduğu gibi, bırakalım sanat da bazı dindarların meselesi olsun, eğer kendisinde estetik bir derinlik arayacaksak köylülerin evlerini kurarken karşı evin yatak odasını gören duvarlarına pencere açmamaları, klasik dindarlığın sanatta da bir yerde durduğunu gösterebilir mi? Yoksa bunlar tali şeyler midir? İllaki bir bilinçlilik durumu mu gerekiyor sanatın icrası için?

Benim üstüne düşündüğüm meseleler, sanatın alımlayacısından ziyade onu üretenle ve üretim süreciyle ilgili. Bu nedenle, bahsettiğiniz meseleler, en azından benim için tali meselelerdir. Alıntıladığınız sözümün bağlamı şuydu: Sanat aslî olarak ilahîdir. Onun profanlaşması, dindışı bir etkinliğe dönüşmesidir yeni olan. Dindarlar ise, sanatı aslî kaynağına rücu ettirmek dururken, profanlaşmış, hakikatle ilişkisini koparmış, hatta hakikati tersyüz etmiş olan bu kokuşmuş, tefessüh etmiş modern bulamacın üstüne İslami bir sos dökerek onu servis etmekle, onu ıslah ettiklerini vehmediyorlar.

Sanat’ı bir araç olarak kullanma çabasının, yani kaba anlamıyla ‘propagandist’ üslubun eleştirisi nerede başlar sizce? Sanat’ı ‘dindışı’ sanatsal faaliyetleri de ‘faydasız ilim’ perspektifinden görme eğilimi modern dönemde ortaya çıkan bir algı mıdır? ‘Hidayet romanları’ bir imge olarak, dönemsel bir fenomen aynı zamanda, çokça eleştirilen bir tür ve ticari / tecimsel bir karşılığı olduğu da ortada, dönemsel bir simge olarak mı kullanıyorsunuz bu kavramı, yoksa bizzat bu romanlar üzerinden mi kuruyorsunuz eleştirinizi?

“Hidayet romanları”nı uç bir örnek olarak vermiştim yalnızca. Yoksa Müslüman edebiyatçıların verdiği diğer eserler de bu eleştiriden vareste değildir. Örneğin güncel şiire bakalım: İkinci Yeni’den bu yana, Müslüman şairlerle profan (ya da en azında bir dindarlık işareti taşımayan) şairlerin şiirlerini birbirinden poetik olarak ayırt etmek imkânsız hâle geldi. Fark sadece kelime dağarcığında, ıstılahlarda açığa çıkıyor. Yani “queer” bir şiirdeki “müstehcen” kelimeleri dinî, manevî kelimelere dönüştürdüğünüzde, İslamcı şairlerin yazdığı şiire ulaşabilirsiniz. Buradan hareketle önümüzde üç ihtimal beliriyor: Ya profan, “queer”, Marksist “görünen” şairler de aslında İslamî bir akaide bağlılar, ya bizim İslamcı bildiğimiz şairler hakikatle pek de sahih bir ilişkiye sahip değiller, ya da aslında çağımızda hiçbir şair, yaptığı sanatla hakikat arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırmıyor, sadece çağın egemen, genelgeçer estetik ölçütlerine uygun eserler veriyor. Ben tercihimi üçüncüden yana kullanıyorum.

Cemal Süreya’nın bir şiirinde geçen dizeler: “selam size büyük durumlar, doruk anlar / dağ görgüsü kazanır ağrı’yı bir kez görse de kişi / marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği / okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar.” Sonra Zarifoğlu’nun okyanusu gördükten sonra kıldığı bütün namazları yeniden kılmayı istemesi var. Akıl ve kalp büyük olunca derdi de büyük oluyor. Bizi bu durumlardan alıkoyan nedir? Yine modernizme, yabancılaşmaya falan mı atalım suçu?

Bana sorulan her soruyu modernizm eleştirisine bağlama becerisine de temayülüne de sahipken, böyle hatırlatmalarla beni tahrik etmeye gerek yok:) Bütün bu meseleleri, kendilik ve benlik arasındaki ilişkiyle izah edebiliriz. Modern insan, ona hâlâ insan denilebiliyorsa, kendilikle ilişkisinde, daha doğrusu ilişkisizliğinde, ifrata varmış insandır. Onda benlik, eski zaman insanlarında olduğu gibi, düzeltilebilir bir kuruntu olmaktan çıkmış, katı, sert, eğilip bükülmez bir gerçeklik halini almıştır.

Bırakın kendiliği hatırlayabilmeyi, onun münkiri, hatta düşmanı olmuştur modern insan. Hazır deniz, okyanus imgeleri kullanılmışken fakir de deniz ve dalga metaforunu hatırlatarak izah edeyim derdimi: Dalga denizin gayrı değildir; ama aynı da değildir aynı zamanda. Dalga sadece denizin bir irtihalinden, hâl değişiminden, anlık bir belirleniminden ibarettir. Hâl buyken, dalganın kendisinin bir benliğe sahip olduğunu vehmetmesini hepimiz gülünç buluruz. Peki, insanın benlik iddiasına neden hep beraber gülemiyoruz? Kendisinin bir benliğe sahip olduğuna, bir birey olduğuna, öznenin kendisi olduğuna sıdk ile iman etmiş bir mahlûka “kendini bil” demenin bir anlamı var mı artık, bilemiyorum.

Gerçekten dindışı bir sanattan bahsetmek mümkün müdür? Kitch’i bir tarafa bırakalım, hakikate talip bir insanın bunu elde etmesi için illaki başka ve daha İslami bir tabloya yakınlaşması mı lazım? Peki, kendisinden uzaklaşarak hakikate varmayı umduğumuz şey her ne kadar yazarı/yönetmeni/ kurgucusu için dindışı – hatta bunu dert edinmiyor dahi olsalar – olsa bile ona sırtını dönen için bir hakikat malzemesi haline gelebilir mi? Bizde hiçbir şeyin dindışı olamayacağına yönelik ciddi bir anlayış var. İnsan bazen en kötü gerçeklerden en büyük hakikatlere varabiliyor. Herşey Allah’a dahil değil mi? Ya da en azından herşey Allah’a dahil değilse de Allah her şeye dahil değil mi?

Burada öncelikle bir terminolojik düzeltme yapmak gerekir: Biraz önce sanat ve Hakikat arasındaki temsil ilişkisinden bahsederken, “kendilik”in değişen farklı görünüşlerle tezahür ederken hiç değişmeden, kendisi olarak kaldığını söylemiştim. Arifler, mutlak varlıkla hissedilir dünya arasındaki ontolojik ilişkiyi, ekseriyetle beş makam üzerinden anlatıyor. Yani, burada var olanlara “şey” diyorsak, o şeyle Hakk arasında, üç ontolojik makam yer alır. Asıl önemlisi, bu ontolojik makamlar arasındaki ilişki, bir parça/bütün ya da duhul/huruç ilişkisi değildir. Bu bakışla, Allah hiçbir şeye dâhil değildir ve hiçbir şey de ona. Bunu anlayamazsak, kaba bir şekilde panteizme varırız.

Yine arifler bize, âleme tecelli edenin Hakk olduğunu bildiriyorlar. Var olanların da, oluşun da onun tecellisinden başka bir şey olmadığını söylüyorlar. Zatının ve aynı zamanda ilminin sonsuzluğundan dolayı, onun tecellileri de sonsuzdur ve bu nedenle tekrar etmezler.  Tecellilerdeki bu sonsuzluk ve tekrarsızlık iki sonuç doğurur: Birincisi, her bir insan tekine gelen tecelli biriciktir; aynı tecelli başka bir insana ulaşmayacaktır. İkincisi bir insana ömrünün bir anında ulaşan tecelli, ömrü boyunca bir daha görünmeyecektir.

İnancı, dini ya da ahlakı ne olursa olsun, sanatçının, âlimin, mucidin yaptığı şey, bu tecellileri okuyup esere dönüştürmekten başka bir şey değildir. Yani, ister tekke musikisiyle uğraşan bir sûfî olsun, isterse metal müzik yapan profan bir müzisyen, her ikisinin de müziğine kaynaklık eden bu tecellilerdir. Aralarındaki fark tecellinin yansıdığı aynanın kusurundan ya da kusursuzluğundan kaynaklanır. Yani fark tecellide değil mücelladadır. Ayna saflaştıkça tecelli de kusursuz bir şekilde yansır.

Siz öncesinde yürüdüğünüz yol ve geldiğiniz politik gelenek itibariyle ‘İslamcı entelektüel’ sınıfına dâhil edilmeyecek bir pozisyondasınız. Bu bakımdan soruyu netleştirmekte fayda var. İslamcılık tartışmalarını; “modernist bir kavram olarak; İslamcılık” cümlesi üzerinden mi değerlendiriyorsunuz? İslamcılık öldü mü, kalbimizde yaşama ihtimali mevcut mudur?

Sıklıkla ifade etmeye çalıştığım üzere, İslamcılığı modernist bir ideoloji olarak görüyorum ve onun muarızıyım. Aslında “ideoloji” dedikten sonra “modernist” demek de gereksiz bir tekrardır: Zaten ideoloji bizatihi modernizmin bir sonucu ve taşıyıcısıdır. Ama yaygın anlayış böyle totolojik bir terminolojiye icbar ediyor beni. İslamcılık diğer tüm ideolojilerle beraber, geleneğin tasfiyesine sebep olmaktadır. Bunu yaparken de dinî, manevî kavramları kullandığından, modernist ideolojiler arasındaki en sinsi ve en tehlikeli akımlardan biridir.

Son olarak dünyaya veya insanlığa bir mesajınız var mı?

Lütfen biraz daha sessiz.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi