.

Amcam anlatır: Bundan kırk yedi şubat önce, bir anadolu şehrinin büyük ilçelerinden birinde, o yıl kurulan heyecanlı zabıta teşkilatı birkaç fakir mahalleye gece baskını yaparak korsan üretildiği ve dağıtıldığı gerekçesiyle tonlarca meşe odununu toplayıp yakarak imha etmiş. Güneş teneke çatıların arkasından turuncu soğuk göbeğiyle fırlarken şehir meydanında yakılan odunları uykulu, şaşkın ve yaşlı gözlerle izleyen ahaliden tek ve tırsak bir fısıltı yükseliyormuş: “Biz de yakacaktık.”

Konu İstanbul gazetelerine filan çıkmış ertesi günlerde. Ben bu hikâyeyi duyunca biraz araştırdım. Hakikaten böyle bir olay yaşanmış. Kaymakamın haberi var. O vakitler zabıta da bizim şimdi bildiğimiz gibi zabıta değil. Daha çok merkezi yönetim tarafından idare edilen bir kolluk gücü gibi. Ayrıca yanlış anlaşılmasın, doğu illerinden biri de değil bu. Hatta İzmir’e yakın bir şehir. Olay çok enteresan.

Gazeteciler gidiyor, birkaç kişiyle görüşüyor. Kaymakam da görüşülenler arasında. O gazete haberlerinden birkaçını buraya aynen alıyorum:

Akşam, 12 Şubat 1964

“ODUNLAR HASTALIKLIYDI”

Kaymakam Saffet Büyükbey iddialara cevap verdi: “Bakınız, evet yakılmıştır. Doğrudur. Yakılan odunun yekünü on altı ton gelmektedir. Biz bu odunlara izin vermedik. Bizden izin alınmadı. Bize sorulsa bunları almayın derdik. Ne yapıldı? Alındı. Bakınız bu odunlar Gürcistan’dan gelmiş. Kendi toprağımızın ürünü değildir. Bunlar marazlıdır, hastalıklıdır. Zabıta müdürümle istişare halinde nerelerde satıldığını belirledik. Sadece vergisi şusu busu ödenmemiş olsa el koyar gerekli tahkikatı yapardık, neden yakalım? Vatandaş şu soğuk kış günlerinde ne yapacak? Odunla, bulabilirse de kömürle ısınacak. Bunlar saf, iyiniyetli vatandaşımızı kandırmaktadır. Yakılmış olan odunlar böceklidir. Bu böcekler ise Anadolumuzda daha önce hiç görülmemiş bir hastalığın taşıyıcısıdır. Biz halkımızı ateşe mi atacağız? Diyorlar ki kurtluysa, hastalıklıysa onlar da yakacaktı siz de yaktınız. Bakınız biz açık havada kontrol altında yaktık. Biz buna imha diyoruz. Vatandaş bunu kendi üç göz odasında yakacak olsaydı Allah muhafaza ortaya çıkacak duman çok kimseyi telef edebilirdi. Bu böceklerin şakası yok efendim. Böcek dediğime de bakmayınız. Bakteri gibi bir şey. Bu konuda geniş malumata sahip değilim. Ancak sağlık müdürü ve zabıta müdürümüz birlikte bir karar verilmiştir. Basın mensuplarından rica ediyorum. Doğrusunu yazın. Bakıyorsunuz fakir mahallelerde halkın yok canına aldığı odunlar zorla alınmış gibi… Biz kimseyi mağdur etmeyiz. Devletimiz kâimdir. Gereken yapılacaktır.”

Tercüman, 13 Şubat 1964

“TAŞ MI YAKALIM?”

Ahali ile konuştuk:

Cevdet S. (57): “Efendim meşe değildi diyorlar. Yok moskoftan ajanlar göndermiş diyorlar. Komonistler getirmiş diyorlar. Aslı yok. Ben de aldım eve koydum beşyüz kilo. Bak kar yağmış. Kömür mü var? Ne var? Taş mı yakalım? Ucuza verdiler aldık. Hiç de böcekli filan değildi. Hem böcekli olsa ne çıkar? Çoluğumuza çocuğumuza yedirmeyeceğiz ya, pazardan pırasa mı alıyorsun? Yakacağız. Biz askerdeyken bitli fanilalarımızı yakardık. Yakınca hepsi geberirdi.”

Fahriye B. (29): “Abim çocukları yatırmıştım. İki çamaşır katlayayım dediydim. Kapı çaldı. Açtım, biz zabıtayız, odunlara bakacaz dediler. Bakın dedim, odunlukta duruyor. Vallahi başka da odunum yoktu. Gürcülerden almışlarmış. Gürcü filan bilmedim ben. Esmer bir adamdı. Bizim gibi konuşurdu. Yeldirmemi aldım peşlerinden gittim. Beyim kamyon şoförü, bağlamış malını gitmiş, herşey bana bakıyor. Yapmayın etmeyin ağam paşam dedim. Biz neyle ısınak? Sabiler var. Dinlemediler. Hepsini topladılar. Meydanda yığdılar hepisini. Hastaymış odunlar. Odunun hastası mı olur abim? Fide değil, çiçek değil. Ben anlamadım. Kaymakam dedi ki size vereceğiz odun. Hani beş gün oldu. Hani?”

Ulus, 15 Şubat 1964

“YAKMAK ÇARE DEĞİL”

Yaşanan hadiselere ilişkin olarak görüşüne başvurulan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof Dr. Yaşar Esasgil: “Ülkemize giren ürünlerin hastalıklı olup olmadığı araştırılmalıdır. Eğer hastalıklı ise ki buna yakacaklar ve mobilya eserleri de dâhil, yakmak çare değildir. Yakıldığında ister açık havada ister kapalı yerde ortaya çıkan kül bu zararlı virüsün izlerini farklı yerlere taşıyabilmektedir. Bu da bir anlamda salgın anlamına gelir. Bazı virüsler yakılarak yokedilemez. Söz konusu hastalığın ne olduğu hakkında ayrıntılı tetkik yapmak gerekir fakat bilinen bir bakteri türü ise yakmak değil uygun bir şekilde toprağa gömerek üzerini kireç ile kapatmak daha faideli bir yöntem olacaktır.”

Hürriyet, 16 Şubat 1964

“FUKARAYA HASTALIK, ZENGİNE KÖMÜR”

Bedri K. (36): “Gözlerim doldu inanın kocaman yangını görünce. Hem dumandan hem hüzünden. Varın görün ki devlet yakıyor bunları. Parasını vererek aldık. Zengin olsak kömür alırız. Ama kömür de bulmak şimdi karda sinek bulmak gibi. Kaymakam dermiş ki bizi hastalıktan korurmuşlar. Sobada yanınca zararlıymış. Biz zaten hastayız kaymakam beye böyle söyleyin. Ben lise okudum böyle bir şey duymadım. Cansız bir şey bu yakacak. Adı üzerinde: yakacak. Sen bir cepten alıp öbür cebe koydun bunu. Kim ısındı? Yıldızlar ısındı, kaldırımlar, sokak lambaları ısındı. Bakın benim dedem oduncuydu. Odunları bilirim, hiç de hastalıklı odun görmedim ben. Ağaç hasta olur, çocuk hasta olur, odun hasta olmaz. Odunda olsa olsa kurt olur. Onlar da yanınca kebap olur. Külü kalmaz. Ayıptır, yazıktır. Bekliyoruz şimdi hükümet bize tertemiz, saraylı, püripak bakire odun versin. Nah. Anca bekleriz.”

Gazeteleri karıştırdıkça şaşkınlıktan gülüyordum. Bir insan komik olmayan bir şeye güler mi? Gülüyormuş. Dudaklarım gerildi, kahkahalarım istemsiz gelişti. Birkaç gün sonra İstanbul gazeteleri olayı unutmuş tabi. Televizyon filan yok. Radyolarda türküler. Anlayacağınız meşe odunları duman olduğuyla, şehir halkı da kazma küreği yaktığıyla kalmış. Sizin de aklınıza takılabileceği gibi bu meşe odunlarını satan yahut getiren kişiler ortada yok. Ne basında ne başka yerde. Ne bir tutuklama ne de yasal işlem. Üstelik meseleyi asıl yönlendiren sağlık müdürü ve zabıta şefi de hiç konuşmamış. Kaymakam konuşmayın demiş herhalde. Neticede devlet gereğini yapmış. Odunlar imha edilmiş.

Peki sonraki günlerde yakacağı birdenbire meydanda Jean D’arc gibi ortadan kaldırılan vatandaşa kaymakamın söz verdiği yardım yapıldı mı acaba? O kış planlarını bu cenabet odunlara göre yapan hanelere biri el uzattı mı? Amcam: “Kaymakam, ‘ben yakacak sözü vermedim ki’ demiş. ‘Devlete güvenin, o sizi namerde muhtaç etmez’ demiş” diyor. Cevabını ben vereyim size: O günden sonra tezek, balta sapı, kamyon takozu, kapı tokmağı vs. ne bulduysa yakan mahallelinin evlerine iki hafta sonra teker teker bir Skoda yanaşmış. İkişer çuval iskemle bacağı ve kuru kozalak atıp gitmiş. Kamyoneti görenler ne plakayı okuyabildik ne de şoförü tanıyorduk demişler. Kaymakam dahil kimse üstlenmemiş bunu. Yalnız o akşam bir eve gelen şöyle gizemli bir telefondan bahsedilirmiş: “Bunları çorbaya doğrayın”

(*) Bu yazı tamamen hayal ürünüdür. Hikâyedir. Gerçek kişi ve kurumlarla bir ilgisi yoktur. Zaten benim amcam yok.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi