.

III
Hanın bir köşesinde, mekânı ısıtacak kadar büyük bir sobanın olduğu köşede, Oblomov’un sadık uşağı Zahar oturuyordu yıllardır. İlerlemiş yaşına rağmen efendisinin yanından bir gün bile ayrılmamıştı. Onunla birlikte zenginliğin görkemini yaşamış, Oblomov yavaş yavaş yoksullaşırken hiçbir şey söylemeden efendisine hizmet etmeye devam etmişti. Ama bu sadakatinin yanında tembeldi, hatta efendisi gibi de değildi onun tembelliği… Artık yaşlandığından olsa gerek, büsbütün işten kaçıyor ve mutluluğu işsizlikte buluyordu.

Zaman değişip yasalar zamanla birlikte yenilense de bu handa herkes kendi döneminin yasalarıyla yaşamayı bir şekilde başarıyordu. İşte bu yüzden Zahar hiçbir zaman efendisinin oturduğu masanın yanına gitmez ve hiçbir zaman da kendine ayrılan yerden sıkıldığını belli etmezdi. Yıllardır süren tek başınalığı, kendini silahtar olarak tanıtsa da, daha ziyade bir uşağa benzeyen Sancho Panza’nın gelmesiyle biraz da olsa bozuldu.

Zahar’ın Sancho Panza hakkındaki ilk fikirleri elbette doğruydu. O bilmeden fikir yürütse de, herkes bilirdi Sancho’nun sıradan bir köylü olduğunu ve sadece bir cezirenin valisi olabilmek için Don Quijote’nin peşinden gittiğini. Ama Sancho’nun da prensipleri vardı. Bir uşakla sohbet etmeyi soylularla oturmaya yeğ tutardı. Hatta bir silahtar olduğu için Zahar’dan daha üstündü.

Sancho, garsonunun getirdiği yemekleri iştahla yerken; Zahar her zamanki gibi sobanın sıcağına sırtını dayamış uyukluyordu. Sancho zorla da olsa uyandırdı Zahar’ı. Bu onu pek mutlu etmese de karşısındaki adamın ne diyeceğini merak ediyordu. Ve aralarında şu konuşma geçti:

“Çok zamandır bekliyoruz burada, birini sormak için gelmiştik sanırım.”

“Kimi soracaktınız?”

“Adamın ismi neydi tam hatırlamıyorum, dedim ya çok zaman oldu… Bir İrlandalıydı galiba, yine de emin değilim.”

“O kadar uzun zaman oldu ha.”

“Kimsenin hesabını tutamayacağı kadar çok zaman oldu.”

“Sabretmek lazım yine de… Nasıl demiş atalarımız, ‘sabreden derviş, muradına ermiş’.”

“Sesimizi çıkarmadan bekliyoruz işte, ben beklerim beklemesine, bana göre hava hoş. Bütün gün yiyip içiyorum, hiçbir iş de yapmıyorum, ama efendim sıkılıyor.”

“Sen de onun gibi Rus’sun değil mi? Öyle demişti Oblomov Efendi.”

“Evet. Efendi dediğin o adam var ya, bir dönem Rusya’nın en zengin derebeyinin oğluydu. Şimdi ne halde olduğunu görüyorsun işte.”

“Eee!.. Ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin. Merak ettim bak, ne oldu da bu duruma geldi?”

“Koskoca Oblomovka çiftliği, benim uşak olarak çalıştığım çiftlik, yok olup gitti. Herkes şehirlere yerleşmeye başladı, atölyeler kuruldu, sonra fabrikalar geldi, toprak değer kaybetmeye başladı.”

“Sonra?”

“Sonrası… Efendim ailesini kaybedince, yanına beni de alıp şehre yerleşmeye karar verdi. Ben olmadan hiçbir şey yapamaz kendisi, çok sever beni.”

“Efendim de bensiz bir şey yapamaz. Kendisi yeryüzünün en muhteşem şövalyesidir, ama benden akıl almadan adım atamaz. Neyse boş verelim bunları da, ne diyordun?”

“Çiftlikte ne var ne yok, her şeyi kâhyaya bıraktık. Her sene toplanan parayı yolluyordu ve biz de o parayla geçiniyorduk.”

“Ne iş yapıyordu efendin?”

“Hiçbir şey yapmıyordu. Çiftlikten gelen para yetiyordu bize. Daha sonra, kâhya dolandırıcılarla ortak olup, elde avuçta ne varsa sahip çıktı. Beş parasız kaldık ve burada bulduk kendimizi.”

“Bak şerefsize. Efendinizin bilmesi gerekirdi ama, atalarımız bir güzel demiş, ‘taşıma suyla değirmen dönmez’.”

, 20 Haziran
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi