.

I
Bundan yaklaşık dört yüz yıl önce adının hâlâ Miguel de Cervantes Saavedra olduğunu anımsadığım yazar şöyle seslenmişti okura, “Aylak Okur: Bu kitabın zihnin düşünebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterim; buna yeminsiz inanabilirsin.” Ben de böyle bir temenniyle başlıyorum ve birazdan okuyacaklarınızın, bu tek kollu yazarın yazdıklarından daha güzel, zarif ve akıllıca olmasını diliyorum.

Miguel de Cervantes Saavedra imzalı, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adlı eser, yazarının da temenni ettiği gibi, dünyanın tüm övgülerine layıktır. Onu sürekli yermeye çalışanların boşa çaba harcadıklarının ve haksız olduklarının bilincindeyim. Benim bu kitapla yapmak istediğim hâlâ devam eden tartışmalara bir ek yapmak ya da yeni bir görüş eklemek değil. Ben sadece elimde olan kaynakların yardımıyla eserde bazı eksiklikler olduğunu fark ettim ve bunları açıklamaya çabalıyorum.

Miguel de Cervantes Saavedra ölümsüz eserinin altına imzayı atarken, aslında yazılanların kendine ait olmadığını saklamıyor, hatta eserin birçok yerinde de bu gerçeği itiraf ediyordu, ona eserin yaratıcısı değil de, derleyeni demem kimseyi kızdırmaz sanırım. Eğer kızanlar olacaksa da, beyefendinin yazdığı kitabı açıp baktıklarında benim haklı olduğumu zaten göreceklerdir nasılsa.

Cervantes’in, günümüzde artık böyle anıldığı için ona böyle seslenmekte bir sakınca görmüyorum, derlediği el yazmalarının asıl yazarı, onun da söylediği gibi Seyyid Hamid Badincani adında bir Arap’tır. Cervantes, eserde de anlattığı gibi, el yazmalarını çeşitli yerlerde bularak onları aylak olduğunu düşündüğü okura nakleder. Ne yazık ki, 1605 tarihinde yayımlanan eser, daha sonra başkaları tarafından bulunan Seyyid Hamid Badincani el yazmaları vasıtasıyla çoğalır. Bu da dönem entelijansında birçok tartışma yaratır, ama bu tartışmalara ve yazılan yeni kitaplara en güzel karşılığı yine Cervantes verir; elinde kalan el yazmalarından 1615 yılında yayımlanmak üzere başka bir Don Quijote macerası derler. Onun ardından Miguel de Cervantes Saavedra’nın ölümüyle birlikte her şey bir sırlar perdesinin ardına gizlenir. Cervantes’in ölümünün ardından Seyyid Hamid Badincani’nin varlığı unutulur.

Badincani’nin yazgısı elbette Cervantes’e bağlı değildi. O ölse de o yaşamaya devam etti. Ve şimdi gerçeğin tam olarak ne olduğunu öğrenmenin vakti geldi. Her şey gün yüzüne çıksın ve artık bu sır perdesi kalksın diye anlatıyorum işte tüm bildiklerimi.

Cervantes’in ölümünün ardından bir süre yas tutan Badincani yakın dostunu kaybetmenin verdiği acıyla birlikte İspanya’yı bir akşamüzeri terk eder. Neden akşamüzeri terk ettiği konusunda bir fikir birliği yoktur. Bazı tarihçiler aslında yola öğlen çıkılacağı, ama hazırlıkların uzun sürmesinden dolayı böyle bir gecikme yaşandığı konusunda ısrar ederken bazıları da akşamın terk etmek ve terk edilmek için en uygun zaman olduğunu söylüyorlar. Bu romantik görüş bana pek inandırıcı gelmemekle birlikte terk etme zamanının ya da saatinin neden bu kadar önemsendiğini de anlamış değilim hâlâ.

O saatte ya da bu saatte İspanya’dan başlayan uzun yolculuk Rus topraklarında son bulur. Elimde olan el yazmalarından anladığım kadarıyla burada çok uzun süre kalmamasına rağmen önemli dostluklar kurmuş ve yazın alanında, özellikle de Don Quijote hikâyesi konusunda çalışmalarını devam ettirmiştir. Ama bu el yazmaları malum nedenlerden dolayı hiçbir şekilde gün yüzüne çıkmaz. Bunun Badincani’nin bir seçimi olduğu yönünde olan görüşe katıldığımı söylemek zorunda hissediyorum kendimi, yoksa başka tarihçilerin dediği gibi, onun aslında yazdıklarını ismiyle yayımlayacak cesareti olmadığı konusundaki düşünce bana oldukça saçma geliyor.

Rusya’da yaşamına devam edemeyeceğini kısa zamanda anlar Badincani. Çünkü evlenmiştir… Dilini anlamadığı karısının dırdırından sıkıldığı için, yeni doğan çocuğunu da alarak ülkeyi terk edip İstanbul’a yerleşir. Bu göç esnasında yanında sadece çocuğu değil, yazdığı bütün el yazmaları da vardır. Galata civarına yerleşen, özellikle Pera ve Galata arasında yaşayan Badincani yazmayı sürdürürken Galata’da olmanın avantajıyla ticaretle uğraşır ve özellikle tütün ticaretinden hatırı sayılır bir servet sahibi olur. Galata’da “İnatçı” lakabıyla tanınan Kereban Ağa’yla kurduğu dostluk onu çok etkiler, Kereban’ın maceralı Ramazan ayına tanık olur. Kereban Ağa’nın inadı yüzünden Hollandalı misafirleriyle Galata’dan kara yoluyla Üsküdar’a geçmek zorunda kalışına üzülen Badincani, onu yalnız bırakmayıp kızını da yanına alarak yola çıkar, ama Bulgaristan yakınlarında, kızının sağlık sorunları nedeniyle yolculuğa son vermek zorunda kalır. Arabadan indikten sonra Bulgaristan’a yerleşen Badincani yaşlandığını düşünerek başka bir yolculuğa çıkmayı göze alamaz ve hayatının sonuna kadar, şimdiki dilde Kırcaali olarak telaffuz edilen yerde yaşar. Ölmeden önce de ara vermeden devam ettiği yazın çalışmalarının ürünlerini kızana emanet etmek suretiyle kendisine büyük bir miras bırakır. Ama bu miras uzun zaman hiç kimse tarafından keşfedilemez.

Babasının yazı yazmasının bir çılgınlık olduğuna inanan, yazılanları bir defa bile okumayan kızı, yine de Badincani’nin yazdıklarını atmaz, hatta onlara gözü gibi bakar. Kırcaali’li bir Türk’le evlenen ve ondan dört çocuk sahibi olan kız hayata gözlerini yumduğunda, metinleri küçük oğluna bırakmayı uygun görür. Bu evlilikle ve yeni evlenmelerle Türkleşen Badilncani’nin soyu metinlerde yazılan Arapça yazıları elif-ba bilmedikleri için anlamaz, anlamadığı halde Arap harfleriyle yazılan tüm yazılarını kutsal sayan her Türk gibi, ailenin diğer fertleri de bu metinlerin kutsallıklarına inanıp kuşaktan kuşağa aktarırlar.

Görmedikleri, ait olmadıkları, hatta dilini bile konuşmakta zorluk çektikleri vatanlarının hasretiyle yanıp tutuşan, Kovboy lakabıyla anılan aile mübadeleyi fırsat bilip Türkiye’ye yerleşmeye karar verir. O sırada bir paşayla akrabalıkları dolayısıyla şimdi Çorlu’nun Pınarbaşı kazası olarak bilinen Pınar çiftliğine gelen el yazmaları, orada da kutsal oldukları düşüncesiyle korunur. Nedeni bilinmez ama el yazmalarını okuyan imamlar da yazmaların kutsal oldukları kanısına kapılırlar. Ama hiçbiri camiye böyle bir emanetin bağışlanmasını istemez.

Bu el yazmalarının bana kadar ulaşmasının nedeni benim de o ailenin bir ferdi olmamdan kaynaklanıyor. Arapça bilmediğim halde okumuş-yazmış olmamdan dolayı elden ele gezen metinler bana devredildiğinde ne yapacağımı bilmeden onları kitaplığın raflarının en üzerine koymuştum. Atmak ya da saklamak gibi bir niyetim yoktu, sadece bende durması gerektiği söylendiği için oradaydılar. Bir gün tesadüf eseri rafları karıştırırken rafların üzerindeki el yazmaları gözlerime ilişti ve ilk defa, anlamasam da, en azından değerini kavramak için bir göz atmak istedim ve soldan sağa olmak suretiyle Latin harfleriyle en alta atılmış bir imza dikkatimi çekti. “Seyyid Hamid Badincani” yazıyordu ve çok yakından tanıdığım imzanın peşinden metinleri hemen tercüme ettirdim. Daha sonra da hepsini bütün dikkatimle okuduktan sonra bunların Cervantes’in bulduğu el yazmalarının devamı olduğunu anladım.

Mümkün olduğunca, hiçbir şey değiştirmeden el yazmalarından yapılan çeviriyi diğer sayfalarda bulacaksınız. Ama şunu bilmenizi isterim ki, zaman ve mekân arasında bir uyumsuzluk söz konusu, aslında Badincani’nin anlattıklarında bir zaman yok, sadece mekân var. Bundan doğacak olan sıkıntılardan ben sorumlu olmadığım gibi, halen Arapça bilmemekteyim ve yapılan çeviri yanlışlarının da doğal olarak farkında olamam. Ben kısıtlı bütçemle bir çeviri yaptırdım ve bu çevirinin doğruluğuna inanmak istiyorum. Sanırım siz de böyle bir gerçeğe başta inansanız iyi edersizin. El yazmaları konusuna gelince hâlâ kütüphanemin el üst rafında duruyorlar. Çeviriye güvenmeyip, Arapça bildikleri için okumak isteyecek olan ukala okurlar kapımı aşındırmasınlar, bu bir aile mirasıdır ve atalarımın kutsal saydıkları bu el yazmalarını kimsenin karşısına çıkarmam. Benim gibi sizlerin de bu çeviriyle yetinmenizi istiyorum…

Tüm bu konuda anlaşmaya vardığımızda Miguel de Cervantes Saavedra’nın ölümüyle yayımlanması yarım kalan el yazmalarını okumaya başlayabilirsiniz.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi