.

Don Quixote -Gustave DoreII
Seyyid Hamid Badincani’nin elyazmalarında zaman kavramının pek net olmadığını, hatta netlikten ziyade her şeyin muğlâk bir zamanda geçtiğini daha önce de söylemiştim… Mekânlar var onun metinlerinde ve bu mekânların da zamanla ilişkisi pek uyumlu değil. İşte elimde bulunan yeni Don Quijote hikâyesi de böyle muğlak bir zamanda ve bir o kadar muğlak bir mekânda başlıyor: Bir tepenin kenarına kurulmuş on yedinci yüzyıla ait bir handa…

On yedinci yüzyıldan kalmış gibi görünen derme çatma inşa edilmiş bu hanın tam olarak ne zaman yapıldığını ve ne kadardır burada durduğunu kimse hatırlamıyor artık. On, belki de yirmi, belki de bir asır önce aceleyle inşa edilmişti bu han. Gece ayazının içeriye girmesini asırlardır engelledi bu tahta duvarlar, işte bu yüzden de yorgun düşüp birbirlerinden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Tahtaların ayrılmasıyla oluşan görüntü hanın yakın zamanda yıkılabileceğini işaret ettiğinden olsa gerek en çaresiz yolcular bile burada kalmaya cesaret edemiyor artık. Şimdiye kadar kaç kişi gelip bu hanın odalarında kaldı ben bilmiyorum, zaten kimsenin de bildiğini sanmıyorum. Belki çok insan gelip gitti bu tahtaların gizlediği odalardan, belki de hiç kimse kalmaya cesaret edemedi. Han işlek bir yolun, gerçek anlamda, bir yolun üzerinde kurulmadığı için belki de hiç yolcusu olmadı. Bazen yolunu kaybetmiş bir meczup, bazen de nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen dervişler hanın ayrılmış tahtaları arasından yansıyan kandil ışığının arasından geçip gittiler. Hiç kimse içeride ne olup bittiğini merak edip kapısını çalmadı ama, geçen herkesin dikkati hanın yanında inşa edilmiş, daha sonra da temelinin sağlam olmamasından dolayı hana yaslanan gözetleme kulesine dikkat kesildi. Neden böyle bir şey yapıldığını herkes merak etti. Bir handa, uzaktan gelenleri kim merak ederdi ki…

Ama biri, artık sağlam olmayan bu gıcırtılı merdivenlerden çıkarak gözlerini ufka yatırıp bekledi günlerce. Herkesin baktığı uzakların daha da uzağına bakarak bekledi… Gelecek birini bekledi, çünkü söz vermişti ona, “geleceğim” demişti. O bu yüzden terk edemedi buraları. Bu akşam da aynısını yapmıştı. Kahvesini alıp, artık pek de iyi görmeyen yaşlı gözlerini ufka yatırıp beklemeye başladı. Kahvesini içtikten sonra akşamın yorgunluğu yavaş yavaş gözlerine çökmeye başladı ve kendini uykunun büyülü kollarına bıraktı. Rüzgârla sallanan kule bir beşik oldu ona. Her zaman olduğu gibi kule sallandıkça sallandı ve danaların girdiği bostanları anlattı, onları kovan bostancının türküsünü söyledi merdivenler. İşte bu yüzden de her zamankinin aksine kimsenin geçmediği ovadan geçen iki adamı göremedi. Kuledeki adam uyuklarken cılız beygirinin üzerinde hana yaklaşıyordu La Manchalı gezgin şövalye, nam-ı diğer Aslanlar Şövalyesi Don Quijote ve sadık silahtarı Sancho Panza.

Hanın içinde, salonun tam ortasında kurumuş yaşlı bir ağaç yükseliyor ve çatıyı ikiye yarıp göğe uzanıyordu. Ağacın dallarına çaputlar, dilekler ve bezler bağlanmıştı. Ağaç bu dileklerin ağırlığıyla yaşlanmış ve dalları mukaddes yükünü taşıyamadığı için mahcup bir çocuğun bakışları gibi toprağa doğru eğilmeye başlamıştı. Bezlerin ve çaputların arasında küçük bir ayna salınıyor ve aynanın karşısında bir kadın saçlarını tarıyordu. Kadın, hanın kenarındaki büyük tahta masada oturanların sessizliğine baktı ve bıraktı saçlarını taramayı. Tam da dün bıraktığı saatte bırakmıştı. Çünkü her gün aynı şeyler yaşanıyordu bu handa. Her gün aynı şeyler tekrarlanıyordu. Sabah kahvaltı ediliyor, kimse kimseyle konuşmadan kendi sessizliğine kapanıyordu. Hava kararmaya başladığında herkes içkisini içmeye başlıyor ve sessizlik içki kadehlerine damlarken masanın mezesi susmak oluyordu hep. Bazen, o da hanın sahibi geldiğinde, sıradan ve ölgün bir selamlaşma yaşanır ve sessizlik yine büyümeye bırakılırdı. Akşamlar nedense hep erken inerdi buraya, işte tam da bu yüzden… Hiç öğlen olmaz, öğlen yemeği de yenmezdi. Dışarıda insanın kemiklerini sızlatan bir ayaz vardı hep. Ne yağmur yağmış ne de bir tane kar değmişti toprağa yıllardır.

Hanın her zamanki konukları masada oturuyorlardı. Sabık bir Rus derebeyinin veliahdı İvan İlyiç Oblomov, artık parçalanmaya yüz tutmuş uyku kıyafetlerini üzerine geçirmiş önündeki votkadan bir yudum daha aldıktan sonra gözleriyle emektar uşağı Zahar’ı aradı. Tek bir bakışta eliyle koymuş gibi buldu uşağını. Zahar, sobanın yanına bir kedi gibi kıvrılmış, seksen yıllık kemiklerini ısıtıyor ve ısıttıkça kemikleri daha da üşüyordu.

Coşkun Ermiş, bitmiş rakı kadehini uzattı Aldonza Lorenzo’ya. İfadesiz bir hareketle kadehi alan kadın tazelenmiş rakıyı, mezeleri azalmış tabakların arasına koyarken, Coşkun Ermiş kadının kalçalarını okşuyordu. Ve akreple yelkovan hiç hareket etmiyor, hep aynı saati gösteriyordu. Sessizliğe, bataklıktan gelen kurbağa vıraklamaları, kurt ulamaları bazen de içerideki ağacın dışarıda kalan dallarına konan baykuşların sesleri katılıyordu.

Gün her zamanki gibi başlamış olsa da öyle bitmeyeceğini kimse hissetmemişti, ama dışarıdan gelen farklı bir sesle irkildi herkes ve meraklı bir telaşla kapıya doğru bakmaya başladılar. Kulakları ağır işiten ve her zaman bu yüzden efendisi tarafından azarlanan Zahar bile duymuş, uykusuna ara verip kapıya doğru bakmaya başlamıştı bile. Dışarıdan gelen sesler yaklaştıkça anlaşılır hale de gelmeye başlamıştı. “İşte iyi bir uyku uyuyup yolun tüm yorgunluğunu atacağımız güzel bir şato Sancho” diyordu yaşlı ama yaşını belli etmeyen bir adam…

“Efendim, burası şatodan ziyade köhne bir hana benziyor. İçeride kim bilir nasıl insanlar vardır. İnsanları geç, böyle bir yerde ancak haydutlar, hırsızlar ve katiller barınır, Allah vere de kimse yeniden eşeğimi çalmaya kalkmasa.”

“Bu görkemli şatoyu nasıl bir hana benzetirsin Sancho? Peşimizdeki büyücüler gözlerini tamamen kör etmiş olmalı. Tabii benim gibi gezgin şövalyeyle başa çıkamayacaklarını anladıklarından artık seninle uğraşmaya başladılar.”

“Ne şatosu burası basbayağı eski bir han efendim.”

“Yeryüzünün tüm güzelliklerini örtebilecek kadar güçlü bir büyü altındasın Sancho. Şatosunu hana benzettiğini konta belli etmemeye çalış, zira kontun onuru zedelenebilir.”

“Neden kont denen bu herifler bu kadar alıngan oluyorlar ki… Siz ne derseniz deyin burası benim için basbayağı bir han.”

“Bir insanın kont olabilmesi için ziyadesiyle duygusal olması gerekir Sancho, bunu sakın unutma. Bir cezire valisi olduğunda bu söylediklerimi hatırlayıp kendi mertebendeki insanlara da mahcup olmazsın böylece.”

Gittikçe hana yaklaşan ve tahtaların arasından gelen bu sesler içerisinin havasını iyice değiştirmişti ki, seslere bir de hesapta olmayan gürültü eklendi. Dışarıdaki adamlar kapıya vuruyorlardı. Kadın tereddütlü adımlarla kapıya kadar yaklaştı ve yavaşça araladı. Konuk beklemeyen ev sahibinin şaşkın gözleriyle baktı karşısındakilere, zırhlar içinde sıska bir adam atından inmiş ve karşısında diz çöküp abuk sabuk konuşuyordu.

“Sonsuz güzelliğiyle dünyamı aydınlatan yüce prenses, Ben La Mancha’lı gezgin şövalye Don Quijote ve silahtarım Sancho Panza, huzurunuzda olmaktan büyük bir kıvanç duyuyoruz. Bundan böyle sizin ve bu şatonun sahibi olan görkemli kontun hizmetine girmekten şeref duyacağım.”

Kadın, arkasını dönüp içeridekileri süzdü. Şimdiye kadar karşısında kimse eğilmemişti böylesine, tabii Oblomov’un bacaklarına bakmak için yaptığı çeşitli eğilip bükülme eksersizleri aklına gelmiyordu o anda.

“Buyurun” dedi, ne yapacağını bilmez bir halde. Ama diz çökmüş adam devam ediyordu konuşmaya…

“Gördüğüm şatoların en yücesinde ağırlanıyorum. İnanın prensesim sesinizi işitmek yeryüzünün en kutsal ırmaklarının kenarında dinlenmek gibi mutluluk verici.”

“İçeriyi soğutmasak, malum dışarısı ayaz…”

Don Quijote ağır adımlarla içeriye girerken, silahtarı çoktan kendini hanın içine atmış ve sobanın yanında duran ihtiyarın bakışları arasında ısınmaya çalışıyordu. Kadın kapıyı kapatıp içeriye geçtiğinde bir metal yığınıyla dolaşan adamın hâlâ ayakta olduğunu fark etti ve göz göze geldiler, gözlerini kaçıramadı… Yakalandı…

“İzin verirseniz oturmak isterim, ama oturmayın derseniz, huzurunuzda sonsuza dek ayakta kalabilirim prensesim.”

“Bana ne ayol ben ne karışırım… Bakın orada bir sandalye var, isterseniz geçip oturun. İsterseniz ayakta kalın.”

Kadın sobanın yanına yaklaştığında Sancho, efendisinin sıradan bir han fahişesi karşısında ezilmiş olan onurlarını kurtarmak için atıldı ve kadınla konuşmaya başladı…

“Kendisi büyük ve tesirli bir büyü altında da…”

“Her zaman böyle değil yani?”

“Kısmet, ne zaman ne yapacağı pek belli olmaz da.”

Don Quijote, masada oturan iki adamdan hangisinin kont olduğunu anlamadığı için ikisine de aynı şekilde davranmayı düşündü ve her gezgin şövalyenin de böyle yapacağına karar verdi. Zırhı yüzünden yavaş hareketlerle masaya yaklaşan şövalye, iki asilzadeyi de selamladıktan sonra özür dileyerek kendini tanıtmaya başladı.

“Sizleri rahatsız ettiğim için çok özür diliyorum saygıdeğer beyefendiler, az evvel konuştuğum güzeller güzeli prenses buraya oturmamı söyledi. Adım Mahzun Yüzlü Şövalye Don Quijote, nam-ı diğer Aslanlar Şövalyesi. Umarım masanıza oturmama siz izin verir ve beni yüksek huzurunuza kabul etme inceliğini gösterirsiniz.”

Coşkun Ermiş, kapıdan girer girmez kim olduğunu anladığı bu adamı ayakta karşılamadığı için kendinden utandı. Karşısındakinin gerçek bir şövalye olmadığını biliyordu elbette. Ama bu adam yine de ondan daha meşhurdu. Zaten Coşkun Ermiş de gerçek bir oyun yazarı olamamıştı. Yine de Oblomov’dan atak davranıp söze girdi.

“Sizinle tanışmaktan büyük onur duyarız. Maceralarınızı ezbere biliyorum, adım Coşkun Ermiş; Türk entelijansından…”

“Çok memnun oldum efendim” dedi mahzun yüzlü şövalye. Miğferini çıkarmaya uğraşırken Coşkun Ermiş’ten daha yüksek bir sosyal sınıfa ait olduğu her halinden belli olan Oblomov’a dönerek “Siz beyefendi” diye sordu. Sordu ama soru bir süre havada kaldı, çünkü her zaman kendisine sorun olan miğfer yine bir türlü çıkmıyordu. Biraz daha uğraştıktan sonra kadere bir defa daha rıza gösterip miğferle uğraşmayı bıraktı. Oblomov, eskilerde kalmış, artık kimsenin umursamadığı asaletinin fark edilmesinden duyduğu sevinçle, gözleri parlayarak yanıtladı şövalyenin sorusunu.

“Rus aristokratlarından İvan İlyiç Oblomov.”

Evet! Aristokrattı, hem de Rusya’nın en önemli derebeylerinden birinin oğluydu, ama artık bunların hiç mi hiç önemi kalmamıştı. Hiçbir yolun üzerinde olmayan bir handa oturmuş, sessizlik ve can sıkıntısıyla uğraşıyordu artık. Ama yine de onca zamandan sonra gelen konuğa kendini göstermek için biraz toparlandı, kılık kıyafetinin farkına vardı, böyle bir şövalyeyi bu kılıkla karşılamış olmanın utancıyla başını öne eğdi ama, geldiği hana şato diyen bu adamın kıyafetini pek umursamadığı da belliydi.

“Sizleri silahtarım, sadık yoldaşım Sancho Panza’yla tanıştırayım.” Sancho’yu yanı başında göremedi. Ama sesini işitti.

“Buyurun efendim!”

“Gel Sancho, beyefendilerle tanış. Coşkun Ermiş Bey. Rus derebeylerinden İvan İlyiç Oblomov.”

Köhne bir handa bile kendinden üstün insanların olmasına içerleyen Sancho, en açıklı ses tonuyla tanıttı kendini. “Bendeniz de, zavallı köylü Sancho Panza.”

“Sizi yeterince iyi tanıyorum.” dedi Coşkun Ermiş.

“Demek ünümüz size kadar ulaştı, eşeğimi kaybettiğimde yaktığım ağıtı duydunuz mu? Yeryüzünün en yürek paralayıcı ağıtıdır o…”

“Ağıtı da, efendinin çılgınlıklarını da biliyorum. Buyur otur, yemeğini yerken bizimle sohbet etmek istemez misin?”

“Bir silahtarın efendisiyle aynı masada yemek yemesi… Olacak iş değil. Nasıl demişler davul bile dengi dengine vurur.”

Don Quijote masasına oturduğu insanların ricasını kırmayacak kadar kibar bir şövalye olduğundan, efendiyle uşağın aynı masaya oturmasında sakınca görmedi ve araya girdi.

“Otursana Sancho.”

İki arada bir derede kalmıştı Sancho, masaya baktı, masa boştu. Yiyecek bir şeyin olmadığı bir masaya, hem da yemek yemek için davet edilmek kadar anlamsız bir şey olamayacağını düşündü. Daha sonra, çatalları, kaşıkları, bıçakları, tabakları; soyluların bir parça eti yemek için çatal bıçaklarla harcadıkları anlamsız çabayı gözlerinin önüne getirdi. Masaya yaklaşırken bir anda vazgeçti.

“Ben şurada, kenarda bir yerde oturup yemeğimi yerim. Sizler gibi görgülü insanların masalarında, çatal bıçak kullanarak yemek yersem doyurmuyor. Ellerimle bir kenarda yiyeceğim bir parça ekmek bile benim için hazırlanmış süslü bir sofradan daha doyurucudur. Zaten gördüğüm kadarıyla daha da yiyecek bir şey yok. Ne demiş atalarımız aç ayı oynamaz!”

Silahtarının, kendini ezmeyip masaya oturmamasını soylu bir davranış olarak değerlendiren Don Quijote çok ısrarcı olmadı. “Sen bilirsin Sancho, nasıl istersen öyle yap. Bu soylu daveti geri çevirdiğin için utanmalısın yine de, beyefendiler kırılmış olabilir” demekle yetindi.

“Kendi bildiğim gibi yiyeceğim bir soğan bile soylu davetlerden önemlidir benim için efendim…” dedi Sancho.

Sancho’nun masaya gelmemesine sevindi Oblomov. Onun gözünde hiçbir zaman aristokratlarla uşaklar aynı sofraya oturmazlardı. Hem Sancho’yla bu kural bozulursa kendi uşağını da masaya çağırması gerekecekti. Evet, dünya değişmiş ve uşaklarla efendiler arasındaki akit çoktan bozulmuştu ama, yine de böyle bir şeye izin vermek istemiyordu.

Coşkun Ermiş ise böyle bir terbiyeyi almamıştı. Nereden alabilirdi ki, o doğduğunda zaten bu tür incelikler tarih olmuştu.

Aldonza Lorenzo, yani kadın, ya da garson kız işi ağırdan alarak masaya yaklaştı. Oblomov konuğuna belli etmeden onu izliyordu. Bu zamana kadar bacaklarına bakmakla yetinmiş ve yalnız kaldığında o bacaklara dokunmanın hayalini kurmuştu. Coşkun Ermiş’le oynaştıklarını biliyordu. Hatta bazı geceler Coşkun’un odasından gelen sesler yüzünden bir türlü uyuyamıyor, ikisinin edepsizce ortalığa saçtığı zevk çığlıklarını, müstehcen konuşmaları dinliyordu.

“İstediğin bir şey var mı?” diye sordu garson kız…

Don Quijote bir prensesin kendisine hizmet etmesinin şaşkınlığını yaşıyordu ve kadının sorusuna hemen karşılık verdi. “Ne uygun görürseniz onu getirin prensesim” dedi ve şöyle devam etti konuşma…

“Ben karışmasam.”

“Sizin getireceğiniz kapta baldıran bile olsa, güzelliğiniz ‘hayır’ dememi engeller prensesim.”

“Yok, rahat ol, ne istiyorsun onu söyle.”

“Bir isteğim olacak o halde prensesim.”

“Ha şöyle…”

“Et ve beylere eşlik etmem için de şarap istiyorum. Sadık silahtarım Sancho’nun da isteklerini yerine getirirseniz beni bir defa daha onurlandıracaksınız, şunu da bilmenizi isterim, ilk defa bir prenses hizmetimi görüyor.”

“İçinizi ferah tutun ben prenses filan değilim, sıradan bir köylüyüm…”

Oblomov, şimdiye kadar hiçbir kadına bu kadar güzel sözler edememişti. Sıradan bir şey bile söylemeye kalksa utanırdı. Hatta bir şey söylemesini bir yana bırakın, gizli gizli bacaklarına, göğüslerine ve kalçalarına baktığı bu kadınla arasında ciddi bir ilişki olduğunu düşünüyordu. O âşık olabilirdi, ama aşka inanmadığı için kendini engelliyordu. Aslında âşık olması bir yana o aşkın getireceği sorumlulukları bir türlü kaldıramayacağını düşünüyordu ve ileride anlatacağım bir hikâyeden dolayı da aşkla arası pek iyi değildi. Tüm bunlara rağmen bu patavatsız şövalye bozuntusunun kıza karşı gösterdiği ilgi canını sıkmaya başlamıştı ve kırık bir ses tonuyla Don Quijote’yi uyarmak istedi. “Kıza biraz daha iltifat ederseniz, size âşık olacak” dedi.

Ama patavatsız şövalyenin cevabı yine hazırdı. “İltifat değil efendim, ben gördüklerimi söylüyorum…”

Coşkun Ermiş, rakısı tazelenmediği için biraz keyifsizdi ama yine de araya girdi. “Büyücüler yine peşinizi bırakmıyor değil mi?”

“Son zamanlarda eskisi kadar uğraşmıyorlar benimle. En son bir ormandan geçerken gönlümün kraliçesi eşsiz Dulcinea’mla karşılaştık, fakat gözlerimdeki büyü nedeniyle prensesimi bir köylü olarak gördüm. İşte o günden sonra bana pek bulaşmadılar. Sanırım şimdi Sancho’nun peşindeler, bu görkemli şatoyu han sanıyor; ve biliyorum ki, bu, o büyücülerin işi, tabii buna onu inandırmak biraz zor olacak.”

, 23 Mayıs
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi