.

Batı düşüncesi, Batı kültürü, Batılı yaşam tarzı, Rönesans, Reform, Aydınlanma, popüler kültür… Bunlarla başımız belada. İçinden çıkamıyoruz.
Tutarlı bir Batı eleştirisi ortaya konamıyor.
Batılılaşmayı bir ihanet olarak niteleyenler, net bir şema çizemiyor.
“Batı’nın teknolojisini alalım, ahlakını almayalım” diyenler, Batılı yaşama düzeninin teknolojiyle bir takım oluşturduğunu göremiyorlar.
“Biz zaten Batılıyız” diyenler var.
“Atatürk bizden Batılılaşmamızı istemedi, ‘Batı Medeniyeti’ demedi, ‘Muasır Medeniyet’ dedi, ‘Onun seviyesini aşalım’ dedi” diyenler de var.
“Blucin giyiyorum, saçım uzun, Latin harfleriyle yazıyorum, bir insan daha ne kadar Batılılaşabilir?!” diyordu Nihat Genç. Haklı…

KANT VE JAMES BOND’UN HATIRI İÇİN
Batı kültürü, yayılmacı bir karakter taşıyor. Kültür emperyalizmi dediğimiz şey.
20. yüzyılda kitle iletişim araçları Batı kültürünün yayılma hızını ve etki gücünü arttırdı. Özellikle, II. Dünya Savaşı’ndan sonra iyice cesamet kazanan Amerikan sineması, kültür emperyalizminin ana gemisi oldu.
Binlerce Amerikan filmi seyrettik, hâlâ seyrediyoruz: What a Wonderful Life, Psycho, Star Wars, Godfather, Rocky, Rambo, Back to the Future, Jurassic Park, Avatar…
Amerikan dizileri hayatımızda önemli bir yer tuttu: Kaçak başladığında sokaklar ıssızlaşırdı. Dallas yıllarca izlendi, tartışıldı. Kötü adamlara “Ceyar” denirdi. Kara Şimşek bizi heyecanlandırırdı. Şimdi de Lost, Dexter, House MD… izliyoruz.
Moda, müzik, edebiyat… hep Batılıların kontrolündeydi.
Yüzlerce büyük markanın [Coca- Cola, Benetton, Marlboro, Mercedes, Nokia, Harley Davidson, Levi’s, Nutella, Ferrari…], milyonlarca reklamın arasında insanın Batılılaşmaması zordu.
Bu koşullar altında Batı’yı eleştirmek cidden müşküldü.
Duygusal kabuller, düşünsel itirazları; pratik ise teoriyi gölgeliyordu.
Toplumsal meşruiyeti, itibarı mümkün kılacak öğrenim sistemi de Batı’yı idealize ediyordu.
[Hiç abartmıyorum: Çocukluğum boyunca, Almanya’da yolların halıyla kaplı olduğunu sandım.]
Ağaç, yaşken Batı’ya doğru eğilmişti…
Ne hikmetse kahramanlar, prensesler, krallar komple Batılıydı.
Zenginlik, özgürlük, zeka, bilgi, sanat, düşünce, felsefe, cesaret, zarafet, şıklık… hep Batı’dan öğrendiğimiz şeylerdi.
İdeolojik olarak Batı’ya karşı çıksak bile, Elvis ve James Bond’da olan muhabbetimiz süreci tıkıyordu.
Ya da Bach’a, Kant’a ve Van Gogh’a olan saygımız…

BAZLAMA, GÖZLEME VE TUZLAMA
21. yüzyılda bazı şeyler değişmeye başladı.
Kore, Hong-Kong ve Japonya’da, Hollywood’dakinden çok daha fazla sinema filmi çekiliyor.
Uzakdoğu edebiyatı, küresel bir ilgi uyandırıyor.
Hindistan hem kültürel, hem teknolojik alanda aktif bir özne konumunda.
Çin, her ne kadar göründüğü kadar görkemli olmadığı iddia edilse de, gözardı edilemeyecek bir etki gücüne sahip.
İran sinemasına kimse kayıtsız kalamıyor.
Kuzey Afrika ülkeleri, birer cazibe merkezi haline geldi.
Filistin sineması ve bilhassa Filistinli çizerler atağa geçmiş durumda.
Balkan sineması [ki, Doğu’ya ait kabul ediliyor] benzersiz bir mizahi enerjiye ve lirizme sahip.
Ruslar da boş durmuyor. Edebi miraslarını yeni eserlerle takviye ediyorlar. Büyük sinemacılar yetiştiriyorlar.
Batı kültür emperyalizmi artık geriliyor.
Elbette Hitchcock’u çöpe atmaktan söz etmiyorum. Fakat artık Mihalkov, Tanoviç, Elia Suleyman da var.
Tabii ki Bob Dylan büyük adamdır. Fakat Neşet Ertaş’ın, Necdet Yaşar’ın, Orhan Gencebay’ın da sözü geçiyor.
Kuşkusuz hamburger bir öğündür. Fakat gözleme, bazlama ve tuzlama da söz konusu.
Denge sağlanıyor, denklik ilişkileri kuruluyor artık.

BATI’YA NE VERECEĞİZ?
Kartlar yeniden karıştırılıyor.
Sanatçılar, düşünürler, kültür adamları ve mümkünse siyasetçiler… Batılılaşmanın, Batı kültür emperyalizminin sona ermek üzere olduğunu, kan kaybettiğini, gücünü yitirdiğini görmeli.
Türkiye’de 10-15 senedir Türk filmleri Amerikan filmlerinden daha çok izleniyor.
Gelgelelim, sinemacılarımızın yerli nitelikleri öne çıkarmada, özgün hikayeler kurmada yaygın bir başarı elde ettikleri söylenemez.
Edebiyatımızda da benzer bir handikap var.
Dücane Cündioğlu mimari, resim, minyatür, tezhip, hat, heykel gibi sanatlarda bugünün eserlerinin üretilmesi gerektiğini vurguluyor. İslam’daki suret ve tasvir yasağının yeniden yorumlanmasını öneriyor. Ve “500 yıl önceki mimari yaklaşımın hâlâ taklit edilmesi değil, artık yenilenmesi lazım” diyor. Es geçilemeyecek bir düşünce.
Kültür emperyalizmi, Batı hakimiyeti dünya genelinde etkisini enikonu yitirdiğinde, taklitle, öykünmeyle, uyarlamayla hiçbir yere varılamayacak.
Kültür alanında hakikaten büyük bir yerli enerjinin devreye girmesi gerekecek.
Hem kendi geçmişimize alıcı gözüyle bakmalıyız, hem de ilham verme sırasının bize geldiğini göz önünde tutmalıyız.
Bu sadece kendimize, ülkemize değil, dünyaya ve bu arada Batı’ya karşı da sorumluluğumuz.
Baksanıza, Hollywood; Arjantin, Kore, Rus, Japon… filmlerini yeniden çekiyor. Taklit denince akla Çin değil, Amerika gelecek yakında.

, 25 Ocak
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi