.

Off.. ne biçim de sarhoştuk. Hepimiz terk edilmiş, kaldırım kenarına bırakılmış köpek yavruları gibi üşümüş, çaresiz ve zavallıydık. Dördümüzden en bıyıklı olanı, ben, hapşırdı birkaç sefer. Soğuktu. Parklarda içmenin en kötü tarafı, çaresizliği hastalığa satması. Bir diğerimiz kustu sonra, sabah olacak da çocuklar tırmanıp ‘hop’ kayacak diye bildiğimiz kayakların üstünden, yer çekimine doğru. Bir ötekimiz ağlaya ağlaya yüzüğünü öpüyordu bir yandan. “Burcu” diyordu. Sarhoş aklımla düşündüm, ne çirkindi Burcu. Toplasan kırk kilo zar zor gelecek bir kadına bu kadar aşk, zavallıca geliyordu bana.  Diğerimiz suskundu, kıvırcık saçlımız. Konuşsa Allah’a, Atatürk’e, faşist diktatörlüğe ve bizi bir araya getirmeyen oligarşiye sövecekti, Allah muhafaza. Çok şükür konuşmuyordu. Kabahatler Kanunu’na giriyordu yediğimiz halt henüz. Bir sövse, sürün sürünebildiğin kadar. Allah’a, Atatürk’e laf ettirir mi faşist diktatörlük? Oligarşi uyuyabilir mi huzurla, biz parklarda sarhoş, mukaddesata söverken?
Tahterevallinin arkasında uyuklayan köpek, huzursuz oldu ergen metrukluğumuzdan bir ara, puflayarak kalktı yerinden, gitti şimşirin dibine yattı sonra. Kaçırmak istemiyordu varyeteyi bir yandan da. Köpek de olsa, eğlenceli görünüyorduk, bizi eğlenceli bulmuştu. Biz acı çekiyorduk dünyadan, ergen ve aşıktık, köpek bizden iyi görünüyordu.
Sarhoşların konuştuğu ortak bir dil var hani, ateş istemekle başlayıp aynı berduş evde sızmaya uzanan. O dili konuşan bir cümbüşçü geldi yanımıza sonra. Pavyonda yediğimiz dayağın acısı benim kaşımda, ikincisinin eliyle kavradığı omuz çıkığında, üçüncüyü askerlikten yırtmakla ödüllendirecek bel ağrısında, dördüncünün yüzüğünü öpen zavallılığında yükseldikçe yükseldi. Kırmızı biralarla doldurduğumuz poşetlerimizden ganimetlerimizi sunup ayyaş cümbüşçüye, “Pişman Olur da Bir Gün” istedik ondan. Uzunca kulplu bir tencere gibi görünen cümbüşüyle şahane sedalar uydurarak ağızlarımızın ortasına ortasına vurdu sanki, “Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri…”
Terk edilmiş sivilceli oğlanlar olmamız dışında her şey yolundaydı haydarları belimize belimize indirene kadar kanunun fedaileri. Akşamımız şahane başlamıştı oysa. Feleği tongaya getirecek, bu geceyi ondan çalacaktık. Üç numara olanımız, on sekizini dolduruyordu da o gece, kalkıp –adam olmamızın şerefine- pavyona gelmiştik kutlamaya. Pavyon en güzel yerlerinden biridir dünyanın. Orada mini etekli kadınlar, bacaklarına baktığın için sana kızmazlar. Simli gerdanlarıyla kadınlar orada, zavallı erkeklere sahipleriymiş gibi hürmet gösterir üç beş biraya. Oysaki sen, dünyada topu topu üç-beş biraya sahip olabilecek bir adamsındır. “Doğunca bir yaşında mı olur insan” diye çıkışmıştı kapıdaki fedai. “On sekiz yaşına basmadan pavyona giremezsiniz birader” diye itelemişti bizi narin göğsümüzden. Çil çil yüz liraya mal olmuştu bize fedai beyin kanuna hürmeti. Geçtik, bir masaya oturduk sonra, kadınları seyrederken gelsin biralar, meyveler, çerezler. Günümüzün yarısından çoğunu kadın etinin kadifeliğini düşlemekle geçirdiğimiz zamanlardı. Nice yüz liralar feda olsun onlar gibisine, ergenlik zor.
Hayatına lanet etmiş, kırılgan bir adamcağız dandik şarkılar bağırıyordu mikrofona sahnede. Çok mutluyduk bak, Allah belamızı verse umurumuzda değildi. Bir gürültü koptu sonra. Bedduayı andırır bir silah sesi patladı üç, bilemedin beş metre uzağımıza. Ana avrat bir sövüş geldi sonra, “Yandım anam!” dedi karanlıkta bir ses. Işıklar ceza gibi söndü. Kadınlar kaçıştı, ayıba günaha bulanmış eller buz gibi kırıldı kaçışırken. Bir el, üç numaramızınki, masanın altına çekti beni arka cebimin kulağından. Bir iki silah daha patladı tam da dibimizde. Adam olalım derken ölümüz çıkacak gibiydi, mahşer yerine döndü ortalık. Sahnedeki mutsuz yaralandı mı acaba diye üzüntü sıktı içimi. Küfürlerle yarıştı bir on beş dakika kadar karanlıkta. İniltiler galip geldi sonra. Silah sesleri, küfürler sustu; yaralılar kaldı geriye, yerlerde kavunlar, peçeteler ve yorgunluktan yan yatmış sandalyeler. Rakı içen adamlar heyecanlı olurlar tamam da, ölüm rakının bu kadar dibinde gezer miymiş? Gezermiş, doğum günü hediyesi bu da.
Masanın altından, kaçışan naylon bacaklar, yere devrilen, karabiber ve sumak kokulu adamlar, yere patlayan çerez tabakları gördük. Bir ah yırtıldı sonra masanın dibinde. Annemin altı taksitle Seven Sport’tan aldığı mekapların dibine bir mağdur yığıldı sonra. Nasıl desem, “İyiydim ben, ne oldu ki bıçakladınız beni şimdi?” diyen bir yığılma. Göğsü can çekişir gibi indi kalktı masanın ve benim mekapların dibinde. Yıldırım’ın pavyonları böyle acı, böyle keder görmemişti. Onlar gördüyse de biz görmemiştik, sığmamıştı on sekiz-on dokuz yaşımıza. Küfürlü yumruklar şakladı kulağımızda, “ananı”, “avradını”, “eşiğindekini”, “beşiğindekini” diye. Her vuruşta bin bir iç yağı erimesiyle. Sarhoş gibiydim ben. İki numarayla dört numara da öyleydi. Masanın altına devrildim. İçim geçivermiş.
“Kalk itin oğlu kalk” diyen postallı tekmesiyle uyandım asayişin. “Yürü” diye gömleğimin yakasından kavradı sonra, ekip arabasına kadar üfürdü beni rüzgârıyla. İlk binişimdi ekip arabasına. Hani bir ağzımızdan kaçsa, “Bizim ne suçumuz var amirim, biz bir şey görmedik ki?” desek sicilimizi yakacak otorite, döve döve bindirdi yarısı siyah yarısı beyaz minibüse. Ford. İki numarayla beni ön, diğerlerini arka koltuğa tepip kapattılar kapıyı. Sarhoşluğun ilacı uyku. Uyumaya çalışan bir akıl gibi ya sarhoşluk hani, rüyadan saymaya çabaladık bir müddet olan biteni. Çenemdeki yumruk daha soğumamıştı. Kusura bakma ama amirim, on dokuzundaki adama da yapılacak şey değil bu yumruk. Bilanço “vakayı adliye”ye dahildi, üç ölü, on sekiz yaralı, biri ağır, biri çatalla yaralanmış. Karakolda gördüm Vatan Lokantası’nın öğrenciye indirim yapan kasiyerini. Kim kime dum dumaymışız meğer pavyonda.
Yeni İmaret Karakolu’na seğirtti sonra siyahlı beyazlı gövdesi mavili kırmızı ışığıyla minibüs. Tekmeleyerek, ailemizdeki cümle nisaya söverek itekledi, sürükledi beni, annemin kuyruklarda beklerken “Benim vergimle maaş alıyorsunuz.” dediği polisler. Yarısına kadar resmi pembe, yarısından sonra iğrenç sarıyla boyalı karakol duvarları, bizi bir odasına layık gördü. İçinde daktilosu, vantilatörü, demirbaşa kayıtlı bir askısı ve üstünde ‘Solmazlar Un’ takvimi bulunan masanın bulunduğu bir odaya döküldük mıcır gibi. Tükürdü bir polis bizi odaya bırakırken, iki numarayla ben paylaştık tükürüğü. Büyük parçası ondaydı gerçi.
Vatandaşına değil de rakibin taraftarına konuşur gibi söven komiser gelene kadar öylece bekledik orada. Benim çişim, dört numaranın Burcu’ya hasreti vardı. Sahi terk edilmiştik. Ayazlı, donlu ve karlı kışını silkeleyip üstünden atmış, bahara ve yeni adamlara uyanan Edirne’nin “Allah belalarını versin” kadıncıkları terk etmişti bizi. Dördünün yaşını toplasan sekseni bulmaz.
Komiser gelip, “Sizin ne işiniz vardı ulan orada gece vakti dedi”. Üniversite öğrencisi kütüphanede olur, kantinde olur. Anlayamadı komiser, terk edildiğimizden ve doğum gününden haberi olmadığı için, kızdı bize. Havaya kaldırdığı tokadını paylaştırdı hepimize adaletsizce. Sabıkası bir yana, karakola pasaport almaya gitmişliğimiz yoktu öncesinde. Olmayanı göremeyince kayıtlarda polisler, bizi pavyondan getiren ekip otosuna doldurup Kırklareli yoluna döktüler gecenin sabaha dönen saatlerinde. Gözlerimizi bağladılar bir de, sanki memlekete kast ettik. İndirirken işi itliğe vurdu memurlar, gözleri bağlı döküp bizi arabadan, kendi etrafımızda üç tur sağa, -saymaya hassasiyet göstermediklerinden belki-  beş tur sola döndürüp tekmelediler yolun kenarına. Dibimizin üstüne çöküp otura durduğumuzla kaldık. Arabanın giden sesiyle uyandık ellerimizdeki ipi, gözlerimizdeki bandı çözmeye. Simli gerdanların sıcağı soğumamıştı daha aklımızda.
Hava ayazdı ama. Gözlerimizin bandını açtığımızda ne izi vardı siyahlı-beyazlı, mavili-kırmızılı minibüsün ne de sesi, gidişi. Ufuklarda iki uç, hangisi Edirne cenahı, hangisi Kırklareli. Güneş doğsa, bulurduk yönümüzü, gemisinden yıldızları, gündoğumunu kesen Viking gibi. Yazı tura attık sonra. Bir tarafa yürümeye başladık. Bir buçuk saat sürdü şehrin ışıklarını görmemiz. Kalan üç kuruşla kırmızı bira alıp parka sotelenmemizse iki saat.
Cümbüşçüye “Çalsana dayı,” dedik. “Kimseye etmem şikâyet,” istedik. Bir kırmızı biraya tav oldu. Doğum günümüz kutlu olmuştu, yaş kemal sayılırdı artık, büyümüştük, tecrübeli bile sayılırdık. Zaten terk de edilmiştik, titriyorduk baktıkça istikbalimize. Bir de şu Burcu bizim oğlana bunu yapmasaydı, hadi biz neyse…

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi