.

“Algılarımızın keskinliğini arttırmak için hayatımızın temposunu düşürmemiz gerektiği aşikâr. Neden yavaş tempolu filmleri sevdiğim ve böyle filmler yapmak istediğimin nedenleri de buralarda yatıyor zaten.” BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA Kurgu Günlüğü, Nuri Bilge Ceylan, Altyazı Aylık Sinema Dergisi, Ekim 2011.

10 Ocak, Salı

Son iki gündür ikinci çeşmeyle uğraşıyorum. “Araba yıkayan eşşektir” yazmışlar. Çift ş ile bakar mısınız? Öfkeli bir dil. Kırmızı yağlı boya. Önce kazıdım. Sonra güzelce sıvadım. Tabi bütün bunlar bir günde bitmedi. Dün de boyama işini hallettim. O aptal cümleyi tarihe gönderdim. Tarih, tarihe gönderilmesi gereken şeylerle dolu. Orada nasıl bir depo var bilmiyorum. Ama büyük olmalı.

14 Ocak, Perşembe

Muhtar geldi. Bütün öğleden sonrayı okulun arka duvarını nasıl tamir ederiz diye tartışarak geçirdik. Daha önceki yaptığım yan kısmın içine sinmediğini söyleyerek moralimi bozdu. Okulun ruhuna uymadığını, daha hafif bir malzemeyle daha çocuksu etkilere açık bir sürekliliği olması gerektiğinden dem vurdu. Anlamadığımı belli edecek şekilde gözlerimle etrafa baktım. Başka bir açıklama yapmadı. Bu kış odunumun yetmeyeceğini serzendim. Hallederiz der gibi buğulu camdan dışarı bakıp gitti.

15 Ocak, Cuma

Akşam, üçüncü çeşmeye ancak gelebildim. İhtiyar heyetinden gelen mektupta çeşmenin ucunun her nasılsa taşla ezilmiş olduğu yazıyordu. Çeşmeyi görünce haklı olduklarını düşündüm. Her nasılsa taşla ezilmişti. Hava karardığında bir arpa boyu yol kat edememiştim. Parlament mavisinde çalışmak istediğim için yarına bırakmaya karar verdim. Eve yürürken derin düşüncelere daldım. Uzun uzun bozkıra baktım. Yürürken bakınca yeterli etkiyi yaratmadığı için zaman zaman duraklayarak izledim bozkırı. Neden sonra zihnime düştü: Belki de taşla ezilmemiştir. Balyoz filan da olabilir.

20 Ocak, Çarşamba

Bu sabah yalnız uyandım. Kahvaltım anlamsızdı.

21 Ocak, Perşembe

Öğlene doğru kalktım. Belim ağrımış. Pencere açılmış, içeriye kar sepelemiş. Demek ki belim de pencere yüzünden ağrımış. Bütün öğleden sonrayı pencereyi nasıl tamir ederim diye düşünerek geçirdim. Bir takım çizimler yaptım. Kâğıt bitince gidip komşudan kâğıt istedim. Çizim yaparken kendimden geçmişim, zil çaldığında saat üçe geliyordu. Zeynep’miş. Çay içtik. Sonra Zeynep’e yol verip çeşmeye doğru yola çıktım. Parlament mavisi pek tez canlıdır, yetişmem gerekiyordu.

25 Ocak, Pazartesi

Hâlâ dördüncü çeşmeye ulaşmaya çalışıyorum. Bu beni yeterince gerdi. Dün sabah kasaba dolmuşuna bindim, beni sapa bir yerde indirdi. Kayboldum. Yoldan geçen arabalara el ettim. Kar atıştırıyor, ben tarlalara bakıyordum. Sonunda bir tane araç durdu ama o da bilmiyormuş dördüncü çeşmenin yerini. Bir süre yere paralel gittikten sonra indim. Hava kararıyordu. Işık yetersizdi. Kös kös eve döndüm. Muhtar geldi, çay içtik.

29 Ocak, Cuma

Zeynep geldi, çay içtik.

1 Şubat, Pazartesi

Bugün dördüncü çeşmeye ulaştım. Bu sefer kafaya koyduğum için gece eve dönmedim. Komşu köyde kaldım. Lavaşla kuzu eti yedik. Muhtarın kızı fıstık gibiydi. Kola istedim, kola getirdi. Çay istedim çay verdi. Bal istedim kavanozla… “Muhtar sen bakkal mıydın?” dedim. Gasilhane işletiyormuş. Profesyonel mesleği buymuş.

2 Şubat, Salı

Beşinci çeşmenin sorunu ciddiymiş. Kenarındaki piriketleri kırmış çocuklar. Kırılan piriketleri de bir güzel ezmişler. Bir tane de akü buldum arkada. Acaba piriketleri aküyle mi kırmışlar diye aküyü inceledim. Akü tertemizdi. Uzun uzun aküye baktım, derken hava karardı. Çok kızdım. Işıkçıyı filan dövdüm.

5 Şubat, Cuma

Zeynep yoğurt getirdi. Kokuyordu.  

8 Şubat, Pazartesi

Akşama doğru muhtar aradı. Üçüncü çeşmeye yaptığım pirinç musluğun İl Özel İdaresi tarafından ödüllendirilmek istendiğini söyledi. “Yarın güzelce giyin hükümet konağına gideceğiz. Papyonlu takımın var mı?” dedi. “Yok” dedim.

9 Şubat, Salı

On yedinci çeşmenin rölevesini yaparken Muhtarın oğlu geldi. Halı saha maçı varmış. “Kaç-kaç?” dedim. “9-10” dedi. “Ayakkabı var mı?” dedi. Başımı eğdim. Dört dakikalık sessizlikten sonra “Ayarlarız” dedi. Bu beni oldukça rahatlattı. İnsanın bir halı saha ayakkabısı olmadığında huzursuzluğunun boyutu kendi boyunu aşabiliyor. Çat kapı bir talep gelse, herkese de ayakkabım yok denmiyor. Gidip sırf bunun için ayakkabı almak da çok işime gelmiyor doğrusu. Muhtarın oğlu derinliği olan, okur-yazar bir çocuk. Doğrusu onu ilk tanıdığımda emin değildim bundan. Bazen bana tamirat işlerinde yardım ediyor. Elmalar hakkında konuşuruz onunla. Çürük elmalardan bahsederiz.

12 Şubat, Cuma

Sabah kasapta doktorla karşılaştım. Bıyıkları sarkmış, sakalları uzamış. “O nasıl üst baş öyle” dedim. “Sen devlet memurusun, kendine çeki düzen ver” dedim. “Haklısın” dedi. Bir kilo ciğer, yarım kilo beyin ve birkaç tane böbrek aldı. Acelesi vardı ama gene de çay içtik.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi