.

İyi akşamlar.

Sana da. Ama neden böyle başladın söze.

Bilmem. Gerçek bir diyalog havası katabilmek için olmasın?

Neden? Şöyle ağır, havalı sözlerle, etkileyici bir giriş yapsaydık ya.

Yahu, dilini tutan mı var! Buyur söyle.

“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

Tamam; sınırlandırmayalım birbirimizi ama rica ediyorum Wittgenstein’sız bir akşam olsun bu. Bir de hazır sınırlandırma demişken, Oulipo’dan uzak duruyoruz; anlaştık mı?

E, başka ne kaldı ki konuşacak, soğanın cücüğünü de kaldırıp attıktan sonra…

İstersen önce karakterlerimizi tanıtalım.

Olur. Ben yazarım işte.

O halde ben de kurmaca bir karakter mi oluyorum?

Ne var, zoruna mı gitti?

Yoo, ne önemi var ki? Metin bağlamında bakarsak, ikimiz de kurmaca karakterleriz nasıl olsa. Ontolojik bir üstünlük vehmeden sen olmalısın ki hemen “Benim yazar!” diye atıldın ortaya.

Neden alınganlık yapıyorsun. Al, sen yazar ol!

Gerek yok, tamam. Hem okuyucu karıştırır, takip edemez sonra. “Takip” demişken, neden sadece konuşma çizgisi var cümlelerin başında? İsimlerimiz neden yazmıyor?

Ne lüzumu var canım! Hem, ne yazacaktı mesela seninkinde?

Ne demek ne yazacaktı? Yoksa… Bir ismim de mi yok?

Yahu, ne sıkıntılı adammışsın sen. Muhavereyi bırak da mevzua girelim.

Muhavere demişken… Neden bizde her diyalog Karagöz muhaveresine dönüşüyor sonunda? Şöyle, adamakıllı diyalog yazamayacak mıyız bu ülkede?

Sadece Karagöz’de değil, Ortaoyununda da muhavere diyorlar.

Bırak malumatfuruşluğu da sorumu yanıtla!

Götürmüş diyorlar Haci Cavcav deveyi hamutla!

Anlaşıldı Karagöz’üm; seninle işimiz var bu akşam!

Neyse, fasıla geçelim artık. Ama unutturma bu Karagöz muhaveresi numarasını başka bir yazıda uygulayalım. Baştan sona bu şekilde sürdürürüz.

Mitolojinin tanrılarına, epiğin kahramanlarına ve tragedyanın seçkinlerine nazaran iktidarsız sayılan modern kahramana, iktidar alanı olarak iki beden kalıyor: Yabancının bedeni ve kendi bedeni. O artık, ya hastalıklı bir dehayla yabancıyı katledecektir ya da kendini tahrip / imha edecektir. Modern kahramanın sergüzeşti, bu iki beden üstündeki yıkıcılığın varyantlarından ibarettir.

Yahu serin gel! Ne yapıyorsun Allah aşkına? Şöyle gündelik meselelerden bahis açsana canım.

Burcun ne?

Höst! O kadar da değil! Bir vasat tuttursak şöyle. Sen söylesen ben dinlesem, ben söylesem sen dinlesen…

Tamam, ne var kafanda?

Bedrettin Cömert diyorum…

Eee? Bak sen?

Neden diyorum

Evet???

Anayurt Oteli’ni bu kadar dışarıdan, metne nüfuz etmeye hiç çabalamadan, acımasızca eleştirmişti.

Yuh!!! Bu mu gündelik mevzun?

Yahu, ne bileyim; kafanda ne var deyince…

Haydi öyle olsun. Bari bir alıntı yapalım ki hem yer doldursun hem de okuyucu konuya dahil olabilsin.

“Ben bu kitabı, dili anlatım aracı olarak kullanan hiçbir türün içine sokamadım. Doğrusunu isterseniz, dile ve dille yaratılan her ürüne birazcık saygısı olan herkesin, anlatımsızlık, iletişimsizlik ve çirkinlik adına suçlaması gereken bir şey bu kitap. Bu nedenle ne roman, ne  eser diyebiliyorum; şey ve kitap adlarından başkasını yakıştıramıyorum ben Anayurt Oteli’ne.”

Hakikaten ağır olmuş. Tamam da, neden bu mesele dönüyor kafanda? Atılgan’la bir akrabalık mı hissetmeye başladın yoksa?

Akrabalık demeyelim ama, şunu düşündüm Cömert’in eleştirisini okuyunca: Yaşasaydı, sanırım Katakofti’yi daha ağır ifadelerle eleştirir, yerin dibine batırırdı.

Bunları mı düşünüyorsun boş kaldıkça? Neyse… Bedrettin Cömert alçakça bir saldırıda can verdi ve Katakofti’den bahseden bir eleştirmen de yok.

Zaten böyle olacağını bilerek…

Bırak şimdi savunmayı! Anayurt Oteli ilgisi nereden?

Jale Parla’nın, geçen sene “Aralık’ta Dünya Edebiyatı” sempozyumunda bir tebliği vardı hani. Anayurt Oteli’ni aydınlanma eleştirisi biçiminde bir okumaya tabi tutuyordu.

Evet, hatırladım: Şu “ışık” mevzuu.

“Işığı uyar”daki “uyarmak” eylemini, cinsel uyarı olarak okumuştu hoca.

Aslında haksız da sayılmaz. “Uyandır” demeliydi yazar, “Işığı uyandır”.

Doğru. Sözün aslı o: “Işığı / çerağı  uyandırmak / dinlendirmek” diyor tasavvuf ehli.

Nasıl emin oluyorsun ki bunun tasavvuf kültürüyle alakalı bir ifade olduğundan?

Hemen aşağıda, aile mensubu tarikat ehlinden bahsediyor.

Atılgan demişken… Ertuğrul’un da fiyakalı bir makalesi vardı, değil mi, aynı mevzuda?

Ha, evet. Aylak Adam ve Anayurt Oteli: Yabancılaşma mı – Yalnızlık mı?”

İnsan bunları yazdıktan sonra, nasıl bugünkü Ertuğrul Özkök olabilir?

Öyle deme oğlum, dünyanın türlü türlü hali var. Kimin ne olacağı belli mi?

Niye böyle teenniyle yaklaşıyorsun meseleye? Zaten sende de bir Özkökleşme eğilimi…

Siktir lan!

Değinmek istediğiniz başka bir konu yoksa, kapatalım bu oturumu.

Tehlikeli Oyunlar!

Hangisi?

Seyyar Sahne oyunlaştırmış; geçen ay izledim.

Hem de iki kere gitmişsin oyuna!

Evet, çok etkilendim. İnsan şu memlekette, zeka ışıltısı içeren bir eser görünce heyecanlanıyor, elinde olmayarak.

Hani Atay’a biraz mesafeli duruyordun. “Şu moda geçsin hele bir” diyordun.

Hâlâ aynı görüşteyim. Şu hamakat ehli bir çekilsin ortalıktan, bizim de günümüz gelecek.

Ana-akımcılar çekilir bir süre sonra ortalıktan, ama şu bunalımlı ergenlerden yakasını zor kurtarır Atay!

Onlar da başka bir idol bulur kendilerine yakında, nasıl olsa.

Romanların oyunlaştırılmasına da mesafeliydin. Bu sefer ne oldu?

Metnin niyetini anlayan ve onu aşan bir oyunla karşı karşıyayız.

“Aşan” derken?

Biliyorsun işte. Edebiyat uyarlamaları iki hatayla malûl oluyor genellikle: Ya metne bağlı kalmak adına, kuru kuruya okuyorlar, karşılıklı ya da zenginleştirmek adına, alıp başını gidiyorlar. Seyyar Sahne metni alıp tiyatronun imkânlarını kullanarak onu aşmış; bir roman olarak kalmasına engel olmuş. Bunu yaparken de metnin niyetinin dışına çıkmamış.

Çocuğun performansına ne diyorsun?

Muhteşem! Tek kelimeyle muhteşem! Erdem Şenocak adını ileride de sık duyacağız sanırım.

Nedir bu son zamanlardaki, Stendhal sendromuna evrilmeye meyyal sanat severlik sende?

Haklısın. Şu yaşıma kadar, sanat ve sanatçı karşısında böyle coşkun hayranlıklar hissetmiyordum. Abdullah İbrahim’le başladı.

Ayşe Tütüncü de dinliyormuşsun.

Evet. Yerlilerden de o var. Bir de Kırıka’yı analım son dönem hayran kaldıklarımızdan. Kaba Saz muhteşem bir albüm.

Arada Renaud Garcia-Fons dinliyorsun. Ondan neden bahsetmedin?

Oriental Bass’ı dinledim henüz. Bir de Minstrel’s Era’da çalıyor, Derya Türkan Ve Uğur Işık’la.

Tamam işte! Konserden bahset.

Ne kadar az dinleyici vardı, değil mi?

Hakikaten, nerede bu Türk burjuvazisi, entelijansiyası?

Eşşekler kovalasın onları!

Yıktın perdeyi, eyledin viran; varıp sahibine haber vereyim heman!

Bıy bıy bıy bıy…

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi