.

 

Maalesef Marina’dan birşeyler gizliyordum.

Onun iyiliği için, bildiklerimi ve yaptıklarımı kendime saklamak zorundaydım. Son mektubumu Zedong’un yanından dönerken yanıma bir cipin gelip durduğunu yazarak bitirmiştim. Beni geri götüren ve tuhaf bir şekilde iyi davranan Çinli er dört gün sonra yeniden geldi. Vakit henüz sabahtı, yola yeni çıkmıştım. Herhalde üç kilometre filan yürümüştüm daha. Marina’nın şu topal ejderha’dan bahsettiği mektubunu da önceki akşam almıştım. Asker, nazikçe ve iyi bir Almanca ile beni cipe davet etti. Arka koltuğa oturduğumda yanımda Zedong’u fark ettim. Sırıtarak “Hoş geldin” dedi. “Hoş bulup bulmadığıma henüz karar vermedim, nereye gidiyoruz?” dedim. Cevap vermedi. Yirmi dakika kadar gittikten sonra duvarı uzaktan görebildiğim bir yere geldik. Etrafta kayalıklar ve kırmızı renkli bir topraktan başka hiçbir şey yoktu. Yola çıktığımdan beri ilk defa kırmızı toprak görüyordum. Bana Marina ile yaptığımız Amerika yolculuğunu, Colorado’yu anımsattı. Zedong inip gökyüzüne baktı, kollarını açarak gerindi. Biraz kalçasını, biraz kafasını kaşıdı. Önceki seferden çok daha sakin ve rahat gördüm onu. “Ne istiyorsun? Neden buraya geldik ki?” diye tekrar sordum. Cipe dayanmış başıma gelecekleri bekliyordum. John Wayne gibi bana doğru yürüdü. Kel ve yaşlı bir Çinlinin John Wayne gibi yürümesi akıl alacak iş değildir ama aynen böyle oldu. Koluma girdi. Hafifçe çekti, “yürüyelim” dedi. Elli metre kadar ilerideki yassı bir kayanın üstüne çıktı, tereddüt ettim. Yanına çıkmam için ısrar etti. Beni arkamdan itecek, sonra Alman turist kayalıklardan düştü diye elçiliklerde ağlayarak anlatacak diye düşündüm. Kayadan inip yanıma geldi. Duvarı gösterdi:

“On haftadır üzerinde yürüyorsun. Uzaktan bakmış mıydın hiç?”

Lafı dolandıracaktı aklı sıra.

“Gerek görmedim”

“Sence kaç metredir buradan duvar?”

Çok sert omuz silktim. Apoletlerim olsaydı dökülürdü:

“Bilmiyorum. Askerlerine söylersen adımlayabilirler, hatta senin için yan yana dizilebilirler. Hiçbir alet kullanmadan öğrenebilirsin uzaklığı. Bunun için Çin askeri kadar iyi bir malzeme bulamazsın herhalde.”

Ed Haris gibi güldü. Olabilir. John Wayne yürüyüşünden daha inandırıcı.

“Kızmayacağım hiç uğraşma. Neyse, bana kalırsa sekiz yüz metre vardır. Peki, sence neden duvarda değil de ondan sekiz yüz metre uzakta bu yılan kanıyla sulanmış topraklardayız?”

“En başından beri bunu merak ettiğimi saklamayacağım.”

Bir puro çıkardı. Basit, soluk bir üniforma ve puro. Tanıdıktı.

“Topal ejderha diye bir şey duydun mu?”

Yalan söyledim tabii ki:

“Duymadım.”

“Bir böcek. Bu çevrede yaşıyor. Dünyada başka bir tek Japonya’da var. Bir tarafındaki ayakları diğer taraftakinden bir tane eksik. Neden böyle olduğunu bilmiyoruz. Radyasyona maruz kalmış sanırım. Böylece yıllar içinde mutasyona uğramış belki de.”

“Ne olmuş? N’apayım?”

“Devlet bu mutant eklembacaklıyı koruyor, çok değerli. Ulusal bir hazine. Duvar üzerinde bunun için keskin nişancılar nöbet tutar. Böceği almak, birisine hediye etmek, öldürmek veya yemek yasak.”

“Zor durumda kaldın yani. Açlık zor tabii.”

Stres, kötü esprinin mürebbiyesidir.

“Senden bir şey isteyece…”

“Ben yumurta bile kıramam, kaldı ki böcek yahnisi…”

Korku, kötü esprinin süt annesidir.

“Sözümü kesmezsen anlatacağım! Senden bu yaratığın yuvasını bulmak için bize yardım etmeni istiyorum. Çok basit. Ben de bir daha seni hiç rahatsız etmeyeceğim.”

“Neden yuvasını bulmak istiyorsun? Pis işler çevirdiğini biliyordum.”

Ciddileşti. Kaşları daha da siyah oldu.

“Pis kelimesini reddediyorum. Uluslararası destek bulan biyokimyasal bir araştırma bu. Tamamen bilimsel. Dişi topal ejderha bu mevsimde doğduğu yere geri dönüp yumurtlar. Bu yumurtalarda kanser araştırmalarına ışık olacak mucize bir madde var. Adı: Kolizopestin. Bir tür antibiyotik gibi. Böceğin zaten özel olan bu türüyle radyasyon etkisi bir araya gelince kolizopestin ortaya çıkmış.”

“Sana ne? Sen doktor musun?”

“Ben askerim ve işim ülkemi korumak. Tıbbi savaş da buna dâhil.”

“Biyolojik bir silahtan bahsediyorsun ve beni saf sanıyorsun. Ee tabii, düşmanlarınızı o bitmez tükenmez kalabalıklarınızın sek osuruğuyla yok edemeyeceğinizi anladınız sonunda.”

Küstahlık kötü espriden de kötüdür. Ve ben küstah olmak zorundaymışım gibi geliyordu.

“Asla. Bir grup saygın bilim adamı benden yardım istedi. Hükümet izin vermiyor. Mecburen bazı kuralları azıcık deleceğiz”

“Benim bu işlere aklım ermez. Madem derin devleti oynuyorsun, kendi başına halledebilirsin.”

Bir ihtimaldi sıyrılmak.

“Edemem. Yardımın gerek. Yuvanın duvara çok yakın hatta üzerinde bir yerde olduğunu düşünüyoruz. Sen dikkat çekmezsin. Nasıl olsa yürüyorsun bütün gün.”

“Nöbetçiler var. Böcek aradığımı görmeyecekler mi?”

Bağırarak ayağını yere vurdu. Kızıl bir toz.

“Böcek aramıyorsun, sadece yuvasını keşfedeceksin!”

“Bana göre değil. Zaten böceklerden korkarım. Banyoda bir kakalak görsem banyo yapamam, o derece.”

Anthony Hopkins gibi sakinleşti birden:

“Uwe, Marina’yı seviyor musun?”

***

İt herif. En klasik numaraya başvurdu. Marina’yı tehlikeye atmayı göze alamazmışım, ilkel bir Alman da olsam masum bir kızın kanına girmek istemezmişim bilmem ne…  

Kabul etmek zorunda kaldım.

Marina son mektubunda Zedong isminin tanıdık geldiğinden bahsetmişti. Bu adam da onu tanıyormuş gibi konuşuyordu. Kafam çok karışmıştı ama ne Zedong’a ne de Marina’ya bunu soramazdım. İsviçre’den mektup atmalar, Zedong’un İsviçre’de bulunmuş olması, İsviçreli bilim adamlarının boş işleri çok sevmesi… Bunların hepsi bir bulmacanın parçaları olabilirdi. Şu Dragan adlı topal gangster… Zedong’la ortak olabilirler miydi? Peki, bir insan kendi öz kızını yem olarak kullanabilir miydi? Düşündükçe b.ka bandırılıyordu sanki beynim. Ya danışıklı dövüşse? Ya bu sanatsal performans sandığım proje aslında Dragan’ın en başından tasarladığı bir şeyse diye içim içimi zımparalamaya başlamıştı. Marina’yı da kafa kola aldıysa kendimi ödüllü bir moron gibi hissedecek ve muhtemelen bunu belgelemiş olacaktım. Evet, ben bir embesildim. Ve bunların hepsi g.tü başı çarpılmış bir karafatma içindi. Bir böcek kadar değerim yoktu. 

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi