.

Uwe’den kaç gündür haber yoktu ve Tresa’yı kaçırmışlardı.

Sabah yola yeni çıkmıştım. Buluşmamıza sadece 2-3 günlük yol kalmıştı. Saçını kazıtmış seyrek bıyıklı biri geldi. Selam bile vermeden burnuma küçük bir teyp uzattı. Tresa’nın sesi geliyordu. Pekin’de uçaktan indikten sonra otobüse geçecekken zorla bir araca bindirmişler. Çok korktuğunu, nerede olduğunu hiç bilmediğini söylüyordu zavallıcık. Şoklar içinde dinledikten sonra sordum: 

“Kimsin sen?!”

“Tatsuko. Hatırladın mı? İmaj tazeledim biraz.”

Tatsuko’nun saçları öncekinde gürdü, güneş gözlüğü vardı ve bıyık filan yoktu. Gizleniyordu bu adam.

“Spor yazarıyım demiştin… Tresa’dan ne istiyorsun?”

“Evet, spor yazarı olduğum yalandı. Rusça uydurmalarım doğruydu ama.”

“Nesin peki?”

“Devlet memuruyum.”

“Lütfen espri yapma. Şaşkınlıktan ve sinirden bayılmak üzereyim. Hiç anlamıyorum, kendi halinde bir hostesten ne isteyebilirsin? Kızcağız onca yolu beni ziyaret etmek için, bana destek olmak için geliyordu. Hem nasıl buldun onu? Nasıl haber aldın?”

“Devlet memuruyum dedim. Devleti küçümseme, devlet memurunu hiç küçümseme.”

Teybi cebine koydu. Duvar kenarına oturdu. Benim de oturmamı ister gibi taşa eliyle vurdu. Gidip oturdum. Gözlerimi kırpmıyordum. Bu aptal Japon devlette neciydi acaba? Kadastro memuru olduğunu sanmıyordum, muhasebeci gibi değildi. Hatırlıyordum, yanımdan ayrılırlarken telefon işareti yapmıştı. Herif karısının yanında bana asılıyor olamaz diye düşünmüştüm.

“Bize yardım etmeni istiyorum.”

“Yardım istiyorsan bir kutu lokum yaptırır öyle gelirsin, arkadaşımı niye kaçırıyorsun?”

“Tresa da lokum gibi. Farkı şu; ben sana lokumu işimiz bittikten sonra getireceğim.”

“Ne istiyorsun? Ajan filan mısın yoksa?”

“Devlet memuruyum.”

“Papağan kadrosunda mısın?”

“Tresa senin gibi şakacı değil. Hem senden güzel, hem senden daha güzel ağlıyor. Çok parlak, çok sıcak gözyaşları var. Konuya gireyim mi?”

Cevap veremedim. Çok kötü hissetmiştim kendimi. Kulağını kaşıdı, uzakta bir karınca gibi görünen kuledeki keskin nişancıya baktı, konuşmaya başladı.

“1937’de Japonya ile Çin tarihte ikinci kere kavgaya tutuştu. Sekiz yılda bütün Mançurya’yı, Shanxi’nin yarısıyla, Suiyuan’ın büyük bölümünü kontrol altına almıştık. Yani şu an yakınlarında olduğumuz eyaletler. Amerikalılar Nagazaki’ye ikinci atom bombasını atınca pes ettik ve bir ay içinde buradaki savaş da bitti.”

“Fat Man.”

“Evet, bombanın ismi Fat Man. Sana bir başka fat man’dan bahsedeceğim şimdi: Albay Suzura Miyozi. Askeri doktor. 120 kiloydu ve boyu 1.75’den fazla değildi. Neyse, Albay Miyozi çok önemli bir çalışma yapıyordu ve 1944 yılında bu bölgeye gelmişti. Uzmanlık alanı hematolojiydi. Aynı zamanda böceklere büyük bir ilgisi vardı.”

“Topal Ejderha?”

“Doğru. Savaş sırasında yaralanan askerleri iyileştirirken bir yandan da büyük yaraların daha çabuk kapanabilmesi için pıhtılaşma üzerine bir deney yürütüyordu. Bu deneyde Topal Ejderha’dan faydalanıyordu. Genetik bilgisi de muazzamdı. Savaş şartlarında ilkel de olsa bazı ilerlemeler kaydetmişti. Bu böcekte insan kanının daha hızlı ve geniş alanda pıhtılaşmasını sağlayan bir madde bulmuştu. Tıp bilimi için çok önemliydi. Yaşasaydı Nobel alabilirdi.”

“Öldü mü?”

“Öldürüldü. Çin Seddi’nde bir yerlerde Çinliler tarafından katledildi. Yıllar sonra yanılmıyorsam 1966’da cenazesi iade edildi. Fakat iade edilmeyen bir şey vardı. Biz de şimdi onun peşindeyiz.”

“Altın dişleri mi? İç çamaşırları mı?”

“Hayır Marina, böcekler. Bu böcekler Japonya’nın biyokültürel mirası olduğu gibi o tıbbi araştırmanın devam edebilmesi için vazgeçilmez bir hazine. Çinliler elbette vermiyor. Karımın topuğundaki yarayı hatırlıyor musun? Kurşun yarası. Böceğin yuvasını ararken yaptılar.”

“Japonya’da kalmadı mı bu Ejderha’dan?”

“Kalmadı, Nagazaki’de bir tür endemikti bu böcek. 9 Ağustos 1945’te hepsi buhar oldu.”

“Hamamböceklerinin radyasyona dayanıklı olduğunu sanıyordum.”

“Bir kere bu hamamböceği değil. İkincisi, patlamada öyle bir radyasyon yayıldı ki bırak böcekleri otuz yıl boyunca çiçekleri bile öldürdü.”

“Ama topal bir böcek için adam kaçıracak kadar gözü dönmüş birine benzemiyorsun?”

“Değilim aslında ama mecburum. Devlet vazifesi bu. Ben de çocukları olan, bankada kuyruğa giren, akşamları çöpünü kapının önüne bırakan sıradan, duygusal bir insanım.”

“Ne yapacağım?”

“Albay Miyozi’nin öldüğü yeri tam olarak bilemiyoruz. Buralarda bir yerde. Bulabilirsek böcekleri de buluruz. Böceklerin hepsi yumurtlama mevsiminde yumurtadan çıktıkları yere geliyor. İlk çoğaldıkları yer de Albay’ın öldüğü yer. Böcekleri takip ederek ilk yuvayı bulacaksın.”

“Burada dolaşabilmek için yıllarca uğraşmış, dikkat çekmeyen biri olacağım içi beni seçtiniz yani.”

“Aynen öyle.”

“Aradan yarım asır geçti. Şimdi milyonlarcadırlar. Hepsini nasıl bulacak, nasıl götüreceksiniz?”

“Çok fazla yumurtlamıyor. Ayrıca dediğim gibi bizim için asıl yuvayı bulmak yeterli. Bir kısmını alıp, dişilerin ve yumurtaların kalanını yok edeceğiz. Böyle asil bir canlıyı avam Çinlilere bırakamayız.”

“İğrenç. Sizi hayvansever sanmıştım”

“Tokyo’da bir köpeğim var biliyor musun… Üzümle besliyor, her hafta çilek şampuanıyla yıkıyoruz.”

“Meyveli köpeklerden hoşlanan bir insanı böyle suçladığım için çok pişmanım. Tresa ne olacak?”

“Şimdi sana bir radyo vereceğim. Şu frekanstan yayın yapacağız, gerekli talimatlar için. Sürekli açık olsun. İşimiz bittiğinde Tresa’yı karşında bulacaksın zaten.”

“Nasıl güveneceğim diye sormak istiyorum ama…”

“Eşim Tresa’nın yanında. Başarırsan geri gelecek, başaramazsan ne olacağına ben karar veremem.”

“Peki, yuvayı bulduğumu size nasıl söyleyeceğim?”

“Saçını topuz yapacaksın. Etrafına iyi bakarsın, topluca ilerleyen böcekleri görünce saçını topuz yapacaksın.”

“Beni görecek misiniz yani?”

“Hep görüyorduk. Neyse, böcekleri takip et, bir deliğe ya da yuva olduğunu tahmin ettiğin bir yere girdiklerinde saçını tekrar aç. O sırada biz sana gerekli şeyleri bu radyodan söyleyeceğiz.”

Mecbur olmak böyle bir şeydi herhalde. Tresa adını duydukça içim ürperiyordu. Tatsuko radyoyu bırakıp gitti. Bilemiyorum, çok da cani birine benzemiyordu. Bir devlet memuruydu sonuçta. Kendine göre kutsal bir görev yapıyordu. Gene de Tresa’yı çok merak ediyordum. Uwe’yi merak ediyordum. Sonumuzu merak ediyordum. 

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi