.

Bütün bunlara Marina için katlandım. Öncesinde post-müstakbel kayınpederim Dragan’a ve sonrasında Zedong denilen eşkiyaya. En son da şu yaklaşan kışın sert rüzgârlarına. Gobi Çölü’nde bile böyle arsız rüzgâr görmedim. Ne olduğu belli olmayan bir böcek peşinde ne olacağı belli olmayan bir kaderle kucak dansı yapıyordum.

Zedong’un söylediğine göre böceğin yuvasına çok az kalmıştı. “Buralarda bir yerlerde olmalı” demişti. Haklıydı galiba, çünkü etrafımda daha çok böcek görmeye başlamıştım. Özellikle duvarın kenarından aşağıya baktığımda dipte yürüyen böcek kervanlarını seçebiliyordum. Marina ile buluşma yerimize de hesabıma göre bir ya da iki günlük yol kalmıştı.

Çinlinin bana verdiği güvence en fazla bir kitle imha silahının bir ortadoğu ülkesine verdiği güvence gibiydi. Şeytan ile anlaşma yapmayı tercih etmezsiniz ama buna mecbur kalabilirsiniz. Yahut yüzüne yediği haltların karanlığı vurmuş birine başka çareniz olmadığı için evinizin anahtarını verebilirsiniz. Bu sık sık başımıza gelen bir şey değil, belki de bir kere gelir. Benim sınavım o gündü işte. Marina’nın uzakta bir ağaca bağlandığını, ben böceklerin yuvasını bulduğumda serbest kalacağını söylemişti. “Ne zaman?” diye sorduğumda ise, “sen tişörtünü çıkardığında” demişti. “Beni görebiliyorsanız neden kendi k.çınızı kendiniz silmiyorsunuz” şeklinde feryat edince, “Bizim aklımızı tartışma, işine bak” diyordu yaşlı sıçan. Benden ayrılmadan önce bir dürbün verdi. Tişörtümü çıkardığımda işareti alacaklar ve Marina’yı bırakacaklardı. Ben de bunu beş kilometre ötesini bile gösteren (mi) tuhaf dürbünle görebilecektim.

Vakit öğleyi geçiyordu. Hava güneşli sayılırdı ama kuru rüzgârın kırbaçlarıyla gözkapaklarım kraft kâğıdı gibi olmuştu. Tişörtümün üzerine eski hırkamı ve montumu giymek zorunda kaldım. Kasım ayı bu bölgede çok soğuk olurmuş. İçimdeki merak ve sıkıntı iklimi çok umursamasa da yürümekte zorlanıyordum. Saat ikide mola verdim. Aç değildim ama biraz su içtim, bir elma yedim ve birkaç bisküvi tıkıştırdım ağzıma. Hikâyeye bakarsanız biz Marina ile ayrılacaktık. Bir ayrılığa bu kadar heyecan ve iç kapılarımı zorlayan bir özlem ile yürümek bana da garip geliyordu. Ayrılmak mı kavuşmak mı bu, diye soruyordum kendime. Kavuşmanın gerçekleştiği yerde ayrılık başlıyordu. Bunun sadece bize özel bir şey olmadığını takdir edersiniz.

Saat dörde doğru böcekler kalabalıklaşmaya başladı. Nihayet aşağıda, duvarın kenarında gördüğüm böcek deresi kalınlaşmış, başka küçük kollarla birleşerek bir kitin ordusu oluşturmuştu. Biraz daha yürüyüp belimden aşağı sarkarak gözlerimle takip ettim. Aklıma dürbün geldi. Çıkarıp baktım. Birkaç yüz metre ileride böcekler ortadan kayboluyordu. Dürbünü çantama attım ve koşmaya başladım. Bu sırada bir kilometre ötedeki kulede bir parlama gözümü aldı. Nöbetçi bana doğru yönelmiş olmalıydı. Hemen durdum. Dürbünle bir yerlere baktığımı gördüyse çıplak ayakla inek tersine bastım demekti. Bir şey olmamış gibi normal tempoda yürümeye devam ettim ama nöbetçinin tam olarak ne yaptığını çok merak ediyordum. Bir hareket yoktu. Böceklerin gözden kaybolduğu yere geldim. Duvardan aşağı tekrar baktım. Büyük bir çatlaktan içeri giriyorlardı. Çatlak toprak zeminle birleştiği yerde genişliyor, bir insanın sürünerek geçebileceği üçgen bir boşluğa dönüşüyordu. Evet, bulmuştum. Yuva burası olmalıydı. Aşağı inip emin olmak isterdim fakat geri çıkamayacağımı ve nöbetçiyi düşününce denemedim bile. Montumu, hırkamı ve tişörtümü çıkardım. Marina’nın akıbetini öğrenmeli fakat nöbetçinin dikkatini bir daha çekmemeliydim. Montumu koluma sarıp kafama kaldırarak dürbünü yavaşça aldım ve sanki yağmurdan korunuyormuş gibi aklım sıra alete kıyafetlerimi siper ederek etrafı izlemeye başladım. Kuzeyde bir hareket farkettim. Yaklaşık dört kilometre filan uzaktaydı. Ağaçların arasında başına geçirilmiş çuval omuzlarını da kaplayan kırmızı montlu bir kadın bağlandığı yerden maskeli bir adam tarafından çözülüyordu. Kırmızı mont Marina’nındı. Ama yüzünü göremiyordum. Serbest kalınca hızla koşmaya başladı. Bu ördek adımları tanıyordum, evet bu sevgili Marina’mdı. Dürbünü daha fazla kullanamazdım. Marina’nın nereye koştuğunu anlayamadan dürbünü hızla ve çaktırmadan çantama sokup bir kuytuya çömeldim. Üstümü giydim. İşareti verdikten sonra havanın kararmasını beklemem söylenmişti.

Kırk beş dakika geçti. Oturmuş önüme bakıyor. Elimdeki çöple yerde anlamsız şekiller çiziyordum. Güneş batmak üzereyken bir gölge yaklaştı. Kafamı kaldırdım. Çinli nöbetçi olmalıydı. Kuleden yürüyüp gelmiş. Çok kötü bir İngilizceyle sordu:

“Dürbün nasıl?”

“Nasıl nasıl?”

“Sen dürbün var.”

“Ee?”

“Yasak. Nereye baktı?”

“Meyve ağaçlarına.”

“Meyve? Ne koşuyor?”

“Çapraz koşu. Adam eksiltme.”

 “Ne çıkardı gömlek rüzgâr hava?”

Cevabımı düşünürken bir ıslık sesi duydum ve adam devriliverdi. Başıma piyano düşse öyle şok olmazdım. Birkaç saniye hareketsiz kaldıktan sonra boynundaki iğne gibi şeyi farkettim. Arkama döndüm. Ayağa kalktım. Korkudan ölsem mi ölmeyi beklemeden kendimi duvardan atsam mı bilemedim. Ellerini kullanmayı yeni öğrenmiş bir bebek gibi acemice dürbünü çıkardım. Yere düşürdüm. Yerden alıp dört bir yanıma baktım. Hava neredeyse kararmıştı. Net bir şey göremedim. Nöbetçinin geldiği kuleye baktım. Kimse yok gibiydi. Gerideki kule ise çok uzaktaydı. Neden sonra akıl edip yerde yatan nöbetçinin kalbi atıyor mu diye kontrol ettim. Kalp atışını anlayamadım. Kendiminki o kadar gürültü çıkarıyordu ki başka bir sesi algılamam zordu. Sonra boynuna orta parmağımı bastırdım. Atıyordu. Ölü değildi.

Birden ensemde soğuk bir el hissettim. Kamera şakası yapılarak korkutulan insanlar gibi aptalca bir ses çıkararak öne fırladım. Başımı çevirdim. Askeri üniforma içinde daha önce görmediğim bir adam. İple duvara tırmanmış. Eliyle beni çağırdı. Hemen aşağı baktım. Zedong aşağıdan el sallıyordu. Önce adam indi, arkasından ben. Zedong fenerini yüzüme tutarak, o çakal sesiyle “Aferin Rambo” dedi.

“Rambo çekik gözlülere bombalı oklar atıyordu, sıra sende.”

Kahkaha atıp duvarı işaret etti. İpe tırmanan adama girişte beklemesi emrini verdi. Reverans yaparak çatlağa girmemi istedi.

“Benim işim değil bu.”

“Gir” dedi. Elinde silah vardı. Elinde silah olanların ikna kabiliyetine hayranım.

Sürünerek girdim. Peşimden de Zedong. Çatlak en fazla bir metre uzunluğunda bir tüneldi ve her yan böcek doluydu. Tünelin ardından özellikle yapılmış gibi mezar odasına benzer bir yere çıktık. Orta boy bir insan rahatça ayağa kalkabiliyordu. Zedong’un nereden çıkardığını anlamadığım gaz lambasını yakmasıyla üç ayrı silahın çekilmesi bir oldu.

İlk farkettiğim kenarda yatan çürümüş bir cesetti.

Cesedin yanında elleri bağlı ve ağzı bantlanmış Tresa uzanıyordu.

Sol tarafta üç numara tıraşlı, bıyıklı bir adam ve bir kadın bize birer tabanca doğrultmuşlardı.

Kadının solunda ise zayıflamış, saçları yıpranmış, gözleri karanlık, dudakları ezik çilek renginde, esmer kuru elleri sıkı sıkı bağlı Marina duruyordu.

Onu çok seviyordum.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi