.

“That walk became a complete personal drama.”  Marina Abramovic, 2002 

 

  9 yıl önce (1979), Amsterdam

 

 —Uwe buraya gelir misin? 

—Efendim nar tanem? 

—Uwe bu nedir? 

—Çorap. 

—Peki bu çorap neden burada ocağın üzerinde ve neden yalnız sence? 

—Bilmiyorum. Teki neredeymiş? 

—Ben de bunu merak ediyorum. 

Bunun bir çağdaş sanat çalışması olması iyi olurdu. Yalnızlık üzerine. Düşünün bir kere, her zaman çift olmak zorundalar… Yan yana. Beraber. Ayrı düştüklerinde hiçbir faydaları yok, dahası manasız hale geliyorlar. Bir sergi hayal edin. Bir ev olsun bu. Normal ev eşyaları olsun etrafta. Ortalama bir ailenin kullandığı beyaz eşyalar, birbiriyle çok da uyumlu olmayan halılar, perdeler. Köşe takımları. Camı çatlak salon sehpası. Etrafı parmak izi lekeleriyle dolu elektrik anahtarları. Boya bulaşmış süpürgelikler. Hatta duvarlarda birkaç tane sivrisinek ölüsü olsun. İşte bu normal evin çeşitli yerlerinde birer tane çorap dursun. Bir tanesi evyenin içinde. Bir tanesi abajura takılmış. Bir tanesi ölü bir köpek gibi sokak kapısının önünde. Mutlaka tek başlarına ama. Gelişigüzel. Belki kirli. Hatta tercihen kötü kokan. Sergiye gelenler kokuyu da duyabilir. Modern yaşamda, evli olalı ya da olmayalım, sevgilimiz olsun ya da olmasın, annemizle yaşayalım ya da annemizden uzak olalım fark etmez, yalnızlığı anlatmak için daha iyi bir yöntem olabilir mi? Önce bunu düşündürdü bana. İyi bir fikir olabilirdi. Ama gerçekti. Marina bana o sabah ocağın üstünde unuttuğum tek çorabım yüzünden seslenmişti. Kızgın ve yorgundu. “Her şeyi anlıyorum da neden mutfakta onu anlamıyorum” dedi. “En son dün gece şarap açmak için mutfakta tirbuşon aradığımı hatırlıyorum” dedim. Diğer tekini bulmam çok zor oldu. Yatağın altında baygın vaziyette yakaladım. O sırada banyodan gelen kuş yavrusu sesini duydum sevgilimin: “Bulduysan getir, makineye renklileri atacağım” 

Tanışalı üç yıl oldu. 1976’da Diemen’de bir doğum günü partisine davetliydim. Biraz geç kalmıştım. Partinin verildiği büyük eve vardığımda salonda herkesin bir şeyi seyrettiğini gördüm. Çıplak, kumral bir kız camdan yapılmış kovanın üzerine oturmuş, doğu avrupa aksanıyla sürekli olarak Hollanda milli futbol takımının on birini sayıyordu. Kovanın içinde spor gazetelerinden yapılmış büyük bir top vardı. Kızın gözleri kapalıydı. Hiç kıpırdamıyor, durmadan futbolcuları sayıyordu. On dakika boyunca sürdü bu. Eskiden olsa kıza deli muamelesi yapabilirdim. “Bu Ortodokslar da ne yapacağını şaşırdı, soyunan sahneye fırlıyor” derdim. Fakat Amsterdam son zamanlarda bu tip vücut sanatçılarının, bağımsız performansların merkezi oldu. O gösteriyi izlediğimde kıza hayran kalmakla birlikte zaten ilgili olduğum modern sanata daha da yakınlaşmıştım. Herkes alkışladıktan sonra içeri gidip giyindi. Döndüğünde doğum gününün onun için düzenlendiğini anladım. Pasta kesildi filan. Yanına gidip tebrik ettim. Hem performans nedeniyle hem de yeni yaşı için. 

—Biliyor musun bugün benim de doğum günüm. 

—Gerçekten mi? 30 Kasım mı? 

—Evet. 

—Ne güzel. Hey arkadaşlar bakın burada bir doğum günü çocuğu daha var. Hep beraber alkışlıyoruz… 

—Ya hiç gerek yoktu. Utandım şimdi. Ben Uwe Laysiepen. Ulay da diyebilirsin. 

—Ben de Marina. 

—Romanyalı mısın? 

—Hayır Yugoslavya. 

—Biliyor musun ben de sanatçıyım. 

—Aa ne güzel sürprizler, hem doğum günlerimiz aynı, hem gözlerin çok güzel… Bir de sanat… Peki ne yapıyorsun? 

—Cam gibi kırılgan, ceylan gibi ürkek, çilek gibi tatlı Yugoslav genç kadınları arıyorum. Özellikle adı Marina olanları. Sonra onları gökkuşağı rengine boyuyorum. 

Kafadan atmıştım tabi. Evet, resim yapıyordum ama bir insanı tuval olarak kullanmamıştım hiç. Fakat işe yaramıştı. Bu fıstıkovic öyle bir gülümsemişti ki biri gözüme ayna tutuyor sandım. Zaten o da benim gözlerime dikkat çekmişti laf arasında. Bunu kaçırmadığımı daha sonra söylediğimde “Sende kaçıracak göz var mı?” demişti. Kahkahalar atmıştık. Planörüm benim, motorsuz uçuruyordu. 

—Beni de boyar mısın? 

—Boyarım. 

—Herkesin önünde? 

—Olur. 

—Hangi renge boyayacaksın? 

—Siyah. 

—Neden siyah? 

—Siyah aşkın rengi. 

Böylesine romantik olabildiğimi hiç hatırlamıyorum. Ama nasılsa Marina beni o havaya sokmuştu işte. Kemerli burnu ve simsiyah saçları ile o donuk Alman kızlarından sıtkı sıyrılmış olan beni, her yaz tatilini otellerde geçiren adamın ilk defa bir yazlıkta dilim karpuz yediği akşam hissettiği huzurla tanıştırmıştı. Siyah neyin rengiydi hiç düşünmemiştim doğrusu. Resim yaparken elimin yakın olduğu rengi kullanır, hangisi temizse o fırçayı alırdım. Değerlendirmeler, irdelemeler bana göre değildi. Marina, bilmediğim bir denizde muza binme fırsatı vermekle kalmamış, kendi derinliği ve hassaslığı ile müşerref kılmıştı. İlk görüşte aşk diyemem aslında, benimki aşkın görünüşünün değişmesiydi.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi