.

5 Aralık 1977, Amsterdam

Bedenimiz iki kuşlu bir kafestir. Biri akıl kuşu, öbürü kalp kuşu. Ötüşe ötüşe yaşar giderler. Biri kaçtı mı diğeri kendi kendine ölür. Ölmese bile yalnızlık bu kuşu çökertir. İnsanoğlunun çift yaratıldığı fikri doğru. Erkek olmazsa kadın, kadın olmazsa erkek olmaz. Aynı dünya, aynı kafes. Bu kuşlar da çifttir. Biri diğeriyle manalıdır, tamamdır. Kafese iyi bakmalıyız. Bunun için çaba gösteriyorum. Hem kendi kuşlarım hem de Uwe’ninkiler için.

9 Aralık 1977, Amsterdam

Doğum günümüzde Uwe bir fotoğraf albümü hediye etti: Geçtiğimiz mart ayında birlikte yaptığımız ilk performansın fotoğrafları. Son iki saattir onlara bakıyorum. Bir komşu gelse düğün albümü gibi zorla göstereceğim, o derece keyifliyim. Uwe’den beni boyamasını istediğim performans, üzerinde konuşa konuşa büyümüş, bambaşka bir proje olmuştu. Tavuk tüylerinden bir çift kanat taktık. Sanayide kocaman bir kafes yaptırıp sahile koyduk. Üzerimizde sadece iç çamaşırlarımız vardı ve birbirimizi siyaha boyamıştık. Kafesin içinde güneş batana kadar oturduk. Bizimki bir fotoğrafçı arkadaşından rica etmiş. Bir sürü karemizi çekmiş o da. Yerel basından birkaç muhabir ve toplananlar arasında birkaç Japon turist görmüştüm ama bunları ciddiye almamıştım. Çocuk iyi iş çıkarmış. Katran kazanına düşmüş bir kelebeği andırıyorum. Fakat gene de güzelim galiba. Uwe de onayladı. Fotoğraf albümünü verirken “O gün siyah bir kuğuydun. Herkes etrafımızda hayvanat bahçesindeymişçesine dolaşırken, ben, karşısındakinin melek olup olmadığını anlamaya çalışan maymun olmuştum” dedi. Refleks icabı “Maymun sensin” diye mini bir çığlık attım. “Aynı fikirdeyim” dedi.

13 Aralık 1977, Amsterdam

“Hiç Fransa’ya gittin mi?” diye sordum Uwe’ye bu sabah. Gitmiş. Üniversitede futbol takımındaymış. Okullar arası bir turnuva için bir hafta kalmışlar. “Picasso’nun mezarı orada, Vauvenargue Şatosu’nda biliyorsun” dedim. “Ziyaret etmek isterdim” O da istermiş ama takım elenince morali bozulmuş, hemen Berlin’e dönmüş. Zaten mezarı ziyaret yasakmış. Kahvaltıdan sonra beni beklemeden çıktı. Bir sürpriz hazırlıyormuş. Sonra portmantonun üzerinde bir not buldum: “Picasso, kadınları tanrıçalar ve paspaslar olarak ikiye ayırmış. Ben de paspasları ikiye ayırıyorum: Yarısını kapının önüne, öbürünü de balkona.” Bir şey diyor sandım. Bozuldum. Banyoya gittiğimde başka bir notla karşılaştım. Umursamazlıkla karışık soğuk bir öfkeyle aldım. Çöpe atarken dayanamayıp okudum: “Tanrıçalık ve devlet müessesesine inanmıyorum. Gerekirse bir tek sana vergi öderim. Sana tabiyim, senin vatandaşınım.” Kesin bir kitaptan filan kopyalıyor bunları. Ama dünyanın en tatlı intihalcisi.

20 Aralık 1977, Berlin

Dünden beri Berlin’deyiz. Uwe’nin sürprizi buymuş. Noel’i burada geçireceğiz. Otele ancak gece yarısı yerleşebildik. Çünkü Uwe havaalanındaki görevlilerle kavga etti. Uçakta birkaç küçük şişe şarap içmişti. “Neyi kutluyoruz?” dedim. “Seni” dedi. Ses çıkarmadım. Hostese aşırı samimi davranmasını beni kutluyor olmasındaki coşkuya bağladım. İnerken kıza “Olimpiyat stadında maçım var, gelmek istersen sana bilet ayarlarım” deyince dirseğimle dürtmek zorunda kaldım. “Refree! Refree!” diye bağırdığında ise utancımdan yerin dibine geçtim. Ama film burada bitmedi tabi. Valizlerimizi beklerken ısrarla başka birinin çantasını almaya çalıştı. Güvenlik gelince de sesini yükseltti. Polislerden birini valizle marizlemekle tehdit edince gözaltına almak istediler. Bizi götürdükleri odada babamı aradım da serbest bıraktılar. Otele geldiğimizde ayakkabılarını bile çıkarmadan devrilip uyudu. Bütün gece de “Bas bas… Sakin… Tek top…” diye sayıkladı durdu.

22 Aralık 1977, Berlin

“Almanya’da her üç kişiden biri ya futbolcu ya da filozofmuş. Geri kalanlar ise Alman değil zaten.”

“İşte, dolunayda Karl Valentin’e dönüşen kadın!”

“Dalga geçmiyorum. Hem sen de futbolcu değil misin?”

“Belki. Ama önce ressamım.”

“Peki filozof?”

“Filozof mu? Şu kırmızı arabanın tamponunu görüyor musun? O benden daha filozof.”

26 Aralık 1977, Berlin

Uwe’nin katıldığı bir Noel partisi sıkıcı olabilir mi? Asla. Almanya’daki eski arkadaşları bu kutlama için Berlin’de toplanmış. Onlarla tanışacağım için heyecanlıydım. Şehir dışında eski bir malikâneye gittik. Alman İmparatorluğu 1871’de kurulmadan önce sık sık Berlin’e gelen Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın annesine hediye edilen sayfiye evi imiş. Ferdinand ve ailesi Viyana’ya kesin dönüş yaptığında evi dönemin kodamanlarından Von Losch ailesine satmışlar. Ailenin vizyoner oğlu Eduard Von Losch ise Marlene Dietrich’in dul annesiyle evlenince 1913 yılında, Marlene 11 yaşındayken, bu eve taşınılmış. Marlene öldükten sonra ev bir kültür sanat vakfına kalmış. Vakıf, bu evi Alman genç sanatçılara çeşitli sergiler veya aktiviteler için tahsis ediyormuş. Uwe’nin çevresinin geniş olduğunu bu partide anladım. Ressamlar, sinemacılar, müzisyenler, berberler… Ortalık sanatkâr kaynıyordu. Duvarlar onlarca Marlene Dietrich fotoğrafı ve yağlı boya portreleri ile donatılmış. Antika bir piyano, piyano taburesinin üstünde Şarlo’nun -altını “Marlen’e sevgilerle” diye imzaladığı- meşhur ayakkabıları vardı. Köşede pirinçten büyük bir kuş kafesi çarptı gözüme. Kocaman ışıklı çam ağacının etrafında oturduk, yedik, içtik, dans ettik… Zaman ilerledikçe Uwe, Mr. Hyde oldu. Oysa bana söz vermişti. Noel olduğu için elimden geldiğince hoş görmeye çalışıyordum. Ben bir grup berberle sohbet ederken sarışın bir kıza “Ditriş de kimmiş, kaşlara bak yara izi gibi…” dediğini duydum. Yanlarına gittiğimde ayakta duramıyordu. Onun adına özür dilerken kız bana bakıp “Sizi nereden tanıyorum? Bu yakınlarda uçtunuz mu acaba?” dedi. Uyuşturucu kullanmadığımı belirttim. Güldü. Başını iki yana sallayarak eliyle uçak işareti yaptı. Uwe’yi koltuğa oturttuk. Adı Tresa, bizimkinin sarktığı hostesmiş. “Piyanistim” dedi. “Uçmadığım zamanlarda çalıyorum” Biz içkilerin de tesiriyle abartılı biçimde gülerken Uwe ortadan kayboldu. Gözümle salonu taradım, kafese abanmış kapısını açmaya çalışıyordu. Yetişemedim. Kuşlardan biri kaçıp, çamaşır makinesindeki pinpon topu gibi dönmeye başladı salonda. Hemen kapısını kapatarak diğer kuşu güvenceye aldım. Millet kuşu hemen fark etmiş, yakalamaya girişmişti. Uçarak kaçanı koşarak kovalamak zordu. Birkaç tane küçük biblo devrildi, bazı sarhoşlar yerleri öptü, kimi burunlar cips soslarına daldı… Kuş sonunda yorulup Tresa’nın kucağına kondu. Yavaşça alıp kafesine yerleştirdik. Uwe, Şarlo’nun ayakkabılarını giyip piyano taburesine oturmuş, tuşların üzerinde uyuyordu. Sol diyezin üzerine serilen alt dudağını vişneli bir solucana benzettim.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi