.

Sevgili Marina,

“Bir toprak parçasının etrafını çevirip burası yalnızca benimdir demeyi akıl eden ve etrafında ona inanan saf insanlar bulan ilk kişi, medeni toplumların gerçek kurucusu olmuştur.” demiş Rousseau. Böyle bakınca Çinlilerin medeniyete ciddi bir katkıları olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar bahçe çiti bile yapmayı bilmiyorken şu üzerinde yürüdüğümüz büyük çizgiyi çekmişler. Ama bugünkü Çinliler medeniyetin nezaket kısmından pek anlamıyor Marina. Hiç kibar değiller, hatta beni almaya gelen adamların okuma yazma bildiğinden bile şüphelendim. Elimdeki imzalı mühürlü belgeleri gösterdiğim halde dinlemediler. Bir gece nezarette kaldım. Merak ettin değil mi?  

Akşam olmuş, konaklayacağım noktaya ulaşmıştım. Küçük kampımı kurdum. Tulumun içine girip çadırın açık fermuarından Çin mehtabını seyretmeye başlamıştım ki kulağıma ayak sesleri geldi: Üç asker. İkisinin elinde tüfek, birinin belinde tabanca. İyi akşamlar bile demeden gece vakti burada ne aradığımı sordu tabancalı olan. Komutanlarıymış. Hemen doğruldum, çantamdan belgeleri çıkardım. El feneriyle bir belgelere bir bana baktı. Yüz ifadesinden bunlara kafasının basmadığını, başımın belada olduğunu anladım. Hazırlanmamı söylediler. Toparlandım. Koluma girip en yakın kulenin içindeki kilitli kapıyı açıp bir tünele soktular. Duvarın altından güneye uzanan tünelden bir süre yürüdükten sonra yeryüzüne çıktık. Biliyorsun bu taraflar çok eğimli. Çok dik fakat ağaçları bodur olan yamaçlardan aşağı indik. Buraya geldiğimden beri ilk defa duvar dışında toprağa ayak basıyordum. Kelepçe takmadılar ama ellerimi başımın üzerinde tutmamı istediler. Birisi arkamdan diğeri önümden komutanları da yanımdan yürüyordu. Sorularıma hiç cevap vermediler. Sadece ters ters bakıyorlardı. Eğim azaldıkça ağaçlar sıklaştı ve ay ışığında çok ürkütücü görünüyorlardı. Yarım saat kadar yürüdükten sonra bir barakanın bulunduğu açık bir alana geldik. Karakol gibiydi. Bir cip yaklaştı, bindik. Yarım saat de öyle gittikten sonra daha büyük fakat ahşap bir binaya geldik. Kıvrımlı, gösteri bisikleti pisti gibi çatılar. Gramofon kâğıdı sandığım cephe kaplamaları filan. İyi aydınlatılmış bir odaya götürüldüm. Bir saatten fazla bekletildim. Sonra oranın patronu olduğu belli olan açık kahverengi üniformalı kel bir Çinli geldi. Konfiçyüs’ten başka kel Çinli tanımıyordum. Adam karşıma oturdu. Askerlerin alıkoyduğu belgeler elindeydi. Kâğıtlara bakarak Jackie Chan İngilizcesiyle konuştu:

“Orman perisi Eko, çok eski zamanlarda bir vaiz gibi güzel konuşuyordu. Zeus’un karısı onu kıskanınca Eko’yu kendi sesinden mahrum etti. O andan itibaren kendi başına bir şey söyleyemedi. Ancak başkalarının söylediklerini tekrar etti.”

“Ee?” dedim.

“Sen de başkalarının söylediklerini mi tekrar edeceksin? Yoksa kendin mi olacaksın?”

“Kimi tekrar edebilirim ki? Benim söyleyeceklerim o belgelerde yazıyor. Siz kimsiniz?”

“Adım Zedong. Burcum yılan. Merkeze kimliğinizi sordurduk. Sizdeki belgeleri anlamayız. Askeriz biz, diplomat değil.”

“Diplomat değilseniz bu işlere karışmayın.”

“Ukala olduğunuzu tekrar etmeyeceğim. Çok duymuşsunuzdur. Ne de olsa bir Avrupalısınız.”

“Beni turist olarak görün. Duvarı gezmeye geldim.”

“Turistler geceleri evine gider.”

“Gececi turistim. Hem buna hakkım yok mu?”

“Sizin bu egonuzu nerede şişiriyorlar? Eiffel kulesi bir pompa mı yoksa? Obezite dedikleri şeyi şimdi daha iyi anlıyorum.”

“Çin ormanlarında gece yarısı şaka yapan kel askerler bana hiç komik gelmiyor.”

“Profesyonel asker olmadan önce Avrupa Tarihi tahsil ettim. Birkaç yıl Roma’da, biraz da İsviçre’de yaşadım. Sizin ne olduğunuzu çok iyi biliyorum.”  

“Ben de sizin. Taklit arabalar,  fason oyuncaklar satıyorsunuz. Kendinize ait tek bir şeyiniz var ve onun üzerinde sanatsal bir etkinlik yaparken bana saygı duyacağınıza zorla buraya getiriyorsunuz.”

“Eskiden Avrupa’da erkekler yemin ederken testislerini tutarmış. Bu ‘soyumun geleceği üzerine yemin ederim’ demekmiş. Testisi önemsiyorlarmış. Mesela, Danimarkalı Axel Olofson 1896’da yazdığı kitabında Napolyon’un Rus savaşını kaybetmesini Rusların Fransızlardan daha büyük testisleri olmasına bağlamış. Napolyon’un testisleri hakkında bilgim yok fakat egosu oldukça şişkinmiş. Savaşı kaybedip Elba Adası’na sürgüne gönderilince amansız gururu yüzünden intihar girişiminde bulunmuş. Fakat kendisinin üstün bir bünyeye sahip olduğuna inandığından bir yüzük dolusu standart zehrin onu kesmeyeceğini düşünmüş ve bir tekila bardağı zehri bardakla beraber yutmuş. Midesi bu aşırı doz zehre anında tepki vermiş ve hemen kusmaya başlamış. Böylece ölmemiş. Kendini beğenmişlik, maalesef hayat kurtaran bir vasıf da olabiliyor gördüğünüz gibi.”

“Kafa ütülüyorsunuz.” dedim oflayarak.

“Tarihiniz bir bakıma testis, bir bakıma da ego savaşlarıyla dolu. 1678’de Paris’te bir adam yaşadığı eve “zevksiz” dedi diye arkadaşını -testislerini kestikten sonra- öldürdü. 1702 yılında Floransa’da bir edebiyatçının kuzenine çökme sebebi ise onun “Sen Dante’den anlamıyorsun” demesi. Bundan on yıl sonra iki asker bir kediyi paylaşamadıkları için Seine Nehri kenarında birbirini boğazladı. Bunlar sana bir şey anımsatıyor mu?”

“Dante okumadım.”

“Siz Avrupalılar birbirinizi yemekten vakit buldukça başkalarını yediniz. Yüz yıl savaşları, otuz yıl savaşları… Afrika, Güney Amerika hatta Asya. Doyumsuzsunuz, kavgacısınız ve şımarıksınız. Bir duvar üzerinde yürümeyi bir b.k sanıyorsunuz.”

“Ee şimdi ne olacak? Kafama bir teneke geçirip üzerine su mu damlatacaksınız?”

“Hayır, sizi bir süre misafir edeceğiz. Tam olarak ne yapmaya çalıştığınızı anlayana kadar.”

“Elinizdeki -burada ne b.k yemeye dolaştığımı gösteren, kafayı yemiş bir Çinli gece vakti tutuklayıp bana testislerden bahsetmesin diye yazılan- belgeler için büyükelçiliğinizin kapısında tam sekiz yıl bekledim.” diye hırlayıp ayağa kalktım.

“Otur ve dinle. 16. yüzyılın sonlarında, İspanya’ya karşı çıkarılan Hollanda isyanının lideri Prens William’a birden fazla suikast girişimi olmuş. 1582’de o kadar yakından ateş edilmiş ki prensin saçı ve sakalı tutuşmuş. Boynundan aldığı yara ölümcülmüş ama on yedi gün boyunca sırayla yarayı parmaklarıyla kapatan hizmetçilerinin insanüstü çabaları sayesinde William kurtulmuş. İkinci girişimde Prens bu kadar şanslı değilmiş. Bu olaydan iki yıl sonra Balthazar Gerard adında bir genç, kendini bir kalvinist olarak tanıtarak Prensin hizmetine girmiş. William, genç adamın samimiyetinden çok etkilenmiş ve onu diplomatik bir görevle yurtdışına göndererek taltif etmek istemiş. Gerard, aldığı harcırahla iki tabanca almış. Bu tabancalardan biriyle Prensi öldürüvermiş. Diğer tabancayı da kendi işini bitirmek için kullanmak istemiş fakat başaramamış. Suikastçı, hemen yargılanıp dört gün sonra halkın önünde idam edilmiş ve ortaçağ Avrupa’sında gelenek olduğu üzere vücudunu birkaç parçaya bölerek ülkenin çeşitli yerlerine göndermişler. Gerard’ın veya Prens William’ın testis büyüklüğünü bilmiyoruz.”

“Benimkini merak ediyor musunuz?” dedim sırıtarak.

“Hayır. Etmiş olsaydık yerinde tespit yapmak yerine kesici bir alet yardımıyla onları ödünç alırdık.”

Midem bulandı. Bu sırada içeri bir asker girip elindeki kâğıdı Zedong’a verdi.  

“Uwe Laysiepen. Almanmışsınız” dedi kâğıda göz gezdirirken.

“II. Dünya Savaşından da sorumlu tutmayacaksınız umarım?”

“Durumunuz anlaşıldı. Artık gidebilirsiniz. Ülkemiz için bir tehlike arz etmiyorsunuz.”

“Lütfettiniz efendim. Nasıl döneceğim peki?”

“Bilmem. Ormanda bir sanatsal performansa ne dersiniz?”

Bir tiksinti kapladı içimi. Bu asker bozuntusu beni ormana tek başıma salmayı düşünüyordu.

“Yalvarırım başka hikâye anlatmayın. Rica ediyorum buraya geldiğimiz ciple beni geri gönderin.”

“Bizim araçlarımız şüphelileri taşımak için kullanılır. Artık şüpheli değilsiniz. Devletimizin parasını boşa harcayamam.” Pis pis yayıldı ağzı, önüne baktı.

“Sevsinler” diyerek kapıyı açtım.

Çaresiz, ormanı yalnız geçecektim. Yanımdaki kamp bıçağına güvenmek zorundaydım.

“Marina’ya sevgilerimi iletin” dedi çıkarken. İki parmağıyla önce kendi gözlerini sonra da beni işaret etti p….enk.

Bir şey söylemeden hızla ve sinirle ormana daldım. Fenerimi yaktım. Derin nefes alarak patikadan yürümeye başladım. Bir süre sonra arkamda bir far ışığı gördüm. Cip yanıma kadar gelip durdu, kapı açıldı. Çinliler medeniyeti kurmuş fakat sürdürmekte biraz kararsızdı.

Uwe. 29 Eylül 1988

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi