.

[Sırp Marina ve Alman Uwe, 1976 yılında Amsterdam’da tanıştı. Âşık oldular. 1980’de Çin Seddi’nin iki ucundan ayrı ayrı yürüyüp ortada buluşarak evlenmek gibi sanatsal bir performans gerçekleştirmeye karar verdiler. 1988’e kadar gerçekleşmeyen projeye kadar Türkiye dâhil Avrupa’nın çeşitli ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bir takım maceralar yaşadılar. 1988’in sonunda Çin Halk Cumhuriyeti’ne giderken, şiddetli geçimsizlik sebebiyle projenin sonunda ayrılmayı kararlaştırmışlardı. Birlikte tuhaf hadiseler yaşamaya alışkın olan kahramanlarımızın kaderleri gene enteresan kişilerle kesişmeye devam edecekti… Bakalım neler neler olacaktı…]

“Tehlikenin tanımını zorlayan ve kurcalayan sanat benim ilgimi çekiyor.”  Marina Abramovic

Selam Uwe,

Anlattığın olaya üzüldüm. Son mektuplarımdan birinde Tatsuko ve karısından bahsetmiştim hatırlarsan. Karısının söyledikleri doğruymuş demek. Aslına bakarsan bizi sekiz yıl oyaladıktan sonra artık rahat bırakırlar sanıyordum. Anlaşılan Çinliler onlar için bir güvenlik sorunu olmadığımıza henüz ikna olmamışlar. Ama bunun senin başına gelmesi beni şaşırtmadı. Aradan geçen onca yılda senin yüzünden başımız o kadar çok belaya girdi ki gözaltına alınman sıradan bir olay. Gene de gece geri dönebilmiş olman sevindirici.

Tuhaf bulacağını biliyorum fakat mektubunu okurken kimi yerlerde gülmekten kendimi alamadım. O Zedong denen adam seni fena bozmuş. Bazen herkesin böyle derslere ihtiyacı olur, senin çok daha fazla olur. Bana söylemediğin ne var acaba? Kesin bir yerlerden kaçak viski bulmuş içiyordun ve gelip geçen turistlere Hindistan’da futbol diye yakar top oynandığına fakat Çin futbolunun Hindistan’dan bile geri olduğuna dair saçma sapan fikirlerinle rahatsızlık veriyordun. Belki de gelirken uçakta söylediğin gibi Çin Seddi’nin aslında Gobi Çölü’nden Sarı Deniz kıyısındaki yazlık inşaatlarına kum taşıyan at arabaları için yapıldığını anlatıyordun. Rousseau’dan alıntı yapmış olman seni kurtarmaz. Unutma adamların her yerde kulağı var. Bir milyar nüfuslu bir ulustan bahsediyoruz. İki kulaktan hesaplarsan iki milyar kulak eder.

Dün Tresa’dan mektup aldım. Yakında buraya geliyormuş. Moskova-Pekin uçuşunda görevliymiş ve uçak indikten sonra üç gün izinli olacaklarmış. Bir gününü benimle geçirmek istiyor. Seve seve beraber yürüyebileceğimi yazacağım ona. Çok vefalı çıktı. 1977’de Berlin’de tanışmıştık öyle değil mi? Seninle ilgili ilk yargıları olumsuzdu. Bana “Bu arkadaşın doktoru musunuz siz?” diye soruyordu. Kızcağız seninle başka bir biçimde bir arada olabileceğimi düşünememiş. Ama daha sonra tanıdıkça bazı kaotik yeteneklerini ve yıpratıcı zekânı fark etti. Sonra sorduğu şey için pişmanlığından olsa gerek “Senin harcın değil, bu adam tedavi olamaz. Tedavi için teşhis lazım ki Uwe’ye Tito’nun doktoru bile teşhis koyamaz.” diye şakayla karışık mesaj vermişti.  “Uwe’den uzakta olduğun için gönlüm rahat, yoksa oraya gelmeye cesaret edemem. Adamın olduğu yerde musibet var” diye yazmış. Bir hostesin kaleminden bal damlar mı? Damlar.

Bugün yirmi iki kilometre ilerledim. Haritamıza bakarsan Sarı Irmağın duvarla kesiştiği ilk noktaya çok yakınım. Pekin’den çıkıp İç Moğolistan sınırına girdim yani. Shanxi eyaletinin merkezine az kaldı. Gün boyunca canım oturup sırt çantamdaki tabak çanakla uğraşmak istemediğinden yemekle vakit kaybetmedim sayılır. Zaten yürürken yoluma çıkan böcekleri, kimi küçük kuşları tutup ağzıma atıyordum. Beslenme problemi yaşamıyorum senin anlayacağın. Şaka şaka. Kafan güzelken bazı kalorifer böceklerini yuttuğunu biliyorum ama bu benim tarzım değil. Böcek demişken, bu bölgede ‘on beş ayak’ denilen meşhur bir böcek varmış. Sekiz ayak solda yedi ayaksa sağda. Bu yüzden yürürken hep sağa çekiyormuş hayvan. İç köylerde ona Çincede ‘topal ejderha’ anlamına gelen bir de lakap takılmış. Ben bu ilginç böceğe yolumda rastladığımda bir grup işçi de duvarda küçük bir tamirat ile uğraşıyordu. Bir tanesi bu köylerden birinde yaşıyormuş. O anlattı. Dediğine göre birçok araştırmacı topal ejderha’yı görmek için bu bölgeye geliyormuş. Yalnız milli hazinelerden biri sayıldığı için çok sıkı korunuyormuş. Ülke dışına götürülmesi rüyalarda mümkünmüş zaten de Shanxi’nin dışına çıkarılması bile yasakmış. “Nesli tükenen bir tür mü?” diye sordum “Orasını bilmiyorum ama bacaklarından bir şey yapıyorlar, kimyasal bir şey…” Çok şaşırdım. “Bana pek koruyorlarmış gibi gelmedi baksana böcek ayağımın altında yürüyor ama etrafta ne polis ne asker var” diye bir kaşımı kaldırınca “Alıp cebine atmayı bir dene bakalım” dedi. “Ne olur?” diye merakla fısıldadım. İşçi yüzüme bakmadan elindeki malayla uzaktaki duvar kulelerinden birini işaret etti: “Çok iyi nişancılar var.”

Babam da beni ihmal etmiyor. Mektup yazmış. Attığı tarih çok yakın. Nasıl bu kadar çabuk geldi bilemedim. Üzerindeki pula bakılırsa Cenevre’den yazılmış. Bana mektubu getiren de postacı gibi değildi. Daha başka bir üniforma vardı üzerinde. Önce Tatsuko’nun karısının yara izi, yaptığı imalar, sonra seni kaçıran askerler… Sonra da bu acayip kurye… Uwe umarım benden bir şeyler gizlemiyorsundur.

Bu arada şu Zedong adını daha önce duymuşum gibi gelmeye başladı. Adam İsviçre’de bulundum demişti değil mi?

Marina. 6 Ekim 1988

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi