.

DRAGAN ABRAMOVIC

Benim adım Dragan Abramovic, Marina’nın babasıyım ve Uwe Laysiepen denen o gergedan osuruğundan nefret ediyorum. Ressammış. K.çımın ressamı.

1914’de Belgrad’da doğdum. Annem bana hamileyken babam İkinci Balkan Savaşı’nda Türklere karşı savaşırken ölmüş. Annemi iyi hatırlıyorum. Esmer, dev gibi bir kadındı. Ben yedi yaşındayken öldü. Amcam beni alıp Almanya’da bir yatılı okula verdi. Liseye kadar Münih’teydim. Sonra Belgrad’a döndüm. Üniversite çağına yaklaştığımda dünyanın çağrısına kulak verdim ve okulu bıraktım. Anlayacağınız bir lise diplomam bile yok. Ticarete atılmak istiyordum. Amcamın yardımlarıyla Belgrad’da bir dükkân açtım. Sonra evlendim. Karımı Belgrad’da bırakıp yıllarca Almanya ve İsviçre arasında dolanıp durdum. Yirmi beş yaşındayken Hitler Polonya’ya girdi. Savaş bana iyi geldi. İşimi büyüttüm. At arabalarına tekerlek yapan basit bir kasaba esnafıyken top rampası ve uçak tekerleği bilyesi üretimine başladım. Almanya’da atölyeler kurup Nazi ordusuna malzeme sağladım. Fransa sınırındaki demir madenlerinden demir çekip, siper kazmaya yarayan çelik kazma, süngü gibi şeyler imal ettim. Yahudiler ölüyordu, ben büyüyordum.

Bal bedelsiz olmaz, arıdan kaçsanız ayıdan kurtulamazsınız. Ben de hasar aldım; sağ ayağım yarısı Berlin’de kaldı. Savaşı Almanya’nın kaybedeceği kesinleşince İsviçre’ye geçtim. Yeni hayatıma aksak bir fabrikatör olarak başladım. Çakı firmalarıyla ortaklıklar kurdum. Saat fabrikalarına mal vermeye başladım. Bu sırada Zedong’la tanıştım. Gençti ama karanlıktı. Anlayacağınız tam bana göreydi. Japonlara ve batı Avrupalılara gıcık oluyordu. Çin askeri istihbaratı için çalıştığını sonradan öğrendim. Büyük hayaller kuruyordu. “Büyük benim hayal de sensin, bundan böyle beraberiz” dedim.

İsviçre’ye gelişimin ikinci yılıydı, 1946 olsa gerek, Marina doğdu. Kızım doğduktan beş ay sonra onları da yanıma aldırdım. Annesi Cenevre’yi sevmeyince bir yıl sonra geri döndü. Marina ile uzun zamanlar ayrı kaldık. Gene de kötü bir baba olduğumu sanmıyorum. Fakat Uwe’nin ismini duyduğumda içim kabarıyor, öfkeden deliye dönüyorum. O sarışın bağırsak solucanını boğduktan sonra moraran yüzüne bakarak puromu tüttürmek istiyorum. Serseri domuz kızımı peşinden taa Amerika’ya, Türkiye’ye ve şimdi de Çin’e sürükledi. Ama öğrendim, Çin’de yaptıkları her ne b.ksa o bitince ayrılacaklarmış. Marina bana “Sen haklıydın baba” dedi. Doğduğunda bu kadar sevinmemiştim. Pis herif, nasıl olmuşsa kızımı kendine âşık etmiş. Bizimki de salak. Sanat sanat diye ölüyor. Sanat İsviçre saatini yapan şeydir, İngiliz casus uçaklarını yapan şeydir. Sanat duvarları boyamak, soyunup kendine cam parçaları batırmak değildir. Anlatamadım.

Son on beş yıldır sürekli Cenevre’deyim. Büyük bir holdingin patronuyum. Bin iki yüz insan emrimde çalışıyor fakat ben hayatımda Uwe kadar kimseyle uğraşmadım. Kızım onu vakti zamanında seviyor olmasaydı şu an birden fazla mezarda yatıyor olurdu. Kendi başını belaya soktuğu yetmezmiş gibi hem kızımı aldatıyor, ağlatıyor, üstüne de kendi bulaştığı b.kun içine çekiyor.

Amerika’ya gittiklerinde otelde t.şaklı bir Rus’un karısını becermeye kalkmış beyinsiz. İyi ki Başkan Dimitri vardı, yoksa Ruslar onu ayak serçe parmaklarından asardı kumarhanenin tavanına. Sonra 1982’yi iyi hatırlıyorum. İspanya’da dünya kupasındayız. Yugoslavya futbol federasyonunda görevliyim o zaman. Bunlar da geldi. Yarı final maçı mıydı, soyunup sahaya fırladılar. Neymiş barış istiyorlarmış. Donu olmayan bir insanın barış istemeye hakkı yoktur. Çıplak biriyle barıştınız mı hiç? Ben çıplak biriyle barışmam. Onun aklından zoru olduğunu düşünür, üşümesin diye deli gömleğini giydiririm. İspanyol polisi çok serttir. Bir iki cop yediler orada. Hemen müdahale ettim. Stadyum güvenlik noktasında işi hallettik. Kralın adamlarından birini araya sokmuştum. Uluslararası bir kriz yaratabilirdi.  Bir Alman, bir Sırp… Dikkat edin bunlar tarihte dünya savaşlarını başlattı. Sözümona barış için soyunuyorlar. Altmış bin kişi önünde. Bebeğimin bacağına isabet eden cop darbesini şu an bile kalbimde hissediyorum. Sormuştum; “Kızım neden? Hadi bu Uwe bir şempanzenin zihin kalitesine sahip, sen neden ona uyuyorsun?” demiştim ağlayarak. “Baba seviyorum; Uwe’yi, barışı ve tehlikeyi” demişti. Haklı aslında; wo Uwe es scheiße! Kendi kendime soruyorum hep; sanat bunun neresinde? Galiba Uwe için sanat k.çına itelenen barok bir cop.

Artık ihtiyar bir adamım. Bazı şeyleri kaldıramıyorum. Artık daha ince şeyler, daha ince işler peşinde koşmalı. Hayattan zevk almalıyım. Kızımı o lağım faresinden kurtarırsam hayattan çok zevk alacağım. Hangi birisini anlatsam bilmiyorum: Kokmuş Picasso’nun şu şatodaki mezarına kaçak ziyaret mi dersiniz, Charlie Chaplin denen o palyaçonun kayıp tabutunun peşine düşmek mi dersiniz, İstanbul’da 12 Eylül 1980 sabahı sokakta tutuklanmak mı dersiniz, nerede bir embesillik nerede bir hayvanoğlu hayvanlık varsa bizimki orada, onunla beraber tabi ki zavallı prenses kızım. Bu mikropta sincap g.tü kadar akıl varsa ben de Yugoslavya kraliçesiyim.

Zedong, dün arayıp bir şeyden bahsetti; bir böcekten. Çok ince, çok büyük bir iş. Uzak doğudaki mucizeler sadece Çin Seddi veya kungfudan ibaret değil. Bu böcek benim sanat harikam olabilir. Fakat duyduğum kadarıyla o Japon parazit de böceğin peşindeymiş. Karısının başına gelenlerden ders almamış olmalı.

Uwe işimize yarayacak. İş bitince hangi ülkenin polisi, askeri istiyorsa ona vereceğim bu yürüyen belayı. Fırında yakıp küllerini Gobi çölüne de savurabiliriz. Tabii vücudundaki bütün kıkırdakları ayıkladıktan sonra. Kıkırdak çorbası eklem ağrılarıma iyi geliyor.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi