.

Mısır piramitlerinin meşhur mezar odalarına benzeyen, Çin Seddi’nin altındaki bu el yapımı mağarada hostesle karşılaşmak, çürümüş cesetten ya da elleri ve ağzı bağlanmış Marina’dan daha fazla şaşırtmıştı Uwe’yi. Marina’nın mektuplarından birinde Tresa’nın ziyarete geleceğini haber verdiği yazıyordu, bunu anımsadı. Marina ise Uwe’yi gördüğüne hiç şaşırmadı. Çünkü on iki yıldır genç kadının bulaştığı her belanın içinde bu çocuk vardı. Bunların çoğu da bizzat onun yüzünden oluyordu. Şimdi ise ikisinin de kafasına birer tabanca gölgesi vurmuştu. Uwe’nin arkasında duran adamı görür görmez hatırladı. Bu üniformalı Çinli, babasının İsviçre’de bir dönem beraber çalıştığı ve Uwe’nin mektubunda söz ettiği, onu ormanda alıkoyan askerdi. Herifin karanlık bir yönü olduğunu biliyordu, zaten Dragan da gücünü sadece gün aydınlığında çalışarak elde etmemişti. Bu böcek avı işinin içinde babasının parmağı olduğunu düşündü. Bazı şeyleri anlayabilirdi ama cesedin kimliğine dair bir açıklama bekliyordu. Ama kime hatta hangi cinsiyete ait olduğunu anlamak imkânsızdı. İskeletin üzerindeki paramparça ve sanki erimiş haki kıyafetlerden bir subay olduğu tahmin edilebilirdi. Marina o sırada Uwe’nin kendisine bakışındaki ışığı farketti. Bu ışık tuhaf bir huzur verdi ona, susamışken foşur foşur akan bir çeşmenin soğuk kurnasında parlayan damlacıkların insana hissettirdiği yaşama sevincine benziyordu. Tresa’ya döndü; kızcağız bayılmıştı. Sırtı duvara dönük bir şekilde yan yatıyordu.

“Kimleri görüyorum…” dedi Zedong. Tatsuko’ya gülümsedi. “Japonlar sıkıldıkça buraya geliyor ama görgüsüz olmamak lazım. İnsan önce bir sorar; müsait misiniz, bir maniniz var mı diye…”

“Misafirliğe gelmedik.” dedi Tatsuko. Zedong ile karşılaşmak canını çok sıkmıştı.

“Marina’yı çözer misiniz lütfen?” Bu Uwe’nin titreyen ve öfkeli sesiydi. Kimse onu duymamıştı. Arkasında Zedong olduğu halde sığınağın ortasında öylece dikiliyordu. Bağlı olmayan tek tutsak olmasına rağmen herhangi bir kahramanlık yapmayı düşünmemişti. Zedong ile Japon ise birbirlerini ısıracakmış gibi bakıyorlardı fakat Çinli mütebessimdi. Marina Tresa’ya sokulmaya çalıştı, silahlı kadın buna izin vermemek için aralarına girdi.

Zedong iğnelemeye devam ediyordu: “Cenaze için buradaysanız ben de size memnuniyetle katılırım. Memleketimizi sömürmeye gelmiş olsa da toprak altında dinlenmek onun da hakkı. Önerim şu: Siz dedenizi alın ben de emaneti.”

“Ya siz ben tişörtümü çıkarınca Marina’yı serbest bırakmamış mıydınız? Ayrıca emanet ne ki?” diye atıldı Uwe.

“Sevgiline çok benzeyen Çinlilerin olması ne kadar ilginç değil mi?” diye sırıttı Zedong, Tatsuko’dan gözlerini ayırmadan.

“Böcekleri aramıyor muyduk?” Uwe bunu sorduğunda Marina ister istemez yere baktı. Etrafta onlarca böcek dolaşıp duruyordu. “Lütfen Marina’yı çözer misiniz?” diye yineledi. Uwe’nin kafasındaki sorular cesetten şimdiye kadar nasiplenmiş bütün leş yiyici karıncalardan bile fazlaydı. Önce hangisini sorması gerektiğini bilemedi. O ana kadar hiç tebessüm etmemiş olan Tatsuko şimdi kötü bir fıkraya verilen nezaketle karışık ezbere tepki gibi dişlerini gösteriyordu “Dedemiz değil o” dedi, “Amerikalı.” Bu macerada şimdiye kadar fat man’den başka bir Amerikalının dâhil olmamış olması bir eksiklikti. Artık herkes rahatlayabilirdi.

Birdenbire sığınağa topallayarak Dragan girdi. Elinde silah yoktu. Marina babasını görünce şok oldu. Ağzının ortasından geçen urgana rağmen “Baba” dediği duyuluyordu. “Demek eşeğin nalları sendeydi” diye o eski Sırp deyimini mırıldandığını ise sadece kendisi anlayabilirdi. Dragan sığınağın göbeğinde durdu. Tatsuko’nun silahı bir Zedong’a bir yaşlı adama yöneliyordu. “Dışarıda birkaç Vietnamlı ve birkaç Kuzey Koreli var. Hepsi de çiğ köpek filan yiyen komandolar. Anladınız mı? Kızımı hemen çözün. Yoksa dışarı canlı çıkamazsınız” dedi Dragan. Tatsuko’nun işareti ile karısı Marina’yı çözdü. Tatsuko Marina’yı boynundan sıkıca tutup kıstırılmış bir soyguncu gibi arkasına geçerek kendini sağlama aldı.

Zedong, Uwe’den cesedi karıştırmasını, bulacağı kutuyu Dragan’a vermesini istedi. Uwe iğrenerek cesedin yanına çömeldi. Aslında bu kemik yığını artık kokmuyordu. Tüketilecek bir derisi kalmadığından dikkatini çeken bir kurtçuk ya da karınca da olmadı. Toza karışmış küflü kumaşların arasından üzerinde küçük hava delikleri bulunan kurşun isabet etmiş siyah metal bir kutu çıkardı. Büyük delikten Topal Ejderha dedikleri böceklerden biri çıktı, elini biraz korku biraz refleksle salladı. Böcek yere düşüp gözden kayboldu. Kutuyu Dragan’a verdi. Yaşlı adam Uwe’ye az sonra odasının kapısını içeriden kilitleyip kendisine sopayla saldıracak bir okul müdürü gibi bakıyordu. Kutuyu açtı. İçindeki kırk yıllık tozu, böcek parçalarını üfledi. Sekize katlanmış bir kâğıt çıkardı. Kâğıdı açtı, zafer gülümsemesi sığınağı aydınlattı. Bu bir haritaydı. Marina o güne kadar izlediği deniz korsanı filmlerini gözünün önüne getirip kendine yabancılaştı. Tatsuko ve karısı heyecanlarını gizlemedi. Uwe ilk defa, çürük bir Amerikalı’nın, hamam böceklerinden rol çalan bir haritanın, topal mafya babası Dragan’ın, baygın bir hostesin ve cinnet geçiren mahalle kabadayısı tarafından rehin alınmış gibi görünen Marina’nın toplandığı bu sığınağın bir rüya olduğunu düşündü. Hatta buna inandı.

“Ne haritası bu?” dedi Uwe.

Dragan, kızı Marina’ya bakarak cevapladı: “Define.”

Zedong’un kahkahası duvarları sıvadı. Dragan ve Zedong konuyu Tatsuko’nun açıklamasını istiyordu. Tatsuko Marina’yı daha da sıkı tutarak kinayeli ve derin bir nefes aldı:

“Filipinler’de gömülü altınlardan birinin haritası.”

“Altın mı? Filipinler mi? Hani böcek? Hani kolizsopestin?..” diye uzayacak bir sorular zincirine henüz başlayan Uwe’yi Zedong’un ikinci kahkahası susturdu. Tatsuko devam etti: “Böcekler Filipinler’den geldi. Amerika altınları Japonya’yla paylaşırken bu Amerikalı doktor haritayı çalıp buraya kaçmıştı. Çinli bir komünist tarafından vuruldu ve bu mağarada öldü. Böcekler de doktorun gizli nükleer çalışmaları sırasında kullanılıyordu. Kurşunlardan biri doktorun cebindeki kutuyu deldiği için böcekler mağaradan dışarı çıkıp, üredi.”

“Böcekleri ne yapacaktı? Bir bok anladıysam şurada kişnerim” dedi Uwe. Zedong’un kahkahalarına alışmıştı herkes. Kişneme esprisine Japon kadın da güldü.

“Doktor böcekleri yanında taşıyordu çünkü Filipinler’e geri dönüp nükleobiyolojik silahı geliştireceklerdi ve komünist Çin’i bombalayacaklardı. Doktorun kendi hesabı ise altınları bulmaktı.”

“Neden Filipinler? Siz kimsiniz?” İkinci sorusu Tatsuko’yaydı.  

Zedong söze girdi: “Japonya, 2. Dünya Savaşı sırasında çapulculuk yapıyordu. Asya tapınaklarındaki, müzelerdeki altınları, yeni evli kızların bileziklerini vesaire toplayıp Filipinler’de dağlara sakladı. Malları ülkelerine götüremediler çünkü okyanusta dolaşan düşman denizaltıları Japonya’ya giden gemileri avlıyordu. Hesapta savaş bitince altınları alacaklardı. Ama biliyorsunuz: Japonya gümledi. Her şey dağlardaki deliklerde kaldı. 40’ların sonunda Amerika’yla anlaştılar, altınların çoğu kapışıldı ama bazıları kayıptı. Tatsuko bunu öğrenmiş. Kendisi çok takdir ettiğimiz bir ajandır.”

Uwe ağzı açık dinliyordu. Marina ise duyduklarını mantıklı buldu çünkü babası kalkıp taa oralara gelmişse bu bir hamamböceği için olamazdı. Nükleer araştırmalar ya da biyoloji onun umurunda olmazdı.

Zedong’un sığınağa girerken yaktığı gaz lambası yerde duruyor ve on metrekarelik bu mağarayı aydınlatıyordu. İşte o lamba bir ‘çıt’ sesiyle sönüverdi. Ardından bir kargaşa, birkaç acı haykırış, iki el silah sesi duyuldu. Bütün bunların altından şimdiye kadar herkesin unuttuğu baygın sarışın hostes çıkacaktı.

***

“Senin adın ne şimdi? Tresa değil mi yani?” dedi yere oturmuş sol kolundaki kurşun sıyrığı acısıyla baş etmeye çalışan Uwe.

“Değil, Ayşegül.” dedi sarışın kadın.

“Hostes filan değilsin?”

“İsviçre Konfederasyonu için çalışıyorum.”

“İnanmıyorum” dedi Marina. “Türk filan mısın yoksa?”

“Türküm.”

Ayşegül, yani Tresa Avrupa’ya göç eden birinci kuşak Türklerdendi. Berlin’de doğmuştu. Lisede girdiği Berlin polis teşkilatından İsviçre Stratejik İstihbarat Müdürlüğü’ne (SND) geçiş yapmış, Kuzey Afrika’da ve İstanbul’da bulunmuş, yakın dövüş sanatları ve kaçakçılık konularında uzmanlaşmıştı. “İsviçre’de kaçakçılık konusunda uzmanlaşmış bir polis olmak da ne kadar ironik.” diye gülüyordu. Çin Seddi’ne gelme sebebi Çin hükümeti ile ortak yürütülen bir operasyondu ve haritadan haberi olmayan yetkililer Topal Ejderha’yı çok fazla önemsiyordu. Adamlar böceğin gizemli bir tarafı olduğunun farkındaydı ama henüz işin radyoaktif kısmındaydılar. Filipinler ve altın konusunu Zedong ve Tatsuko gibi gölgesi kendinden geniş çekik gözlüler ve SND’den birkaç kişi biliyordu. Dragan’ın dört başı mamur sahtecilik, haksız rekabet ve kaçakçılık kariyerini takip eden Ayşegül’ün amirleri Marina’nın arkadaşı olan naylon hostese bu vazifeyi vermişti. Kadın sığınakta uygun zamanı bekleyip harekete geçmişti. Çabucak en yakınındaki Tatsuko ve karısını etkisiz hale getirip, Zedong’a ulaşmış onu da paketlemişti. O karanlıkta Japon kadının silahından çıkan bir kurşun Uwe’yi kolundan yaralamış, Zedong’un kurşunu ise Tatsuko’nun ayağına isabet etmişti. Artık karı koca uyum içindeydiler. Bundan sonra attıkları her adımda ikisinde de Çinli kurşunların hatıraları sızlayacaktı.

“Babam dışarıda komandolar var filan diyordu” dedi Marina.

“Blöf!” Ayşegül sanki bir mumu üflemişti. “Senin baban usta bir işadamı ve en iyi becerdiği şey kar hesabı yapmak değil.” Marina’nın sırtını okşadı. “Merak etme, baban iyi” dedi. “Hatta Zedong ve diğerleri de iyi. Az sonra bizimkiler alır onları. Bu arada Uwe’nin bana çok yardımı oldu. O Zedong’a ve babana attığı tokat ve nizami şarj çok yaratıcıydı.”

“Babama tokat mı attın?” diye gözlerini hapishane projektörü gibi açarak Uwe’ye yaklaştı Marina.

“Tokadı Zedong’a attım. Yani atmışım. Aslında çok karanlıktı öyle en yakınımdaki gölgeye salladım. Babanı sadece ittirdim. Başka bir şey yapmadım. Zaten gerek de yoktu, boş çuval gibi çöküverdi.” dedi Uwe sırıtarak.

Dragan, Zedong ve Japonlar bağlanıp deliğin girişine oturtulduktan sonra Marina ile Uwe’nin o dakikaya kadar farketmedikleri, mağara zemininde açılan bir kapaktan geçip sığınağın elli metre ötesinde, duvarın diğer tarafında bir ağacın altına gelmişlerdi. “Bizim de haritalarımız var” demişti Ayşegül.

“Sahi şu harita babamda mı kaldı?” diye sordu Marina.

Ayşegül cebinden sekize katlanmış kâğıdı çıkardı. “Lazım olur diye aldım.” Gülüştüler.

Uwe bir kaşını kaldırdı: “İsviçre’nin bu haritadan haberi var mı?”

“Tabii ki var. Bu yüzden bir sonraki durağımız belli. Benimle Filipinler’e gelir misiniz?” dedi Ayşegül.

“Gitmem ben oraya, çok yoruldum” diyerek yere uzandı Uwe.

Marina Ayşegül’e göz kırparak Uwe’nin turnike yapılmış koluna bir çimdik attı. Yaralı adam inledi.

“Ben de başkasıyla giderim. Orada yeni bir sanatsal performans düşünüyorum.”

“Nasıl?”

“Beyaz tülden bir elbise giyeceğim ve davetlilerin karşısında ‘evet’ diyeceğim.”

“Neye?”

Marina bu soruya cevap vermedi.  

SA KATAPUSAN

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi