.

Bono, “God Part II” adlı şarkısında, John Lennon’un “God” şarkısının devamını yazmaya yelteniyor. Nakaratı “I believe in love” diye dönüp duruyor. Evet, John Lennon bunu nasıl da atlamış, keşke önce Bono’ya sorsaydı mı diyeceğiz?

Lennon’un Beatles’ı bitirme manifestosu niteliğindeki “God”, aynı zamanda Beatles’ın görkeminden vazgeçip sonraki hayatını siyasi ve insani mücadelesi çevresinde şekillendireceğinin de ilanıdır. Tuhaf olan, Bono’nun eksik gördüğü şeyin, şarkıda kısacık ama son derece güçlü bir ifadeyle var olması; “I just believe in me” (sadece kendime inanıyorum) dedikten sonra fısıltıyla “Yoko an me” (Yoko’ya ve kendime) demesi “aşka inanıyorum” diye yırtınmaktan çok daha güçlü bir aşk ifadesi değil midir? Sevdiğini kendinin bir parçası olarak görmek, onsuz kendini eksik hissetmek… Ayrıca öznesi-nesnesi belirsiz bir şekilde söylenip duran bu aşka inanma/inanmama meselesi de nedir? Aşka inananın inanmayandan ne farkı var? Bana “aşka inanıyor musun” diye sorulacak olsa “hangi aşka” diye cevap veririm ister istemez. Aşık olandan, olunandan bağımsız bir şekilde aşk diye bir şey mi var? Göremediğime göre inanmıyorum belki de. Doğrusu, “ben” dedikten sonra, eksik kaldığını hissederek “Yoko ve ben” diyen Lennon’un aşkına inanıyorum, ama, kusura bakmasın, Bono’nun aşkına inanmıyorum.

Lennon gibi, belki dünya üzerinde hiç kimsenin sahip olmadığı bir şöhreti ve görkemi geride bırakıp, doğru bildiği şeyler uğruna yürümeyi seçmiş birinin, kendi profesyonel hayatında tam tersini yapmış, bir yandan savaş karşıtı görünüp, bir yandan savaş ilan eden devlet başkanlarıyla her fırsatta öpüşüp koklaşan Bono’dan alacağı bir tavsiye olduğunu sanmıyorum.

Aslında, kompozisyon duygusu olan becerikli müzisyenler ve sağlam bir vokal biraraya geldiğinde yeterlidir çoğu zaman, çok derinlikli sözler ve tutarlı bir siyasi duruş aramaz insan. Hiçbir zaman albümlerini almayacağım ama bir yerde kulağıma çalındığında da rahatsız olmayacağım gruplardan olurdu, olumlu ya da olumsuz bir görüş bildirme gereği duymazdım. Ama kendilerini gördükleri yer ve yakıştırıldıkları dünyanın sorunlarına duyarlı süper yıldız pozisyonuna bakınca, insan “dur bakalım, o kadar da değil” demekten alamıyor kendini.

Yıllardır, Türkiye’de insan haklarının ihlal edildiğini söyleyerek Türkiye’den gelen konser tekliflerini geri çeviren U2’nun, sonunda gelmeye ikna olmasını sevinçle karşılıyoruz şimdi. Doksanlarda Selanik konserlerine otobüs turları falan düzenlendiğini hatırlıyorum, “buraya gelmiyorlar ama çok yakına geldiler, hadi gidelim” diye. Sonuçta Bono’nun kararlı mücadelesi sonucunu verdi, Türkiye’de işkence tümden ortadan kalkmadıysa da eskisine göre epey azaldı ve Bono da bunun üzerine sonunda bizi şereflendirmeye karar verdi, haydi hep birlikte gidelim mi diyeceğiz? Bazıları da kimi gazetecilerin Bono’ya sorularından rahatsız olmuş, “inşallah Bono bütün Türkleri böyle sanmaz” diye sızlanıyorlar. Ülkece kendimizi Bono’ya beğendirme derdindeymişiz de haberim yokmuş.

Siyasi duruş sahibi bir müzisyen (hadi öyle olduğunu varsayalım), eylemlerini onaylamadığı bir devlete karşı nasıl tavır almalı, o ülkede konser vermeyi reddederek mi? Bu konuda ilginç bir örneği yakın zamanda okudum.

İsrailli sinemacı ve barış eylemcisi Udi Aloni, Türkiye’de Bağışlanmak filminin dvd’siyle birlikte satılan ve Slavoj Zizek’in derlediği “Bir Yahudi Ne İster?” kitabındaki yazılarından birinde (Leonard Cohen’e açık mektubunda), Leonard Cohen’den Tel Aviv’de konser vermemesini istiyor. Yazıdan, Tel Aviv konserinden sonra gerçekleşmesi planlanan Ramallah konserinin Filistin yönetimi tarafından iptal edildiğini anlıyoruz. Aloni, Cohen’den Filistinlileri anlamasını da istiyor. Cohen’in Tel Aviv ve Ramallah’ta birer konser verecek olması görünüşte barışçı bir çaba gibi görünse de, işgal altındaki Filistinliler, işgalcilerle aynı kefeye konulmayı bir barış mesajı olarak kabul etmiyorlar. Aloni, kendi sözleriyle, Filistinlilerin ondan iletmesini istediği mesajı iletiyor (bu kitap, özellikle Aloni’nin “ikiulusluluk manifestosu” oldukça ilginç, ona da ayrıca değinmek lazım).

Aloni, İsrailli bir Yahudi olarak, İsrail politikasına vargücüyle muhalefet eden bir sanatçı, İsrail devletinin bu şekliyle ortadan kalkması ve Filistin toprakları üzerinde yaşayan bütün halkların eşit katılımıyla laik ve eşitlikçi bir birlikteliğin onun yerini alması için uğraşan bir eylemci. Cohen’e mektubunda, Tel Aviv’de konser vermeme çağrısını ne kadar tereddütlü bir şekilde yaptığı da anlaşılıyor, haddini aştığını kabul ediyor bir yandan. Ama davasının heyecanı, Filistinlilerin derdine tercüman olurken kurduğu cümledeki çarpıklığı görmesini engelliyor: “(Filistinliler, sana) gidip önce işgalcilerimizi eğlendirip, sonra bize teselli ödülü verir gibi gelme, diyorlar”. Çarpıklık dediğim, Tel Aviv konserine gidecek olanları işgalciler olarak görmek. Başka bir deyişle, devletleri halklarla karıştırmak. Bu aslında tam da devletlerin istediği bir şey, kendilerinin halktan ayrı bir şey olmadığını kanıtlayabildikleri ölçüde meşruiyet kazanıyorlar.

Ama Aloni’nin isteği, Bono’nun aşağılayıcı tavrına göre daha insaflı. Cohen tabii ki müziğini dinlemek isteyen herkesle buluşacaktır, fırsat verilseydi Ramallah’ta da buluşurdu, kendini devletlerin düzeyine indirmeye tenezzül edeceğini sanmam. Oysa Bono kendini devletlerle muhatap görüyor, ve bundan da büyük gurur duyuyor, belli. Onun devletlerle muhabbeti de devletlerin birbirleriyle muhabbetinden farklı değil, güçlü ve zengin olanın karşısında hazırola geçiyor, yoksul olana burun kıvırıyor. Dünya Ekonomik Forumu’na katılıp duyarlılık şovları yapmayı, Live Aid tarzı şarlatanlıklar düzenlemeyi ve tabii ki Türkiye’de konser vermeyi reddetmeyi en güzel eylem biçimi olarak görmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan, biz neden aşağılanmaktan bu kadar hoşlanıyoruz?

, 28 Ağustos
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi