.

Shaftesbury’le Wardour’un köşesindeki restoranın kapısında oturmuş, masa için sıra bekliyorum. Kapıda çay içerken oturduğum çini tablalı küçük bir masayla iki iskemle var. Beresiyle kulaklarını kapatmış, matruş, iri kıyım bir adam gelip oturuyor karşıma. Kırmızı suratı İskoçu andırsa da epey ağır bir Rumeli aksanıyla konuşuyor:
— Ooo ağabey, merhaba! Nasılsın?
— Merhaba. Teşekkür ederim; sen nasılsın?
— Yalnız, sende temiz iş var be ağabey.
— Nasıl? Ne işi ya hu?
— Yaw, senin çocuklar a oradaki dükkanda parfüm satıyor ya.
— Parfüm mü? Hangi dükkanmış o?
— Yaw, daha bugün geldim ya senin dükkana!
— Belli ki karıştırıyorsun kardeşim. İstanbulluyum ben; burada yaşamıyorum, geziyorum.
— Geziyor musun? Kusura bakma ağabey. Adam aynı sen yaw!
— Oluyor öyle: Çok benzetirler beni. Sen nerelisin?
— Bulgarım ben, ağabey.
— Ne iş yapıyorsun burada?
— Çalışmıyorum.
— Çalışmıyor musun? Nasıl geçiniyorsun peki?
— Çalışsan ne, ağabey; geçinebiliyor musun sanki!
— Eee, ne yapıyorsun peki? Teker dönüyor mu?
— Dönüyor işte…
— Nasıl dönüyor ya hu?
— Kumarbazım ben, ağabey.
— Yapma ya hu! Ne oynuyorsun? Poker filan mı?
— O da var; hepsi var. Ama para rulette, ağabey!
— Geçinebiliyor musun peki?
— Çok şükür, ağabey.
— Senin teker hakikaten dönüyormuş be!
— Oluyor işte bir şeyler.

Garson kapıyı açıp “Hasan ağabey, masanız hazır” diyor. İsmimi hiç söylemediğim halde, her gittiğimde bana ısrarla Hasan diyor. Belli ki o da beni birine benzetiyor.

— Haydi selametle, kardeşim!
— Eyvallah, ağabey.

, 30 Kasım
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi