.

                                                                                              Yazdan bozma bir eylül sabahı, siyah önlükleri ilk kez giyip okula gittiğim gün, analarından babalarından koparılmış ve karalar bağlamış nice yaşıtımla birlikte; o soğuk binanın içinden uzunca bir süre kurtulamayacağımı düşünmemiş değildim. Bunu kendime itiraf etmek yerine, okulun bir sene olduğuna inanmaya çalışıyordum o sıra. “Okuma yazmayı öğretirler, salarlar” diyordum ki mesele hiç de öyle çıkmadı ve beklediğimden de uzun sürdü. Hâlâ da okul meselesinin uzun olduğu konusundaki inancım devam etmekte.

Garip bir yerdi ilkokul, siyah önlüklerimiz tebeşir tozlarına bulanırken kendilerince “geleceğin yöneticilerine, bilim adamlarına, kısaca geleceğe” bir şey öğretmeye çalışan öğretmenler vardı, ki ilkokul arkadaşlarının büyük kısmını arada görüyorum hepsi esnaf oldu, yani ne diyelim büyük adamlar bizim okulda yetişmedi.

Hata öğretmenlerde değil, bizde olduğunu da sanmıyorum. Sayı saymayı fasulyelerle ki bazılarımız cidden kuru fasulye kullanıyordu, okumayı da Cin Ali dizisiyle öğrenmiş bir nesilden beklentiler fazlasıyla büyük gibiydi. Fasulyeleri bir tarafa bırakırsak ilkokulun bence en güzel tarafı da Cin Ali’ydi. Şimdilerde okutulmaması yeni neslin eksikliği, derslerde hâlâ göstermek lazım aslında, ibret olsun çocuklara.

Renkli bir kapağı vardı ve hayatıma giren ilk edebi karakterdi. Kapak renkli olmasına karşın çizimler siyah beyazdı, bu yazıyı yazmak için Kadıköy’de Cin Ali ararken miadını doldurmasının arifesinde hazırlanmış bir seri buldum. Cin Ali renklenmiş, boynuna küçük bir papyon takmış efendilik pekişsin diye ve başındaki kasket meğerse kırmızıymış. Oysa ben onun içinin boş olduğunu düşünüyordum. Ama hikâyeler değişmemiş…

Hatırlayalım onları misal: Cin Ali sürekli babasından bir şey istiyordu, babası yetmiyormuş gibi, dayısından ve annesinden de belirli istekleri vardı. Bu istekler rahatsız diyaloglarla gerçekleşiyorlardı. Daha ilk kitapta babasından at istiyor ve muhabbet şu şekilde seyrediyordu:
”Cin Ali, bak! At”
“Bak, Cin Ali, bak. Bu at”
“Baba, o atı bana al.”
“Cin Ali, bu at. O da ot”
“Baba, bu ata ot al”

İsteklerin sonu gelmiyor ve Cin Ali atla, topaçla, topla, karagözlü kuzusuyla, oyuncaklarıyla arkadaşlarına hava atıyordu. Hele topaç ve kırbaç meselesi vardır ki, dayısı ve Cin Ali’nin geleceğindeki cinselliğin büyük ölçüde nerelere varacağı konusunda fikir sahibi oluyordu okuyan.

Tek katlı, bahçeli, geniş bir evde yaşıyorlardı, babaları sürekli kendi bedeninden kalın bir kravat takıyor, annesi de mütemadiyen bulaşık önlüğüyle dolaşıyordu. Hatta eve misafir geldiğinde bile önlüğü çıkarmamıştı, ki biz o zamanlar eve en yakınımız bile gelse pijamayla oturmaz pantolon giyerdik. Neyse o da ailenin terbiyesizliği.

Ailenin diğer üyeleri abla Selma ve kardeş Suna’nın yanında adı çoğu zaman anılmasa da resimlerden var olduğunu bildiğimiz papyon takan bir kedi vardı. Bence onun hikâyedeki yerini anlamış değildir kimse. Aile arasında geçen diyaloglar dehşet bir hastalığın da habercisiydi bana kalırsa, ama “Cin Ali ailesiyle birlikte aile terapisinde” diye bir kitap yazılmadı.

Pek cinliğini göremediğimiz, bazı durumlarda su katılmadık bir geri zekâlı gibi davranan bu arkadaşın gerçek yaratıcısı ve hikâyelerin sahibi Rasim Kaygusuz, 1989 yılında dünyaya veda ederken, ismini de milyonlarca Türk gencinin hafızasına kazıdı. Benim dünyamın Cin Ali’sini de o resimlemişti, ki resimlemek denirse, ama son yayımlanan renkli Cin Ali’nin resimlerinin arkasında Mustafa Delioğlu bulunmakta.

Biz böyle öğrendik okumayı, Cin Ali’yi yerden yere vursak da ondan öğrendik. Şimdi ne yapıyor acaba, ilkokul öğretmeninin kızı vardı; Nesrin, sınıf arkadaşı, belki de onunla evlenmiştir. Kendisi kesik gibiydi o kıza, milli eğitime mektup yazsak kendisine ulaşır mı?

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi