.

Ragıp Hoca’nın alnından terler boşanıyordu, titreyen sesiyle: “Rıfkı gelen toplara çok güzel vuruyor fakat arkadaşları ile paslaşmadan, pek şahsi oynuyor” dedi. Kalbi gümbürdüyordu. Sanki biri suratına bir şey fırlatacakmış gibi başını yana çevirerek gözlerini kıstı. Çevresindekiler heyecan dolu gözlerle pürdikkat Ragıp Hoca’ya bakıyorlardı. Ragıp Hoca hâlâ yerindeydi. Biri bir alkış başlattı, ötekiler de büyük bir coşkuyla alkışa katıldılar. Ragıp Hoca’nın kurduğu cümle kabul edilmişti…

Oynadıkları bu tehlikeli oyuna başladıklarında, hapis bulundukları on metre genişliğindeki kare mekânda otuz altı kişiydiler. Bir buçuk metrelik karelerden oluşan zeminde baygın halde yatıyorlardı. Birer birer kendilerine geldiklerinde, bir süre birbirileriyle konuşarak neler olup bittiğini, nasıl bir yerde bulunduklarını anlamaya çalıştılar. Hapsedildikleri mekân, beyaz zemini aydınlatan spotların bulunduğu karanlık ve yüksek bir tavan ile örtülü, düz ve simsiyah duvarlarla örülüydü. Aralarında yaptıkları konuşmaların neticesinde, hepsinin tek ortak noktası olduğunu fark ettiler: Burada bulunan herkes edebiyat öğretmeniydi.

Biri cebinden çıkardığı cep telefonu ile uğraşıyordu. “Açılmıyor. Kaç gündür buradayız? Telefonumu şarz etmiştim” dedi, “Telefonumu şarz etmiştim!”, ‘Çat!’ diye bir ses duyuldu. Üzerinde bulunduğu paneli tutan metal kıskaçlar serbest kalmıştı. Adam, altındaki kare panelle birlikte aşağı uçtu. Kalabalık boşalan karenin etrafında toplandı. Boşluktan aşağıya seslendiler. Karşılığında yankı bile gelmedi.

Öğretmenler şaşkınlıkla birbirlerine bakarken bir ses dört bir yanı sardı: “Yıllarca kendi dilinizi çok az kelimeyle kullandınız. Dili kullanırken yaptığınız hatalarla, edebiyat bölümünden mezun birilerine yakışır örnekler olmadınız. Şimdi sizinle bir oyun oynayacağız. Yedi yüz cümle kuracaksınız. Kurduğunuz cümleler on üç kelimeden oluşacak. Daha önce kullanılmış bir kelimeyi tekrar kullanmayacaksınız. Önünüzde bulunan kâğıt ve kalemle notlar alabilirsiniz. Burada kurduğunuz her hatalı cümle sonrasında, üzerinde bulunduğunuz kare serbest bırakılacaktır.”

“Kimsin sen? Kendini ne sanıyorsun? Sinir bozucu bir korku filmi serisi mi?” diye bağırdı birisi. Ses devam ettirdi konuşmasını: “Oyuna başlıyoruz. Şimdi kendinize bir kare seçin. Ben söyleyene kadar bulunduğunuz kareden başka yere kımıldamayacaksınız. Çabuk olun!” Panikle bir oraya bir buraya dalgalanan kalabalık durulduğunda, herkes bir karenin üzerinde yerini almıştı.

“Burada hepiniz, benim misafirim yerine konuğumsunuz, size soracağım sorulara cevap yerine karşılık vereceksiniz, anladınız mı?” “Anladık” dediler. Aslında kimse bir şey anlamamıştı. Türkçe kökenli kelimeler kullanmaları gerektiğini, ancak birkaç kişi aşağı uçtuktan sonra anladılar.

Sırası gelen öğretmenlerden biri: “Ruh hastasının biri bizi bu yere kapattı ve bizden yedi yüz cümle kurmamızı istiyor” dedi çevresine güven dolu gülümsemeler atarak. Tok ses içinde bulundukları mekânda büyük bir gürültüyle yankılandı: “On üç kelimeden oluşan yedi yüz cümle! On dört değil.” Adamın üzerinde bulunduğu kareyi tutan metal kıskaçlar serbest kaldı. Kaybolup giden bu cesur ama dikkatsiz öğretmenin ardından, mekâna korku dolu bir sessizlik yayıldı.

Sırası gelen öğretmenler, dikkatle cümlelerini istenen kurala göre kuruyorlardı, ama hâlâ birileri patır patır dökülmeye devam ediyordu. Böyle giderse kimse kalmayacaktı. “Ama sen de herkesi aşağıya atıyorsun. Neyi yanlış yapıyoruz? Meselâ bir örnek ver” dedi öğretmenlerden biri. Ses gürledi: “Anlatım bozukluğu yapmayacaksınız! Anlamları aynı olan kelimeleri tekrarlamak gibi…” Öğretmen aşağı uçtu.

“Necmi hoca siz de mi buraya düştünüz?” dedi öğretmenlerden biri, tanıdık bir yüze rastlamanın sevinciyle. “Öyle efendim. Ne yapacağız bilmiyorum vallahi. Görüyor musunuz şu işi? Cık cık cık…” Öğretmenlerden biri sesini yükseltti: “Askeri ücretle çalışan işçileriz, bizden ne istiyorsun? Böyle yaparaktan burada bizi mahzur bırakıyorsun. Bizleri böyle muzdarip etmeye ne hakkın var?” “Ne dedin?” dedi Ses, “Tam anlamadım. Sizi mahzur mu bırakıyorum? Muzdarip mi ediyorum? Yaparaktan mı? Askeri ücret mi dedin?“ Gülüyor gibiydi. “Evet” dedi adam, “Bu yaptığın direkman terbiyesizlik. Kendini ne hissediyorsun sen?” Açılan panelden aşağı düşen adamın ardından “Hak etmişti” diye mırıldandı biri.

Birinden “Hay yaşa!” diye bir ses yükseldi, “Senin bu yaptığın çok doğru olmuş. Hep yanlış kelimeler kullanıyorsunuz. Dili çocuklara eksik öğretiyorsunuz. Ne kadar iyi! Zamanında birçok hatalar yapıldı. Ama artık bundan ders alıp…” Adam, tamlama yanlışından aşağı düşerken hâlâ bir şeyler söylemeye devam ediyordu.

Öğretmenlerden biri pişmanlık dolu bir ses tonuyla sınıfta bıraktığı ya da kırık not verdiği tüm öğrencileri sayıyordu: “Macit sen misin? Levent? Sen misin evlâdım? İnan çok özür dilerim seni dersten bıraktığım için. Yapma etme. Kamil sen isen bak sana hiç yakıştıramadım bu hareketi. Evet, bizler de bazen yapıyoruz arada öyle hatalar. Ama önemli olan Türkçemizi düzgün kullanmaktır. Biz de buna çalışıyoruz. Sizleri eğitmek için. Yetiştirmek için. Şimdi bizi buraya böyle kapatarak sadece kötü hissetmemizi sağlıyorsun” Anında kapak açıldı.

Boşalan karenin ardındaki karanlıktan tek gelen soğuk bir esintiydi. Ne bir ses, ne bir soluk… “Aşağıda ne var?” diye sordu bir öğretmen, “Bilmek istiyorum!” “Aşağıda kocaman bir soru işareti var!” diye cevapladı Ses sertçe, “Soru soran kendisiyle buluşur!” Adam pustu.

“Kitap okumalıyız” diyordu kriz geçiren birisi, “Çok kitap okumalıyız!” Birkaç öğretmen aralarında fısır fısır konuşuyordu. “Peki tüm bunları nasıl bilebiliyor? O da edebiyat öğretmeni mi yoksa?”

Yaşlı bir kadın  öğretmene gelmişti sıra. Titreyen elindeki kâğıtta hazırladığı cümle yazıyordu “Ay heyecan yaptım. Olmuş mudur ki?” dedi. Metal kıskaçlardan biri ‘Çıt!’ diye attı: “Ay heyecanlandım! Heyecanladım! Heyecan yaptım anlatım bozukluğu!” dedi. “Okuyun lütfen” dedi Ses. “Dur dur” dedi. “Şu anda kendimi fazla ifa edemiyorum” “İfade demek istediniz herhalde” dedi Ses. “Evet evet ifade! İfade edemedimdi dur evladım” Gülme sesleri duyuldu, fakat bu son cümlesindeki hatadan dolayı paneli tutan tüm kelepçeler açıldı ve yaşlı kadın gözden kayboldu.

Sonrasında adamın  biri aklı sıra Ses ile tartışma çıkarmaya kalkıştı: “Sözlerinizi size geri iade ederim” gereksiz kelime kullanmıştı, panelin açılması gecikmedi. Lakin adam son anda panelleri taşıyan demire tutundu, ayaklarını sardı. Diğerlerine doğru ilerlemeye başladı. Ötekiler avuç içlerini göstererek “Gelme! Gelme!” diyorlardı. Adam sinirle elinin tekini kaldırdı “Eeh! Sizin karenize kalmadık!” Sıkıca demir çubuğa sarıldıktan sonra: “Nüans farkı!” diye bağırdı. Deliler gibi kahkaha atıyordu. “Atsana beni aşağıya! Hahaha!” Sonra bir uğultu yayıldı ve adam titremeye başladı. Tutunduğu çubuğu bıraktı ve düştü.

“Demirlere elektrik vermiş” dedi birisi. Bu olay üzerine kalabalığın arasında konuşmalar başladı. “Susun” dedi içlerinden biri. “Görmüyor musunuz? Hep düşünmeden konuştuklarımız yüzünden kaybediyoruz. Dikkatli olursak hepimiz kurtulabiliriz. Sadece düşünüp konuşalım. Hepimizin dikkatli olmamız lazım” dedi. “Ne oldu? “Neden öyle bakıyorsunuz bana? Ne dedim ki ben?” Açılan panelden aşağı düşen adamın sesi azalırken şunu diyordu: “Dikkatli olması lazııım!”

Sonrasında ayakta kalan ekip sağlam bir oyun sergiliyordu. Ancak bildikleri kelimeler gittikçe tükeniyordu. Türkçe Sözlüğe hiç bu kadar ihtiyaç hissetmemişlerdi.  Âdeta bütün fiiller suyunu çekmiş, bütün zamirler tükenmişti. Artık sıfatlar sanki sıfatsız, isimler isimsizdi. Zarflar da, aynı kötü kelime oyunuyla, kapalı bir zarfın içindeydi sanki.

“Kelime kalmadı ki” dedi içlerinden biri. “Kelime yok! Başka kelime yok!” Bayağı bir panik yapmıştı. Saatlerdir buradaydılar. Birisi kalabalığa arkasını dönmüş boşalan bir karenin içine doğru işiyordu. “Sıran geldi” dediler adama. Fermuar çekme sesi duyuldu. Hocanın doğru cümleyi kurabilmesi için daha önce kullanılmamış ve Türkçe kökenli kelimeler bulması yarım saat kadar sürdü. Yedi yüzüncü cümle de tamamlanmıştı.

Ses: ”Artık isteyen istediği kişinin bulunduğu panel üzerinde durabilir. Gruplar oluşturacaksınız. Demirlerdeki elektriği kesiyorum” dedi. Uğultu kayboldu.

İnsanlar demirlerin üzerinde yürüyerek Türkçe bilgisine güvendiklerinin karesinde saf tutmaya başladılar.

Profillerin üzerinde dengede durmakta güçlük çeken birilerine “Hadi bekleme yapmayın” dedi biri. Bekleme yapmak? Adamın karesi açıldı. Grup oluşturmuş karenin üzerindeki kadının biri “Şükrü Bey geçebilemedi…” dedi. İçlerinden birisi panikle kadını aşağı itti. Diğerleri de kadını iten adama teşekkür ettiler.

Birisi: “Sizler şimdi yanlış yaparsınız! Ben tek başına bir grup olacağım. Alnımın hakkıyla kazandım bu paneli çekilin gidin” dedi eliyle yanına yaklaşmaya çalışanları kovuştururken. O aşağı uçarken diğerleri alınlarının akıyla karelerde yerlerini aldılar.

Sonunda iki grup oluştu. “Siz güçlü oldunuz ama” dedi hocalardan biri karşı tarafa. “Lütfen tartışmayalım. Şimdi birimiz yanlış bir şey söyler. Bu sefer hepimiz birden gideriz. Böyle iyi” dedi bir başkası.

Ses konuşmaya başladı: “Cümlelerin yapısı konusundaki hassasiyetinizi gösterdiniz. Bakalım kelimelerin gücünü iyi kavrayabilmiş misiniz? Şimdi oynayacağımız oyunun adı ‘Cümle Kurmaca’. Altı kelime söyleyeceksiniz, üç isim, iki fi-” “Bir saniye” dedi öğretmenlerden biri Ses’in sözünü keserek: “Az önceki oyunun adı neydi peki? Onda da cümle kuruyorduk.” Ses: “Ne yapacaksın?” dedi tersleyerek, “İyi hadi öbürünün adı ‘Karmaşık Cümle Kurmaca’ olsun, bu daha kolay. Lafımı bölmeyin. Tekrar söylüyorum: Altı kelime söyleyeceksiniz, üç isim, iki fiil, bir de zarftan oluşacak. Buna göre anlamlı bir cümle oluşturacaksınız. Anlamsız cümleyi kuran tarafın üzerinde durduğu panel her seferinde biraz daha yan dönecektir. Sağdaki grup başlasın!” İki grup da birbirlerine bakıyorlardı. “Biz mi?” dedi gruptakilerden biri. “Hayır” dedi Ses, “Siz soldaki grupsunuz!”

Sağ grupta olduğunu anlayanlar kafa kafaya verip fısıldaşmaya başladılar. Kelimeler birbirleriyle ne kadar alakasız olursa anlamlı bir cümle kurmaları o kadar zor olacaktı. Buldukları kelimeler şunlardı:

“Kravat, Havuç, Tebeşir, Öksürmek, Bulaşmak ve Her zaman”

Sol grup şu cümleyi kurdu: “Havuç büyüklüğündeki tebeşirin tozu beni öksürttüğünde her zaman kravatıma bulaşıyor”

Mantıklıydı.  Sağ grup söylenirken panelleri yan dönmeye başladı. Dengede durmak için pozisyonlarını değiştirerek bir ayaklarını destek alacak şekilde öne attılar.

Sol grubun yöntemi farklıydı. Sırayla olabilecek en alakasız kelimeleri sıralamaya başladılar: “Dümbelek” dedi biri, “Armatür” dedi bir diğeri, “Yalamak” dedi beriki, “Ağır” dedi öteki, “Bazen” dedi bir başkası. Bir fiil daha: “Koşmak” dendi. “Hadi kurun bakalım” dediler gülüşerek.

Sağ grupta fısıldaşmalar başladı. Neticede grup sözcüsü kendinden emin bir tavırla şöyle söyledi: “Bir dümbeleği yalamak, bazen ağır bir armatürle koşmak gibidir”

Sol grup sağ gruba küçümseyen bakışlar fırlatırken panelleri yan dönmeye başladı. Sol grubun sözcüsü: “Ama nasıl olur?! Bu cümle çok anlamsız!” diyerek karşı çıktı sonuca. “Olur mu?” dedi cümleyi söyleyen, “Nasıl anlamsız? Ben hep dümbelek yalarım” Bir diğeri de onu destekleyerek dedi ki: “Ağır bir armatürle koşmak gibi aynı evet. Gerçekten” Diğer taraf: “Nasıl ya?” İki grup arasında gürültülü bir tartışma çıktı. Sonunda: “Tamam!” dedi Ses, “Bu oyun çok saçma oldu. Başka oyuna geçiyoruz” Sağ grubun biraz yana eğilmiş olan paneli tekrar eski düz konumunu aldı.

İki grup hiç konuşmadan fırlattıkları sert bakışlarla birbirlerine meydan okuyorlardı. Bir süre sonra Ses’ten hiç ses gelmemeye başlayınca, “E nerde bu?” dedi içlerinden biri. “Yemeğe mi gitti acaba?” dedi bir başkası. “Galiba” dedi karşı gruptan başka biri. “Biz de acıktık” diye söylendi bir diğeri. Bir süre daha ses gelmeyince aralarında dün oynanan maç hakkında konuşmaya başladılar. Ses’ten gelen ses bu hararetli tartışmayı böldü: “Kesin gürültüyü! Sizinle basit bir oyun oynayacağız. ‘Zengin Kafiye Oyunu’. Bir kelime söyleyeceğim. Siz de o kelimenin zengin kafiyelisini söyleyeceksiniz. Buna göre uygun kelimeyi on saniye içinde bulamayan grup kaybeder. Kelimeyi söylüyorum: Savur.”

“Tasavvur” dedi sağ gruptan biri. Bir süre sonra “Kavur” karşılığı geldi sol gruptan. Anında “Gâvur” dedi sağ grup. Sol gruba gelmişti sıra. Sessiz kaldıkları her saniye panelleri dönüyordu. Panelin yukarıda kalan ucuna tutunmaya başladılar. Birkaç saniye içinde zengin bir kafiye uyduramazlarsa kaybedeceklerdi. Dik konuma gelen panele tutundukları son saniyede birinin gözleri parladı ve “Aznavur!” dedi. Sağ gruptan biri: “O Fransız şarkıcının soyadı değil mi? Sayılmaz!” diye bağırdı. “Hayır” dedi kelimeyi söyleyen: “Bu kelime dilimize Gürcüceden geçti. İri yarı, sinirli, asık suratlı kimse demek, geçenlerde rastladım, oradan biliyorum” Ses: “Doğruymuş” dedi onaylayarak, “Şimdi sizin bir cevap vermeniz gerekiyor” Sağ gruptakiler panelin yükselen ucuna tutunurlarken bir yandan da kara kara düşünüyorlardı. Gerçekten az bulunan bir uyaktı bu. Ses: “Son üç saniye” dedi. İki taraf da neredeyse tamamen dik konumda bulunan panellere sıkıca tutunmaktaydılar. İki. Bir. “Vur!” diye bağırdı biri. “Vur! Kendi başına bir kelimedir!”

Sağ grup iyi bir son vuruş yapmıştı. Sol grup karanlığı boylarken sağ gruptakilerin üzerinde bulundukları panel yatay konumunu almaya başladı.

Yavaş yavaş  bir sis bulutu her yeri kapladı. Geride kalan son altı öğretmen birer birer uykuya daldılar. Uyandıklarında ağızlarına bağlı bir tür kelepçe ile buna bağlı sivri bir çivi vardı. Alt dudakta bulunan çivi, dudakları birbirine birleştirmeye çalışınca üst dudağa batıyordu. Ses konuştu: “İçinde dudak sessizleri yani be, me, fe, pe, ve bulunmayan sözcüklerle birbirinizle atışacaksınız. Buna halk edebiyatında ‘Lebdeğmez’ denir.  Bakalım ne kadar ustasınız…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

, 21 Haziran
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi