.

Ece yine her zamanki gibi geç kalmıştı. Sevgili kız arkadaşımın rötarlarının mükerrer tekerrürü bu sıcakta soğuk terler dökmeme sebebiyet veriyordu. Az ilerdeki dolu bankın boşalmasını daha fazla beklersem alçıdaki ayağımın beklenenden çok farklı bir şekilde kaynayacağından endişeleniyordum. Bankı ve üzerindeki çekirdek öğütücüleri sorgulayıcı bakışlarla süzmeye devam ettikten bir süre sonra pişkinliklerinin dayanılmaz ağırlığıyla ezilerek olduğum yere çömeldim.

Koltuk değneklerimi yoldan gelen geçeni rahatsız etmeyecek şekilde yanıma yerleştirdim. Bu sıcakta nasıl da terlemişim! Şapkayı içindeki terli kafamın hava alması için yukarı aşağı hareket ettirdikçe harika bir rüzgar oluşuyordu. Ardından hediye gibi gelen esintiyi kaçırmayarak şapkayı çıkardım ve içi hava alacak şekilde yere bıraktım. Başımı öne eğdim, gözlerimi kapadım ve avuç içlerimi elmacık kemiklerime yerleştirerek şehrin sesini dinlemeye başladım.

Sabırsız bir sürücünün kornası, kornaya öfkelenen bir başka sürücünün bağırışı, bir sokak satıcısının naraları, bozuk para şakırtıları, az ilerde hükümetin icraatlarını tartışan bir grup adam, önümden hızla geçen bir kadının ayakkabı topukları, uzaktan gelen bir vapur sesi, kuşların düzensiz nâmeleri… Bir süre sonra bu sesler kafamda renklere dönüşmeye başladı, ardından sesleri bir resme dönüştürüp dönüştüremeyeceğimi düşündüm. Devasa bir kanvasta, sesleri, renkleri ve ihtişamlı kaosuyla tüm şehir! Bu düşünceyle bacağım başına gelen olayı hatırlamış gibi acıyla sızlamaya başladı.

Bir insan resim yaparken düşüp bacağını kırar mı? Oldu işte. Üzerinde çalıştığım büyük resmin son rötuşları için açılır kapanır bir merdivene çıkmıştım. Merdiven platformuna da boyaları dizmiştim. Bir hareket yaptım, merdiven sallandı derken boyalar resmin üzerine devrilmesin diye toparlanmaya çalışırken kendimi acı içinde yerde buldum. Olası bir felakete engel olmaya çalışmak bazen daha büyüğüne sebep oluyordu.

Bunları düşünürken gözlerimi açıp başımı kaldırdığımda karşımda hiç tanımadığım takım elbiseli bir adamın hayranlıkla beni izlediğini fark ettim.
“Olağanüstü!” diyordu, “İşte bu sanat!”
Etrafıma bakındım. Ama adam doğruca bana bakıyordu. Bir açıklama bekleyen bakışlarla adamı süzdüm.
“Alçı mı ayağındaki?” diye sordu merakla.
“Evet?”
“Harika! Çok doğal!”
Halimle dalga mı geçiyordu? Şüpheyle kaşlarımı çatınca:
“Yanlış anlama birader” dedi gülümseyerek, “İşim gereği ilgimi çektin”
“İşiniz gereği mi? Ne iş yapıyorsunuz siz?”
“Organizasyon işi diyelim”
“Organizasyon mu? Konserler, şovlar filan gibi mi?”
“Gibi… Aslında şov işi bizimki de… Ama daha çok, bir sürü fakir fukara yardıma muhtaç insan var; ben bu kişileri organize ediyorum”
“Hayır kuruluşu?”
“Bir çeşit… Nasıl diyeyim… Sıradan bir insan muhtaç birine baktığında acıma hissi duyar oysa benim gördüğüm şey başkadır”
“Nedir gördüğünüz şey?”
“Yetenek!”
“Nasıl?”
Şaşkınlığım hoşuna gitmişe benziyordu, gülümseyerek açıklamaya devam etti:
“Mesela geçen yoldan geçerken bir ihtiyar gördüm. Söyleniyor Allah rızası için falan mıymıy… Amca dedim kolay gelsin hayırlı işler. Ne var der gibisinden baktı. Gel dedim benimle beraber çalış. Biraz da para koydum cebine. Aldı parayı, almaz mı? Ama ben komisyonu Hacı Biber Bey’e veriyorum dedi sonra. Bak dedim, burada duruyorsun ama burası yeri değil. Gel sen benim gösterdiğim yerlerde dolaş, gerisini merak etme. Biraz mırın kırın etti ama sözümü de tuttu. Geçen gün nasıl dedim memnun musun? Allah razı olsun dedi. Allah ne muradın varsa versin. Eee hayırlı işler! İhtiyarı şimdi bizim ekibe transfer ettik. Yanından bir geç; ciğerin parçalanır! Hiçbir şey demesine bile gerek yok. Yaşlılar, yaşlılarla çalışmalı… Kucağında çocuk mu? Yok. Yaşlı olacak. Yaşlılar her zaman iş yapar”
Uzaklara dalarak birşeyler planlıyor gibi göründükten sonra bana dönerek:
“Ama genç yeteneklere de her zaman kapımız açık. Seni de katalım mı ekibe? Ha ne dersin?”
“Ne?”
“Seni diyorum, bizim ekibe katalım, burada yeterince kazanamazsın”
Neler olup bittiğini anlamaya çalışırken birden kafama dank etti!
“Abi benim elim ayağım tutuyor sadece geçici bir sakatlık geçiriyorum hepsi bu!” dedim şaşkınlıkla.
“Nasıl yani? Sen dilenmiyor musun burada?”
“Yok be abi ne dilenmesi! Çok mu sefil görünüyorum?”
“Yaae biraz…”
Sanırım yeni kıyafetler almam gerekiyordu.
“E peki bu paralar ne önündeki?” diye sorunca yere bıraktığım şapkanın içindeki bozuk paraları hayretle fark ettim:
“Bunlar nasıl geldi buraya! Az önce dinlenirken bırakmış olmalılar, gözüm kapalıydı. Gerçekten. Dilenmiyordum! Dinleniyordum sadece! ”
Ömrümde birini sokak dilencisi olmadığıma ikna etmeye çalışacağım aklıma gelmezdi.
“Ne bileyim kardeş seni böyle yerde sakat görünce, önünde de paralar…”
“Yok…”
“Para versem istemezsin sen şimdi”
“Yok sağol. İstemem”
“Ne işle uğraşıyorsun sen?”
“Ressamım ben”
Böyle söyleyince bana acır gibi bakarak iç geçirdi,
“Vah vah. Senin paran yoktur… Al şu parayı” dedi cebinden para çıkararak.
Hay Allah…
“Al al!”
Paraya ihtiyacım vardı gerçekten. Utana sıkıla parayı aldım.
“Sanatı her zaman destekleriz” diyerek göz kırptıktan sonra bir de kartını bıraktı.
“Seni sevdim” dedi, “Sende kabiliyet var. İşin düşünce beni ara hiç çekinme. Bu civarda beni kime sorsan bilirler. Hadi eyvallah…” dedi giderken.
“Eyvallah abi” dedim karta bakarken arkasından el sallayarak.
Kartta şöyle yazıyordu:

Cafer Caka
Vicdani İşler Sorumlusu

Kartı cebime koydum ve değnekleri alıp doğruldum, Ece nihayet geliyordu!
Yaklaşırken kuşkulu bakışlarla bana:
“Kimdi o az önce yanındaki?” diye sordu.
Uzaklaşan adamın arkasından bakıp gülümseyerek:
“Sadece iyi kalpli bir iş adamı” dedim.

, 11 Temmuz
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi