.

Cennetten kovulmuşların torunları büyük bir tamahkârlıkla biraraya geldiler. Kilden bir kule yapacak ve tanrılarına bakacaklardı. O zamanlar hepsi aynı dili konuşuyor ve tüm dünya tek bir dil ile anlaşabiliyordu. Birinin sözlerini öteki, berikinin bakışlarını diğeri anlıyordu. Belki de krallarını tanrıya bakmak isteyecek kadar cesaretli kılan insanlığın kullandığı ortak dildi. Lakin kule inşası başlayınca tanrı kendi kusursuzluğunu sorgulayan bu insanlara gücendi. Onları kendinden yaratmıştı ve ona benziyorlardı. Kule, tanrıya yaklaştıkça konuştukları dil değişmeye başladı. Bir süre sonra her ırk kendini başka bir dille anlaşır buldu. Ve karmaşada âdemin soyundan gelenlerin tanrıya yaklaşmak için kurmayı düşlediği kule yıkıldı. İnsanoğlu farklı dillerle farklı coğrafyalarda yaşamaya başladığında artık tanrısı kadar kusursuz değildi.

Lisanın farklılığı o gün bugündür bir kusur olarak durur insanoğlunun üzerinde. Bin bir kusurdan sadece biri olmasına rağmen başına en büyük belaları da bu farklılık açmıştır. Ateşkes isteyen iki tarafın, sadece birbirlerini anlamadıkları için savaşı sürdürmesini anlatan hikâyelerle doludur dünyanın hatıra defteri. Lisan anlaşmayı yaratır, anlaşma da insanı. Çünkü varlıklarını başkalarının sözleriyle anlamlandıracak kadar acizdir insan. Başkalarının bakışları görünür kılar bizi, başkalarının başkayla kurduğu bağlantıya imrenir, başkasının sözleriyle haset ederiz. Bu kısır, kısır olduğu kadar da gerçek döngüyü sürdürmek için dil gerekir insana; lisandır onu başka canlılardan ayrı kılan. İşte bu sebeple renklerden, kokulardan ve görüntülerden önce kelimelerle düşünür insan.

Göğe yükselen kule kusursuzluğun simgesi olduğu kadar, bir adamın da düşlerini süslüyordu. İşte buradan geliyordu Babil’in güzelliği. Çünkü tanrı insanların dilini değiştirirken onlara bir kusur vermiş, insanlar bu kusuru kapatmak için dili kullanmayı öğrenmişti. Cenneti bir kütüphane olarak düşleyen ve adına da “Babil Kitaplığı” diyen kör adam bu kuleyi hiç görmedi ama o kulenin gölgesinde dinlendi. Hatta “Gölgeye Övgü”ler düzerken tanrıya insanların dillerini karıştırdığı için dua ediyordu. Eğer diller karışmasıydı kimse dillerin bilgisine vakıf olmaz, kimse dilleri araştırmazdı. İşte başkayla kurduğumuz bağlantı buydu.

Serkan Yüksel de bu araştırmanın bir parçası artık. Babil Kulesi’nin dibinde bir adamı dinlendirmeyi seçmiş biri. Onu tuvallere nakşetmiş, kâğıtlara işlemiş… “Gölgeye Övgü”yü serinin bir parçası yaparken bile aslında söylemek istediği dilin ve anlamın karmaşası. Borges’in parçalanmış kişiliğini serginin bir parçası haline getiriyor Yüksel. Resim kişisinin belirsiz olmasının sebebi de işte bu karmaşaya gönderme yapmak. “Borges misiniz?” sorusunun cevabı nasıl “Bazen” ise “Serkan Yüksel’in resmindeki Borges mi?” sorusunun cevabı da “Bazen” olacaktır. Burada dil, yani insanoğlunu doğa ve kendi cinsiyle ilişki kurmak için kullandığı organ soyut bir iletişim aracı olarak tanımlanamaz. Serkan Yüksel’in resimlerinde ele aldığı biçimde dilin bu tanımları yıkılır. Artık çok net bir sorunun karşılığını bile veremeyecek kadar acizdir ve “Gölgeye Övgü” tek başına bir “Bazen” olmanın sefasını Babil Kulesi’nin gölgesinde sürdürmeye devam edecektir.

Serkan Yüksel, resimlerinde dili bazen kendi gerçeği bazen de kanatlarla anlatıyor. Yüksel’in renkler ve çizgilerle somut hale getirmeye çalıştığı dil kanatlanarak ressamı ve resmi terk etmeye çalışıyor. Sözün kalıcı olmamasına ilişkin bir gönderme olarak okunabilir bu. Hayatımızı belirleyen, değiştiren ve bazen yok bazen var eden sözcüklerin kalıcı olmaması bile onun ne kadar insanın dışında olduğunun bir kanıtı değil midir? Yüksel; dili, resimlerinin içinde çok fazla tutamayacağını biliyor ama her halinden yararlanabiliyor. Eylemi, kavgaya, barışı, uzlaşmayı, vaatleri ve dile dair ne varsa resmediyor. Dili tek bir anda pek çok şey haline getirmeyi beceriyor. Bazen kızıyor, bazen seviyor ve sevişiyor, bazen de söyleniyor.

Serkan Yüksel resimlerin bazılarında şiddeti öne çıkarıyor, bazılarında oldukça geriye atıyor, ama her zaman şiddeti resmin ve dilin bir parçası olarak algılıyor. Bir Julio Cortazar hikâyesinden çıkışla hem kendine kızgınlığını ve sertliğini gösteriyor hem de Borges’te olduğu gibi Latin Amerika edebiyatına gönderme yapıyor.

Aslında bütün bir Latin Amerika edebiyatı ilgilendirmiyor onu. Aslen “Büyülü Gerçekçillik” ya da bazılarının “Süslü Gerçekçilik” olarak çevirdiği akıma gönderme yapıyor. Çalışmaların tamamına aynı akımın pek çok şekilde yansıdığını görmek mümkün… Oldukça sıradan şeyleri fazlasıyla süsleyerek ya da büyüleyerek anlatılıyor Yüksel. Önce izleyiciyi konunun gerçekliğinden uzaklaştırıyor. Bambaşka bir şey anlatacağını hissettirirken izleyiciyi yine gerçekle karşı karşıya bırakıyor. Gerçeğin varlığını yadsımadan onunla uzlaşmaya çalışıyor ve bunu da bir başka dil aracı olan “resim”le yapıyor.

DİLBİLGİSİ”
SERKAN YÜKSEL – RESİM SERGİSİ
20 EK
İM – 18 KASIM 2011
Art Suites Gallery Balo Sokak No: 40 BEYOĞLU

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi