.

İlk Dünya Kupamız 1970. Yaş 6. Baba memleketine Antep’e gidiyoruz. Mevsim yaz. Otobüs Çayırağası. Vakit gece yarısı. Gavur Dağı’na tırmanıyoruz. Edgar Allan Poe öykülerinden fırlamış bir yerdeyiz. Gavur Dağı’nın adı üstünde, gökyüzüne doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyor sonra kıvrıla kıvrıla alçalıyoruz. Ortada otobüsümüzü bir lokmada yutmaya hazır karanlık, kapkaranlık bir boşluk… Otobüs santim santim inim inim ilerliyor. İçerde ışıklar sönük, otobüsteki tek ses şoför mahallinde. Radyo.
Radyo açık, cızırtılı. Ses gidip geliyor. Dünya Kupası finali. Brezilya – İtalya maçı. Riva, Rivera, Fachetti, Mazzola filan var galiba İtalya’da. Brezilya’yı tutuyoruz. Pelé’den, Rivelino, Tostao ya da Jairzinho’dan olabilir. Formadaki sarı-lacivert renklerden de olabilir, iyi top oynamalarından da. Bizim oralarda Brezilya’ya Berezilya derlerdi. Berezilya güzel top oynardı. Bir yabancı turnuvada eğer Fenerbahçe, milli takım ya da herhangi bir yerli takım yoksa direkman güzel top oynayanı tutardık. Çocuktuk.
Bizim ilk dünya kupamızı Gavur Dağı’ndaki maçta Berezilya kazandı. Dört-bir. Helal olsun dedik verdik kupayı radyonun cızırtılarının arasından gece yarısı.
Mutlu mesut Antep’e vardık. Ertesi gün dedemizin fıstıkçı dükkanında dedemize maç sonucunu soranlara torun olarak cevap verdik. Golleri de şunlar şunlar attı.
İlk dünya kupamızda Berezilya’ yı tutuyorduk. Radyo vardı otobüste. İkinci dünya kupamızda ise televizyon, komşunun evinde.
1974. Hollanda’yı tuttuk. Deli gibi. Çünkü güzel top oynuyorlardı. Cruyff, Neeskens, Kroll, Rep, Rensenbrink, Suurbier (Rahmetlik oldu galiba genç yaşında), Rijsbergen, Van Hanegem, Haan… Kerkhof kardeşlerden biri ufak ufak takıma giriyordu. Bi de bi Hulshoff vardı, ama sakattı (gene) galiba. Kalecilerinde iş yoktu yalnız. Jongbloed ve okunuşuyla Şırayvırs… İki uçan mandayla iki kupa gitti ’74 ve ’78’de.
1974 Dünya Kupası finalleri. Hayatımızın en güzel günleri. Kasaba. Çocukluk. Uzun yaz günleri. Cruyff’u izlemeye doyamazdık… Bizim oralarda Cruyff’a Curuf derlerdi. Beckenbauer’a karşı tabii ki Curuf. Soğuk, mekanik, salt sonuca yönelik sağlamcı oyuna karşı… Renkli, sereserpe, heyecanlı, hercai oyun.
Cephe gerisindeki en emniyetli yere kurulup bütün topları alıp oyunu kuran, formasında çamur çimen izi olmadan maç bitiren kayzere karşı cephenin orta ve ileri ucunda düşman saflarında düşmanla kora kor savaşan, yara bere içinde kalan, her türlü tekmeye gözü kara dalan portakal renkli fedai. Futbolun Jordan’ı. Üstüne adam tanımadık. Neeskens de Pippen oluyor? Evet, uydu gibi. Uydu uydu. Finaldeki o ilk penaltı, buz gibi penaltıydı arkadaş.
Herifler daha topa dokunamadan Curuf’a dokundular. Dakka bir. Neeskens attı. Neeskens attı. Neeskens attı. İkinci penaltı ise Breitner’in attığı… Onun neresi penaltı? Kendini hop diye yere atan Holzenbein’den ömrümüz boyu nefret ettik, ederiz. Gerd Müller’in attığı ikinci golden sonra dakka 67 miydi neydi? Moral sıfır. Maçı daha fazla seyredemedik.
Çıktık komşudan. İndik aşağı. Kapının önünde komşunun penceresinden gelecek iyi haberi bekledik maç sonuna kadar. Bizi yeniden yukarı çıkaracak haberi. O iyi haber gelmedi… Hollanda finalde kaybetti. Penaltılara olan öfkemiz o günlerden miras kalmış olabilir. Jansen (kıvırcık, sarı, kısa, orta saha) düşürmedi, adam kendini yere attı abi.
Ceza sahasında kendini yere bırakan adamlardan da o gün bugün nefret ettik. Maçın bütün dengelerini bozar bu artizler. Maça bir asabiyet gelir o dakkadan sonra keyif meyif kalmaz ve çoğu zaman maç hücceten gider az sonra.
Bir maçta şöyle bir sahne görelim isteriz. Misal Ahmet ceza sahasında tam gol pozisyonundayken düşüyor. Hakem Misal’in takımı lehine penaltı veriyor. Ahmet itiraz ediyor: “Düşürülmedim. Ben kendim düştüm.” Hakem kararları malum değiştirilemez. Hakem dinlemiyor. Sen misin Misal’i dinlemeyen. Bakıyor ki takımı haksız bir gol kazanacak. Geçiyor topun başına kendi. Geriliyor geriliyor, ama kaleye doğru dikine değil kaleye paralel taç çizgisi istikametine. Herkesin gözü ?Bu adam n’apıyor?’ gibilerden onda… Geliyor geliyor. Bi şut. Top taçta hatta tribünlerde. İşte adalet… Futbol sahalarında böyle bir şey görelim daha bir şey istemiyoruz. Neyse…
Dünya Kupası penaltıları 1970, 1974 ve 1978 de gene de tahammül edilebilir bir durumdaydı. Çünkü maç içindeki hataların cezası olarak verildiler hiç olmazsa. (Hatalı karar veren hakemin günahı boynuna.) 1974’de bunlara bile isyan ederken sonradan başımıza geleceklerden haberimiz yoktu tabii…
Sonraki dünya kupalarında penaltılarla maç bitirmeye başladı efendiler. Futbolun efendileri. Kimdir bu efendiler hakkaten? Hani malum bir laf vardır ya; futbol kitlelerin afyonudur diye… Kitleler kendisini ezenlere ses çıkarmaz, gelir stadlarda boşalır. Orada bile bu boşalma gene başka ellerin yordamıyla be birader. Efendiler kuralları değiştirip yeni kurallar koyuyor habire.
Koca koca takımlar doksan dakika, yüz yirmi dakika oynadıktan sonra karşılıklı geçip beşer penaltı atıyorlar birbirlerine. Beş yetmedi altı, yedi. İlkokul müsameresi gibi. 1978 sonrası için şu döküme bakın Allah aşkına:
1982’de yarı finaldeki iki maçtan biri penaltılarla (Saçmalık).
1986’da çeyrek finaldeki dört maçtan üçü penaltılarla (Perişanlık).
1990’da ikinci turdaki bir maç, çeyrek finaldeki bir maç ve yarı finaldeki iki maçın ikisi de penaltılarla (Rezalet).
1994’de çeyrek finaldeki bir maç ve final maçı. (Final maçı ya! Çüş artık!)
1998’de ikinci turda, çeyrek finalde ve yarı finalde bir maç penaltılarla. (Ya ne diyelim birader? Çüş bile dedik. Daha ne diyelim?)
Basketbolda beş serbest atış, voleybolda beş smaç yok, ama futbolda var.
Hem de nerede? Mesela Dünya Kupası finalinde 1994’te.
Hadi anladık on kusurlu harekete hakemlerin inisiyatifinde ceza kesiyorsunuz. (Dokuzken niye on oldu? O da ayrı. Kime sordunuz? Yeni bir hareket mi icat oldu? Evvelden kusursuz olan bir harekette bir kusur mu bulundu? Ne oldu?)
Zaten efendiler adını da ona göre koymuşlar ceza kestikleri yerin; ceza sahası. Futbolun on emrine uymayana ceza. Tamam, hadi o maç oynanırken, peki bitmiş bir maçta beşer penaltı neyin cezası?
Hangi kusurlu hareketin? “Penaltı” ceza demek değil mi? Bu penaltılar neyin cezası? Yenişememenin mi?
Hem de nerede? Dünya Kupası finalinde. Gezegenin en önemli maçında gezegen şampiyonunu, arkadaşları orta sahada yere çömelmiş, sırtı dönük heyecandan titrek halde ağlar ya da mırıl mırıl dua okurken gerilerek topa vuran futbolcularla, bu toplara yumağa atlayan kedi gibi atlayan biçare kaleciler belirliyor. Saçma kere saçma.
Roberto Baggio intihar etseydi sorumlusu sizdiniz efendiler. O çocukcağız o penaltıyı kaçırdıktan sonra yıllarca hayallerinde yeniden kim bilir kaç kez geçmiştir topun başına? Arada kaçıran yırtıyor, mesela Baresi. Olan son kaçırana oluyor tarih onu yazıyor. Tarihin de insafı yok.
İtalya, 1990’da yarı finalde, 1994’de finalde, 1998’de çeyrek finalde penaltılarla kaybetti. Olur mu böyle bir saçmalık?
Tamam bütün derdiniz gösterinin heyecanını artırmak, futbolcular da yeminiz. Anladık. Ancak hiç olmazsa gezegenin futbol finalinde beraberlik çıkarsa maçı tekrar ettirin be kardeşim! Mars’ta su bulundu, ama futbol bulununcaya kadar dünya adındaki tuhaf gezegende bu maçtan daha önemli bir maç mı var? Bir maç daha yapsalar kıyamet mi kopar? Dört yılda bir değil mi bu turnuva… Bir maç daha olsa ne olur yani! Paraysa para da kazanırsınız.
Finallere bir araba maç yaparak geleceksiniz, üstelik elemelerde penaltılar yok, gücü gücü yetene. Finallerde ise gerilip gerilip penaltı atacaksınız!
Son dört kupadaki çeyrek, yarı final ve final düzeyindeki en önemli 28 maçın 10’u penaltılarla bitmiş. Biz burada daha ne konuşuyoruz!
Oldu olacak çeyrek finalden itibaren hiç maç oynanmadan direkman penaltılara geçilsin. Olsun bitsin. Gösterinin ne denli acımasız bir hale geldiğinin en açık göstergesi değil mi bu penaltılar? Futbol bir oyunmuş! Geçiniz. Geçmişe mazi… Penaltı atışlarıyla oyun falan olmaz. Olursa da çirkin, haksız bir oyun olur. Şimdi bi de altın gol icat ettiler. Biz mahallede gazozuna değil keyfine oynadığımızda dahi hakkaniyet ölçülerimize zarar vermeyen daha makul çözümler bulurduk. Bizim orda. Çocuklukta.
Valla Berezilya ve Curuf’tan sonra bizim için gerisi boş abi! Yani…

(Bu yazı 2002’de İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ‘Dünya Kupası’ adlı kitapta yer almıştır.)

, 18 Haziran
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi