.

Sadık Hidayet’in Kör Baykuş (1937) romanı hakkında araştırma yaparken Hamid Dabashi’nin 1985 tarihli “Siyasetin Poetikası: Modern İran Edebiyatında Bağlılık” yazısına rastladım. Yazı aşağıdaki paragrafla ve Dabashi’nin Ford Madox Ford’dan yaptığı bir alıntıyla bitiyor:

“Edebiyat, değişmez ve her daim geçerli hakikatleri estetik açıdan ele alır. Bizim çıplak ve fani gözlerimizden gizlenmiş olan bu hakikatler ölümsüz ruhların delici bakışlarıyla açığa çıkar. Büyük vizyonerler, yani en iyi şairlerimiz ve diğer kuramcılarımız, aslında örtük ve saklı olan her şeyi bizim için görürler…. Bu vizyonerlerden biri olan Ford Madox Ford, edebiyatın gerçekten hizmet edebileceği tek amacı bize gösterir:

(Thomas Hardy, George Meredith, Henry James, Joseph Conrad ve Mark Twain) ile aynı dönemde Flaubert, Maupassant, Turgenyev, Goncourt kardeşler, Gautier, Daudet gibi isimler de yazıyordu.… Sık sık bir araya gelirler ve neredeyse her hafta Brebant lokantasında yemek yerlerdi…. Dostça veya iğneli bir dille, tutkuyla veya nefretin şiddetiyle kelimeleri, kadansları, formları, efektlerin nasıl ilerlemesi gerektiğini – veya kısa öykülerin sonunda gelen top atışlarını tartışırlardı. Bu buluşmalarda hepsi şöhrete, servete, toplumsal olayların seyrine, yıkıma ve ölüme karşı kayıtısız kalırdı. Onlara göre ilelebet yaşayacak tek bir Devlet vardı: Edebiyat Devleti.”

Modern İran edebiyatının en başından itibaren kendisini nasıl bir modernleşme, Batılılaşma, gelenek, uluslaşma, ulus devletleşme, anti-emperyalizm ve otantik İranlılık geriliminde bulduğunu, yani modernlikle karşılaştığı andan itibaren siyasi angajmandan azade olmanın İran edebiyatı için nasıl bir lüks olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra Dabashi’nin değişmez hakikatlerden, sadece edebi formlar ve efektler hakkında konuşan bir grup edebi peygamberden dem vurması benim için üzücü oldu. Vizyoner kelimesinin bugün sahip olduğu yan anlamları da düşününce bir miktar gerildim.

Dabashi farkında değil gibi görünüyor ama bu final kendisini, yazıda sözünü ettiği modern İran edebiyatındaki üç pozisyondan birine kaçınılmaz olarak dahil ediyor. Modernlikle temas sonrasında İran’da ortaya çıkan, Dabashi’nin tespit ettiği duruşlar kabaca şöyle:

1) İster daha çok milliyetçi bir anti-emperyalizmle yoğrulmuş bir sosyalizmi, isterse de Şii İslam’dan sıyrılmış pozitivist, düz bir ulusalcılığı benimsemiş olsun, siyasi olarak açıkça angaje, müdahaleci, aktif edebiyat (modernci denebilir),

2) Bu iki angajmanı da benimsemeyen fakat anti-modern de olmayan, bunun yerine modernliğe eleştirel yaklaşan, modern öznenin açmazlarını, çölleşen iç dünyasını, yabancılaşmasını ve ruhsal buhranlarını tespit edip bunlara dair ikazda bulunan, bu sayede bir nebze nefes alabilen edebiyat (şüpheci modernci diyelim),

3) Hala eski Farsçayla, eski türlerde, eski mazmunlarla yapılan, edebiyatı daha ziyade teknik bir ustalık işi olarak gören, lonca mantığıyla işleyen ve aşkla tabiat dışında her mevzudan elini ayağını çekmiş edebiyat (belletrizm veya iyi yazıcılık diyebiliriz).

Dabashi, Sadık Hidayet’i ikinci kategoriye yerleştiriyor ve yazısının sonunda övmek isterken ıskaladığı grup da aslında bu ikincisi. Dabashi bu uzun atış yüzden üçüncü kategoriye daha yakın sanki.

Kör Baykuş modern dünya edebiyatının en psychedelic, karanlık, buhranlı, labirentli, kısacası “öznel” anlatılarından biri olarak kabul edilir. Tanpınar’ın “iç insan” dediği deneyim dışında hiçbir şeyden söz etmez genel kanıya göre. Bu değerlendirme haksız değil ama eksik. Çünkü bu bakış, Hidayet’in köylülerle, Sasanilerle, grev örgütlemeye çalışan işçilerle, yolsuzluk yapan devlet memurları ve yozlaşmış din adamlarıyla, yaşlı başlı adamlara peşkeş çekilen genç kızlarla, sürekli pencere önünde gezinip nara atan sarhoş polislerle dolu metinlerini bir tür sapmadan bahsetmeksizin açıklayamaz.

Baştaki alıntıda saf haliyle görülen edebiyat romantizmi eğer isimlerini aletli tarım terminolojisinden alan bir dolu sosyalist gerçekçi Doğu Bloku romanına, şiirine ve bunların aynı zamanda milliyetçi İran versiyonlarına karşı bir isyansa, buna katılabilirim. Çocukken bizim kitaplıkta bu tip romanlardan birkaç tane vardı ve hepsi de acayip kötü romanlardı. Fakat sosyalist gerçekçilik nasıl kariyerinin zirvesine bir Soğuk Savaş dönemi estetik ideolojisi olarak ulaştıysa, şahsi, muteber, tamamiyle özerk edebiyat ideolojisi de benzer bir kariyeri Berlin Duvarı’nın batı tarafında yaşadı.

İran Devrimi, İran-Irak Savaşı, küresel nükleer felaket tehdidi, kapitalist, teokratik veya Stalinist despotizmler ortasında Dabashi, bu iki estetik ideolojiden birini seçme şantajına boyun eğiyor. Batının edebi üretimini belirleyen en köklü ayrımlardan birini, kamusal-özel ayrımını sorunsuz kabul ediyor. Üçüncü dünya edebiyatının modern başyapıtları, iyi edebiyatı, böyle net bir ayrımın asla yapılamayacağı idrakinden ve bu imkansızlığın yaşattığı gerilimden beslenmiyor mu? Mesela Zebercet, Türkçe edebiyatın belki de en psikotik karakteri kendini astığında (görünüşe göre sadece delilikten, şahsi travmalar ve nedenlerle) arkada acı ve uzun siren sesleri duyulur. Romanın ima ettiğine bakılırsa belki kasım ayının onuncu günü, sabahın erken bir saatidir. Bu siren sesi üçüncü dünya romanına ve romancısına dair önemli bir hatırlatma yapmaz mı?

James Joyce için tarih uyanmaya çalışılan bir karabasan, İsmet Özel içinse tamahkar bir tüccar. Bu karabasan insanların üzerine bazen çok daha kuvvetli çöküyor, her türlü çığlığı ve hareketi engelleyip umutsuzluğu mutlak hale getiriyor. Bazen de tüccarın faaliyetleri muazzam bir hız kazanıyor ve dünyanın her köşesine dalıp her şeyin yerini değiştiriyor, ortalığı birbirine katıyor. Her iki durumun şizofrenik bir kombinasyonu olan modernlik tarihi, fiks hakikatler, mesihvari vizyonlar, tamamen özerk sanat, sadece kadans, biçim, imge, ses gibi şeylerle ilgilenen edebiyat hayaliyle popüler kitle kültürünün itişip kakışma tarihi aynı zamanda.

, 19 Eylül
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi