.

I

Kafası kanıyordu. Daha önce hiç bu kadar çok darbe almamıştı suratına. Çevresinde bir sürü çocuk toplanmış, seyrediyorlardı. Derken içlerinden birisi şöyle bağırdı, “Yeter artık! Öldüreceksiniz çocuğu!” diğerleri de haklı olabileceğini düşünüp biraz geri çekildiler Hüsnü’nün inleyen kırık bedeninden.  “Çıtırt” diye bir ses duyuldu sanki. Bu ses Hüsnü’ye ait bir kemikten gelmiş olmalıydı. Kalabalığın arasından biri seslendi: “İyi benzettik!” “Haklısın!” dedi beriki, “İyi benzettik!” Hüsnü zorlukla kaldırdığı elini cebine soktu. Cebinin içinden bulup acıyla kavradığı aynayı çıkararak titrek bakışlarla bakmaya başladı aynaya ve şöyle söyledi, “İyi benzetmişsiniz beni hakikaten… Aynısı olmuşum… Sağ olun çocuklar… Şimdi gidebilirsiniz… ” Hüsnü topallayarak evinin yolunu tuttu.

Hüsnüler çok fakirdi.  Güçlükle vardığı evin içinde bir parça ekmek, iki tane fare, üç çeşit de peynir bulunmaktaydı. İçeriye girdi, “Anne ben geldim!” dedi. Oysa annesi evde değildi. Çünkü Hüsnü annesini yıllar önce bir gazoz faciasında kaybetmişti. Evde sadece bir parça ekmek ile iki tane fare vardı. Peynirleri de çoktan yiyip bitirmişlerdi. Hüsnü zorlukla yere çömeldi. Fareler sırtından tırmanarak omuzlarına çıktılar ve “Hoş geldin Hüsnü” dediler fare diliyle. Hüsnü farece bilmiyordu. Kovdu hayvanları. Başını usulca yere koydu ve uyumaya başladı.

Uyandığında Hüsnü’nün alkolik babası gelmişti. Elinde şarap şişesiyle, yaşlanınca hidayete erme planları yaparak söyleniyordu, “Annen nerde?!” diye bağırdı Hüsnü’ye. “Nerde o! Söyle çabuk!” (bu bir aile geleneğiydi) derken Hüsnü’nün suratına bakınca şaşkına döndü. “Sizin burada ne işiniz var?”

Hüsnü, geçirdiği bir dizi operasyon nedeniyle artık dünyaca ünlü bir tebeşir temsilcisine benziyordu. “Baba” dedi, “ben Hüsnü’yüm” O da “Peki yanındaki kim?” dedi. “Baba sen çok içmişsin çift görüyorsun” diye açıklık getirdi duruma Hüsnü. “Haklı olabilirsin…” dedi babası karşısındaki adamın Vecdi Tırık olduğuna adeta yemin edercesine. “Artık zor günler geride kaldı baba” dedi Hüsnü.

II

Dünyanın en büyük tebeşir fabrikasının önünde durmaktaydı gizemli iki kişi. “Sen de benim düşündüklerimi mi düşünüyorsun?” dedi gizemli olanlardan biri diğer gizemli olana. “Evet” dedi diğeri. “Hadi başlayalım o zaman vakit kaybetmeden”

III

Dev tebeşir fabrikasının yönetim binasındaki toplantı odasında, bu fabrikada üretilen tüm tebeşirleri temsil eden Vecdi Tırık büyük bir öfkeyle karşısında bulunan kalabalığa sesleniyordu: “Bizim tebeşirlerimize ihanet ettiler! Kendi yazdıklarını kendileri bozuyorlar! Tebeşir olmadan ne yazacaksınız? Ne çizeceksiniz?! Sorarım! Benim tebeşirlerim sayesinde bugün insanların karnı doyuyor! Benim tebeşirlerim sayesinde insanlar huzur içinde yaşayabiliyorlar! Benim tebeşirlerim sayesinde!” Vecdi bey tebeşirlerini iyi temsil ediyordu gerçekten. Tebeşir temsil etmek konusunda Vecdi beyden daha iyisi yoktu. Bu sayede tüm dünyanın hâkimiyetini ele geçirmişti. Kısa bir süreliğine sadece. Üç günlüğüne dünyayı ele geçirmişti. Sonradan baktı ki dünyayı ele geçirince herkes ona kötü gözle bakıyor. Nazarlarından sıkıldı. Daral geldi adama. Şimdi daha küçük bir şirketi vardı ama mutlu sayılırdı. Arada bir yönetim kurulunu toplayıp, atıp tutuyordu. Bir şey de diyemiyorlardı. Çünkü o Vecdi Tırık idi. Masaya kuvvetle vurdu, “Ben bu günlere tebeşir tozu yutarak geldim arkadaş! Ciğerlerim tebeşir oldu! Ellerim tebeşir oldu! Ağzım yüzüm her yerim tebeşir oldu! Kolay mı? Bana boşuna Tebeşir-Adam demiyorlar!” Aslında kimsenin ona böyle bir şey söylediği yoktu.

IV

Kamil bir ayakkabı boyacısıydı. Tebeşir fabrikasından kovulduğundan beri ayakkabı boyuyordu ve çok memnundu bundan. Çünkü kimsenin ondan daha iyi ayakkabı boyayamadığına inandırmıştı kendini. Müşterilerine de bunu empoze etmekten sıkılmıyordu. “Bakın!” diyordu. “Ayakkabınız ne kadar güzel oldu!” Arada burnu akıyordu. Burnunu koluna silip devam ediyordu. “Bakın ne kadar parlak! Ne kadar muhteşem!” Sürekli şöyle diyordu, “Yeni gibi oldu! Yeni gibi!” Bu sözleri ile boyadığı ayakkabı sanki gerçekten yepyeni gibi gözüküyordu. Bu sayede iyi para yapmıştı Kamil. Ama sevdiği başka bir iş daha vardı Kamil’in. O da geceleri gizlice Vecdi Tırık’ın arabasının camına işemek. Bunu eskisi kadar yapmak istemiyordu artık gerçi. Başta çok kızmıştı fabrikadan çıkarıldığı için, gece gündüz işiyordu. Artık bu bir alışkanlık olmuştu Kamil için. Belli ritüelleri olan bir insandı kendisi. Tıpkı kızdığı müşterilerin ayakkabılarının bağcığını birbirine bağlayıp kaçtığı gibi. Bu da gerekli bir ritüeldi artık.

V

Vecdi Bey çok sevdiği arabasına doğru yaklaşıyordu. Arabasına hayrandı adeta. “Arabacım…” diyordu, bazen okşayarak seviyordu arabasını. Rüyasında bir kere arabası kaza geçirmişti. Çok korkmuştu. “Arabam nasıl kaza geçirir! O benim her şeyim!” Delirmişti adeta. Uyanır uyanmaz koşarak geldiği garajda arabasını yerli yerinde bulunca çok sevinmişti ve fabrikasında işçilerin her birine birer adet “Tebeşirle yapılan yemek tarifleri” adlı kitabı hediye etmişti o gün. Vecdi bey arabası olmadan adeta bir hiçti. Ben bunları anlatırken şimdi şu anda arabasına yaklaşmıştı. O çok sevdiği kokuyu içine çekti. Bu kokuyu seviyordu. Sanki biraz amonyak kokusu gibiydi. Ozalitçide çalıştığı günleri hatırlatıyordu bu koku ona. Zaten ozalitçide çalışırken aklına gelmişti tebeşir fikri. Söylenen o ki amonyak zekâyı açardı.  Amonyak dolu uzun bir dizi kopyalama işleminden sonra bir anda aklına tebeşir olmadan kimsenin bir şey öğrenemeyeceği gerçeği gelmişti. Tüm eğitim sisteminin günümüzde tebeşire bağımlı olduğunu çözmüştü bir anda. “Karatahtalar sağ olsun” diyordu. “Peki ya markörler?” demişti birisi. “Markörlerin canı cehenneme! Nankörler! Tebeşir gibi yüzlerce yıllık bir geleneği hiçe sayıyorlar! Tebeşir olmadan eğitim dünyası bir hiçtir! Her şeyin de başı eğitimdir!” diye konuşmuştu. Haklıydı. İşte tebeşir fabrikasını bu düşünceler üzerine kurmuştu Vecdi Bey.

VI

Hüsnü fabrikanın önünde ayakkabısını boyatıyordu. Bir yandan da birazdan dışarı çıkacak olan Vecdi Beyi gözlüyordu. Ayakkabısını boyayan Kamil ise Hüsnü’yü Vecdi Tırık sanıyordu. Oysa Vecdi Tırık fabrikadaydı ama bunu o bilmiyordu. Sanmıştı ki kendisinin ayakkabısını boyatıyor. Oysa böyle değildi. Yanlış biliyordu. Çünkü o Hüsnü’ydü. Bunu siz biliyorsunuz sizin için normal. Ama işte onun bundan haberi yoktu. Nerden bilsin? Aynısıydı çünkü. İşte pis pis bakıyordu bunun yüzünden. Sanki suratına tükürecekmiş gibi bakıyordu. Ama ayakkabısına tükürdü birden sonra cilaladı. Bir daha tükürdü. Derken bir daha! “Yeter be kardeşim!” dedi Hüsnü, “Bu kadar yeter” Kamil içinden söyleniyordu. Bir sürü kötü söz bir sürü hakaret aşağılama hepsini geçiriyordu. “Fabrikası da yerin dibine batsın! Benim önemli bir mesleğim var! Sen kimsin! Sen kimsin!” der gibi bakıyordu ayakkabısına. Hüsnü rahatsız oldu. O sırada fabrikanın dev kapısı açıldı ve Vecdi beyin arabası gözüktü. “Tamam, yeter bu kadar!” dedi. Tam gitmeye çalışırken paldır küldür yüzün koyu yere düştü. Hüsnü bakakaldı Vecdi Bey arabasıyla hızla oradan uzaklaşırken. “Beğendin mi yaptığını” der gibi geriye dönerek baktı Hüsnü Kamil’e bağcıkları birbirine bağlanmış ayakkabılarını çözmeye çalışırken. Kamil ise tam kaçmak üzereyken şaşkına dönmüş vaziyette kalmıştı. “E o giden sensen? Sen kimsin?” der gibi bakıyordu. Hüsnü bağcıkları çözemeyeceğini anladıktan sonra birbirine bağlı ayakkabılarıyla paytak paytak arabanın peşine düştü.

VII

Vecdi Bey arabanın dikiz camından baktığında kendisinin paytak paytak kendisine yaklaşıyor olduğunu gördü. Tebeşir tozundan dolayı sürekli kusan işçilerin greve gittiği günden beri hiç bu kadar tedirgin olmamıştı. Bir de arabasının kaza yaptığını gördüğü rüyanın olduğu gün var tabi. O gün de çok tedirgin olmuştu. Kafayı yiyecekti nerdeyse. O günden beri arabası kaza yapmasın diye o kadar yavaş sürüyordu ki arabasını. Zaten evi fabrikanın biraz ilerisindeydi. Ama araba ile yürüme hızına eşdeğer bir hızda ilerliyordu neredeyse. On dakikada anca gidiyordu. O da trafik açıksa. Trafik sıkışıksa bir köşede durur ve trafiğin dağılmasını beklerdi. Ama şu anda işler biraz karışıktı. Arkasında aynı kendisine benzeyen biri vardı ve hızla kendisine yaklaşıyordu. “Acaba?” dedi, “Mahzende kapalı kalan ikiz kardeşim mi kaçtı ayağında zincirlerle? Bu o mu yoksa?” diye düşündü. Ama kaçmasına imkân yoktu ki onun. Yok, hayır bu bir başkası olmalıydı. Necmi sen misin?” diye bağırdı başını geriye çevirerek.

VIII

Necmi yıllardır gün yüzü görmemişti. Kaç yıl olduğu konusunda bir fikri yoktu. Ayağına bağlı zincirler vardı. Duvarlarda bulunan dökülmüş sıvaları seyrederek hayal kuruyordu yine. Sağdaki sıva ona anaokulunda devamlı suretle kullandığı bir oyuncağı anımsatmıştı. Soldaki kırılmış sıva bugün biraz daha dökülmüş ise de hala güzel bir kadına benziyordu. Hatta artık kalçaları daha belirgindi sanki evet. Soldan bir fare usulca omzundan ilerledi Necmi’nin. Ve farece bir şeyler söyledi. Necmi farece konuşmayı yıllar önce sökmüştü. Kendisi de farece bir şeyler konuştu fareyle. Fare öfkelendi gitti ne söylediyse artık. Necmi’nin morali bozuktu bu aralar. Dün gece tavandan komple bir sıva parçası kafasına düşmüştü. Hem de en sevdiği bölüm. İşin kötüsü ortaya saçma sapan bir şekil çıkmıştı. Hiç bir şeye benzetemiyordu bu şekli sanki bir altı rakamı ucunda da bir el vardı. Necmi tavandaki bu şekle bakarak şöyle söylendi. “Nerden çıktın elli altı! Başımın belası! Nerden çıktın…”

IX

Marul satılan bir dükkân açmıştı Hayri. Arada bir marulları ıslatır taze kalmasını sağlardı. Etrafında dolaşırdı marulların. “Sadece marul satacağım. Taze taze marullar” demişti bankadaki sarı kravatlı beye. Üstten marulların daha göz alıcı gözükmesi için aydınlatma sistemi kurdurmuş bunun için de yüklü bir para harcamıştı çektiği krediyle. Şimdi sokağın öbür yanından gelen biri için bile bu dükkân neon yeşili çizgileri ile göz alıcıydı. İçerde isterseniz marulla yapılan salatalar da yiyebileceğiniz gibi marulla yapılan içecekler de sipariş ederek hoşça vakit geçirmeniz mümkündü. Yeni bir şube açma teklifi almıştı. “Yakında tüm dünyaya yayılacağım!” diyordu. “Sümüklü Vecdi yaptı bu işi. Ben de yaparım” diyordu. Vecdi Hayri’nin mahalleden arkadaşıydı ta küçüklükten. Evlerine gider gelirlerdi. Vecdi’nin annesi Makbule teyze ekmek arasına peynir domates koyar top oynamaya yollardı bunları. Hep üç tane yapardı bundan. Sonuncusunu da aşağıda sürekli tuhaf sesler gelen mahzene indirirdi. Bir keresinde çok meraklanıp “Bu sesler nedir?” diye sorduğu zaman ona şöyle söylemişlerdi. “Biz sizin evinizdeki sincaplara karışıyor muyuz?” Bunun üzerine bir şey söyleyememişti. Hayri’nin babası sincapları çok severdi. Evlerinin içi sincap doluydu. Öldüğü gün tüm sincaplar cenazeye eşlik etmişler ve günlerce mezarının başında yas tutmuşlardı. Daha sonra hepsi mezarlığın gerisindeki ormanın derinliklerine dağıldılar. Bunları düşünen Hayri standın önünde elindeki küçük su kovasıyla marulları sularken yolun karşısında eflatun renkli çirkin bir arabanın üzerine doğru yaklaşmakta olduğunu gördü.

X

Vecdi arkasına seslenerek konuşuyordu. “Necmi sen misin?” Hüsnü paytak paytak ona yaklaşıyordu bir yandan şıpır şıpır sesler çıkararak. Yağmurlu bir hava vardı. Daha önce söylemiş miydim? Yerler ıslaktı hep. O esnada kocaman bir şimşek çaktı. Vecdi arkasına bakarak peşinden gelen kişinin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir yandan tedirgindi arabayı durdurmak da istemiyordu ve önüne bakmadığı için yolun sonunda bulunan marul dükkânın içine yaklaştığını da fark edemedi. Bu esnada az önce çakan şimşeğin gürültüsü eşliğinde dükkânın içine daldı.

XI

Üzerine gelen eflatun renkli meymenetsiz hurda yığınından Hayri son anda kendini yana atarak kurtarmıştı.  Yıkılan dükkânın ve arabanın hali haraptı. Vecdi bey arabanın içinde şok geçiriyordu. Hayri bağırıp çağırarak söyleniyor. Hüsnü ise paytak paytak arabaya yaklaşmaya devam ediyordu.

XII

Necmi tavandaki elli altıya bakarken birden aklına müthiş bir fikir gelmiş gibi gözleri parladı. Tam o anda büyük bir gök gürültüsü işitti. Derken bir gümbürtü duyuldu ardından. Sonra da bir çıtırtı. Ardından bir patırtı koptu. Sonra da bir çatırtı. Sonra bir kıyamet koptu ve bulunduğu yerin duvarı, bahçedeki dev çınarın bir dalının üzerine düşen yıldırım sonucu devrilmesiyle yıkıldı. İçeriye dolan aydınlığın ardından yağmur damlaları bulunduğu odanın zemini ıslatmaya başladı. Necmi doğrulduktan sonra kamaşan gözleriyle gökyüzüne baktı. “Bulutlar…” dedi “Bulutlar sürekli değişir…” İstediği her şeyi hayal edebilirdi artık. “Bulutlar! Bulutlar sürekli değişirler!” diye haykırıyordu. Necmi’nin sevinçten gözlerinden süzülen yaşlar suratına damlayan yağmur taneleriyle beraber yanaklarından süzülmeye başladı…

, 5 Ekim
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi