.

On binlerce kişinin ölümüne, çok daha fazlasının kalıcı biçimde sakatlanmasına neden olan bir savaşın bitmesine aklı başında hiç kimse karşı çıkamaz.
Kısa süre öncesine dönelim:
1.Aralarında secilmiş belediye başkanlarının, gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi elleri kelepçeli halde kuyruklar halinde KCK’lı olduğu iddiasıyla cezaevine gönderiliyordu.
2. PKK cezaevlerinde açlık grevleri yapmaya başlamıştı ve bu grevler insan sağlığı açısından kritik sınıra yaklaşmaktaydı.
3.Başbakan PKK’lılarla kucaklaşan BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının en kısa sürede kaldırılacağını meclis kürsüsünden duyuruyordu.
Sonra ne oldu? Ne oldu da bir anda tam ters istikamete dönülerek yeni anayasa ‘AKP ve BDP tarafından yapılıyor’ noktasına gelindi. Kısa zaman öncesine kadar birbiriyle savaş halinde olduğu açıkça ortada olan iki taraf –iki taraftan birinin kaybettiğine dair net kanıtlar olmadan-bu kadar çabuk barış masasına nasıl oturur? Bir oturtan varsa ya da iki, neden olmasın? Ayrıca savaşan tarafların savaş süresince bir yandan müzakereleri sürdürdüklerini de biliyoruz. Bunun da savaş tarihinde pek çok örneği var. Dolayısıyla barış masasına kim nasıl oturursa otursun, onu kim oturtursa oturtsun, barışmak insana yakışan güzel birşey. Sorun bundan sonrasında.Barışan taraflar ayrılıp iki ayrı ülkeye gitmeyecek gibi görünüyorlar, en azından şimdilik. Barışan taraflardan birinin lideri diğerinin hapishanesinde 15 yıldır yatmakta. Barışan taraflardan biri büyük kazanımlar elde etmiş hissini yayıyor etrafa. Diğer tarafta ise bu konuyla ilgili bir açıklık yok, birtakım ödünler verilmiş izlenimi yaygın ve halk kesimlerinde merak, tereddüt, öfke, belirsizlik hakim. Bir tarafın siyasi önderliğince atılan -görünen-tek adım birtakım önemli olduğu düşünülen kişilerden oluşan heyetlerin memleketin çeşitli yerlerine yollanarak halka durumun anlatılmaya çalışılması. İlk çözüm adımı sonraki adımlara ilişkin umutları oldukça örselese de bir an için iyimser olunduğunda bile gelinen noktada bu heyetlerin çabasının boşa kürek çekmekten öteye gidemeyeceği ortaya çıkmış durumda. Hızlı nabız tutma özelliğine sahip olduğu anlaşılan epey akilli bir üye hızlı ve düzensiz nabız sahibi olduğu gerekçesiyle şimdiden müsaadesini istedi bile. Diğerleri de öfkeli insanların arasında –haklı olarak-can derdine düşmüş görünüyorlar. Hiçbir ön hazırlık olmaksızın sokağa salınan akilli insanların toplumun sosyopsikolojisinden ne kadar haberdar olduğu da ortada. Bu adımla istemeden de olsa birşey daha ölçülmüş oldu; direnç var. Direncin sadece belli odaklarda gözlendiği de kolayca iddia edilemez. Zira isimlerinin önüne T.C ibaresi koymaya başlayan insanların sayısı da ciddi boyutlarda. Süreci birkaç adım ileri saralım. Diyelim ki bir tarafın olmazsa olmazı gerçekleşmiş ve Abdullah Öcalan dışarıya çıkmış. Herhalde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ya da Gülten Kışanak ile BDP eş başkanı olmaya razı olmak için değil. Büyük bir rüzgar olmuş memleketin bir tarafında.Diğer taraf bu coşkuyu sessizce hınçlanarak izlemiş, unuttuğu kötü anıları hatırlamaya başlamış. Bölünme olmadığına göre tek bir meclis var hala. Öcalan ya da muadili orada olacak kuşkusuz. Bir tarafın çocuk katili diye adlandırdığı kişi diğer tarafın büyük halk önderi, adeta Mandela’sı olan Öcalan meclise girecek. Ne olarak? Muhalefet lideri, Başbakan Yardımcısı, Başbakan? Hangisi olarak? Hepsi olabilir mi? Neden olmasın? Ertuğrul Kürkçü açıkladı :”PKK, BDP olacak.” İyi de halkın daha birkaç sivil kişi aralarında bu süreci anlatmak için dolaşmaya başladığında onları doğduğuna pişman eden öfkeli kesimleri bu sırada nerede olacak? Mecliste örneğin Karayılan ve benzerleri ile Bahçeli ve benzerleri arasında bir tartışma çıkarsa kıyamet kopacak belli de asıl dışarıda ne olacak? Toplumsal tutumlar medya üzerinden birkaç kamuoyu yönlendirme hamlesi ile istenilen başka bir düzeye hemen sevk edilemiyor henüz. Savaşan kesimlerin barışa oturması ortaya bir masa koyarak da olmuyor. Ancak toplumsal anlamda hiçbir ön hazırlık yapılmaksızın barış kararı alınmış durumda. Buradan kalkılmasının bu saatten sonra iki taraf için de felaket olacağı da açık.Savaşta başarı askeri deha ve liderlik ister. Barışta başarı ise siyasi deha ve liderlik gerektirir. Böylesine tarihi ve kökleşmiş bir sorunun çözümünde siyasi liderlik de toplumun bütün kesimlerinin sivil ve siyasi temsilcileriyle birlikte yürütülürse liderlik olur. Bunun için de öncelikle bir tarafın liderinin bilmediği bir lisanı öğrenmesi gerekir, sakin, iyimser ve sürekli çatışma-karşıtlık kurmayan birleştirici bir lisanı.
Cumhuriyet tarihinin en ağır sorusunun 63 tane hevesli ile 4-5 bürokrat tarafından çözülemeyeceği zaten belliydi. Siyasi liderlik, taşın altına eli sokmayı gerektiriyor. Tabii burada bir tarafın bütün kesimleri işe karışsa bile diğer tarafın lideri hapiste, yardımcısı yurtdışındayken bu sürecin sağlıklı bir şekilde nasıl götürülebileceği sorusu da ortada duruyor. İnisiyatif alacak liderler lazım. O tür liderlere ise bu çağda pek rastlanmıyor. Ülke büyük bir felaketin içine düşmeden siyasi erk sahibi kişilerin, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanı göz önüne alarak kendi ikballerinin bir adım dışına ve gerisine doğru adım atmayı göze almaları gerek. Bu mümkün olabilir mi? Keşke, ama görünen o ki, çok çok düşük bir ihtimal.

, 30 Nisan
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi