.

Trakya’ya gidememek

Sirkeci’den başlar asıl yolculuk, başkaları başka yerden de başlayabilir, ama biz hep buradan başlattık… Esenler ya da başka kentlerin, her zamanki soğuk otogarlarından değil. Çünkü; kimsenin olmadığı yolculuklardır onlar, rahatsız koltuklarda bitişiğinizde oturandan başka sohbet edebileceğiniz kişi yoktur. Zaten otogarlar nerede olursa olsun, ister Ankara’da, ister İzmir’de; aslında hep bir duraktır. Garlar da duraktır çoğu zaman, ama yalnızca “Sirkeci” durak olmanın ötesinde bir yerdedir. Bir başlangıçtır burası. Avrupa’nın başlangıcı. Başka bir yerden başlamışlar için bir son.

Rus malı duvar saatinin altında, peron boyunca raylara uzanmış tren birazdan hareket edip İstanbul’un banliyölerinden geçerek Halkalı’dan sonra Trakya’ya girecek.

İstanbul’dan ayrılacaksınız işte o zaman. Geri dönüş zorlaşmıştır artık. Ve kim olursan ol Trakya akmaya başlar damarlarına. Sınıf ayırmadan dolar hava ciğerinize. Kompartımanda hiç tanımadığınız, ama size yabancı gelmeyen insanların arasındasınızdır. Nedense Halkalı’ya kadar konuşmamışlar; boğucu bir sessizlikle herkes arka arkaya giden semtleri izlemiştir. Ve yol trenin gürültüsüyle akarken, Halkalı’dan sonra başlayan bilet kontrolü arasında konuşmaya başlar insanlar. Aslında insanlar değildir konuşan, konuşan Trakya’dır; kentlisi, köylüsü, kasabalısı her zaman aynı dili konuşur. Sözcüklerin ne kadar kırılsa da İstanbul’da, ya da bir başka şehirde; kulağınla duyduğun kelimelerle konuşmaya başlarsın ister istemez. İlk olarak “h” harfin kaybolur geride kalan tren raylarının üzerinde, arkasından fiillerin kısalır. Gereksiz yere sıfatlar eklersin cümlelerine, karşındaki insanların içinde kaybolursun sanki. Hepsi başka bir yerinden bakıyordur hayata. Kendini bıraktığında o toprağın içinde var olursun. Hemen alıverir içine seni. Zaten yabancısı da değilsindir, o toprakta oyunlar oynamışsındır muhakkak, tarlalarında biçerdöverden arta kalan gündöndü saplarını toplayıp demet yapmışsındır. Hasattan geride tek tük kalan gündöndü başlarını silkeleyip çıkan çekirdeği bakkala satarak dondurma almışsındır.  Veya kabak çıkarmışsındır, ya da kabak atmışsındır makineye. Aldığın yevmiyeyle parkta kızlara hava atmak için berbere gitmiş, gece bir okul bahçesinden Güzel Marmara şarabından içmişsindir.

Ve onların dilini konuştuğunu bilirsin, çevreni saran duvarlar arasında, doğduğun ve büyüdüğün yere ne kadar yabancılaşsan da “h” harfini söylemeyi unutan bir Trakyalısındır. “Bir Evler Yaptırdım More Ramizem” türküsünü duyduğunda, “more ne demek acaba” diye düşünmezsin, Drama Köprüsü’nü görmemiş olsan da Hasan’ın acısını bilirsin. Drama içindeki pazardan haberin vardır. Bunları bilmesen bile cevabı trende karşında duran insanlardadır…

Yolculuk Trakya’nın içlerine doğru ilerlerken insanlar gelirler ve giderler. Çerkezköy’de işçiler biner trene, işçiler inerler… Sonra Çorlu, Muratlı, Lüleburgaz dizilir sıraya, artık baktığında karşındakilere hepsi değişmiş olmalarına rağmen aynı insanlardır oturanlar. Fabrika işçileri mesailerini anlatırken, kasketiyle uyumak için yüzüne örtmüş çiftçi okkalı bir küfür savurur topraklarını ucuza kapatıp fabrika yaptıktan sonra, akarsuların zehirleyen sanayiye.

Trenle kasabaların kenarlarından geçerken düşünürsün; “Muratlı dışında, tren neden içinden geçmez kasabaların.” diye. Hep dışındadır ve göremezsin Trakya kasabalarını. Alman emperyalizminin ön gördüğü şekilde olmadığı için kentleşme, biraz da sevimli olur yüzün.

Yol boyunca bir daha dönmek istemezsin İstanbul’a, o karmaşanın içine girmektense, bu toprakların serinliğinde, kasabalı biri olmak daha cazip gelmeye başlamışken kalkar Sirkeci’den Balkan treni. Ve sen bir defa daha niyet ettiğin halde gidememişsindir. Trenin arkasından, kimse seni görmese de hüzünle el sallarsın.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi