.

                                                                                                      1986 yılında, 9 yaşındayım henüz ve televizyonda spiker çığlık çığlığa bağırıyor; “Diego Armando Maradona, gooooollll…” Ailemin tamamı Almanya’yı tutuyor, bir tek ben Arjantinliyim. Maradona gol atınca spikerin bağırması hoşuma gidiyor; harfleri yuvarlayarak, ezerek, uzatarak; “Diego Armando Maradona, diyor. Ve böylelikle futbol hayatımın merkezindeki yerini almaya hazırlanıyor. Dünya kupası sonrasında bir süre daha Arjantin’i tutuyorum. Sonra bir lig takımı tutmam gerektiği için Real Madridli oluyorum. Aslında orada da takımı değil, Hugo Sanchez’i tutuyorum. TRT’de “Avrupa’dan Futbol” programında gol attıktan sonra attığı taklalar hoşuma gidiyor. Onun sonrasında da Beşiktaşlılık geliyor. Ve hemen hemen tüm kurumların, kişilerin üzerindeki yerini alıyor. “Les Ferdinand” ilahım olurken mahalle maçlarında giydiğim formanın arkasına “Feyyaz” gibi 7 numara yapıştırıyorum.

Futbol gündelik yaşamın bir parçası olmaktan öte, gündelik yaşamın kendisi haline gelmişti o zamanlar. İtiraf ediyorum; çelimsiz bir çocuktum ve kollarım çok çabuk kırılıyordu. Bu yüzden futbolcu olma hayallerim hep yarım kaldı. Yaz boyunca mahallede top koştururduk, ama yaz sona erince futbola ara vermek zorunda kalırdı herkes. Kışın oynamak için izin almak çok zor olduğundan ben ve birkaç arkadaşım (Erdem, Aydın, Turgay) futbolu evde oynanacak şekle getirmiştik.

Halının motiflerinden faydalanılarak yaratılan sahamıza, ki halı saha kavramının çıkışı da buradandır, 2 numara tavla taşlarını koyuyor ve marangoza yaptırdığımız kalelere babaannemin tespihinden söktüğümün boncukla gol atmaya çalışıyorduk. Oyun içerisinde futbolda olan bütün kurallar geçerliydi ve dört takımdan oluşan bir lig bile yaratmıştık. Ama oyunun ciddi sorunları vardı, çünkü aceleyle yaratılmıştı. En büyük sorun kale boylarıyla tavla taşlarının kalınlığının orantısızlığından doğdu. Kalelerin yüksekliği nedeniyle kaleye konan tavla taşı kalecilik görevi yerine getiremiyordu. Tavla taşlarının isimleri olmadığı ve birbirlerine benzedikleri için golü atanın kim olduğunu anlaşılmıyor, futbolcularımız kişilik sahibi olamıyordu. Futbol kurallarını birebir uygulamak da bazen sorun olabiliyordu, çünkü aut atışının, taç atışının gol olma olasılıkları vardı, kuralları da deforme etmek gerekiyordu.

Her oyun gibi, bu oyun da zamanla ilkelliğinden uzaklaştı. İlk önce kaleleri küçülttük, kaleci olacak tavla taşını yaratmak için üç tavla taşını üst üste koyduk. Diğer taşlara da sakızlardan çıkan futbolcu fotoğrafları yapıştırdık. Hepimizin bir takımı olmaya başlamıştı. Benim doğal olarak Beşiktaş, Turgay’ın Beşiktaş’lı olmasına rağmen Galatasaray, Aydın’ın Fenerbahçe ve Erdem’in takımı Trapzonspor’du.
Birkaç futbol kuralını deforme edip ofsaydı kaldırınca da oyun tam anlamıyla şekillendi.
Tüm takımlar aynı dizilişle sahaya çıkıyordu; “4 – 3 – 3.” Ama diziliş maç içerisinde değişiyordu, özellikle orta sahayı kalabalık tutmakta yarar vardı. Çünkü pas alışverişi burada gerçekleşiyordu. Forvette bulunan tek bir adam fazlalığı da bir anda tehlike yaratabiliyordu.

Benim takımın maç kadrosu ise şöyleydi.
1 – Engin
2 – Recep
3 – Kadir
4 – Gökhan
5 – Ulvi
6 – Zeki
7 – Feyyaz
8 – Rıza
9 – Mehmet
10 – Ali
11 – Metin

Bu kadroda hatırladığım en önemli tavla taşlarım ise; Gökhan ve Mehmet’ti. Gökhan tabiat olarak orta sahaya yakın oynuyordu, Mehmet ise, forvetin arkasına denk geldiği için uzaktan attığı şutlarla gol vuruşları yapıyordu. Feyyaz’ın da benzer durumlarda golleri olsa da o, daha ziyade ceza sahası içerisinde gol atıyor ve dönen topları tamamlıyordu. Metin’i sağ kanat yerine santrforda oynattığım için olsa gerek pek yararlanamadım kendisinden. Ama kritik maçları da kurtardığı olmuyor değildi; büsbütün hakkını yememek lazım.

Kıran karına geçen maçlar arasında şampiyonluk sevinçleri, yenilgilerin hüzünleri, gollere itiraz sonucunda çıkan tartışmalar, arkasından da çıkan kavgalarla minimal düzeyde bir futbol gerçeği yaratmıştık. Şimdi aynı şeyi bilgisayar oyunlarıyla yapıyor çocuklar, ama bizim diz üzerinde hareket etmek nedeniyle dizlerimiz yara içinde kalırdı. Ve bizim zamanımızda dizdeki yaralar çocukluğun şanıydı.

(Bu yazı Kadir Aydemir’in hazırladığı 80’li Yıllarda Çocuk Olmak adlı kitapta yayımlanmıştır…)

, 20 Kasım
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi