.

Bütün kadınlar şiirdir. Ama Fecile muhteşem bir şiire bestelenmiş harika bir şarkının benzersiz güzellikteki bir düzenlemesiydi.

Onun için neler yapmadım ki? Pasta yaptım, suratıma fırlattı. Şarkılar besteledim, polise şikâyet etti. Yolladığım şiirlere benzin (ya da gazyağı tam anlayamadım) döküp yaktı. Kolye yaptım, kendimi hastanede buldum. Adını dağlara yazdım, beni mahkemeye verdi.

Onunla, ayın beşinde, beş numaralı bir binanın asansöründe, beşinci kata çıkarken, saat beşi beş geçe tanışmıştık. Böyle iken Fecile’nin ayın beşinde doğduğunu öğrenmem; benim de uğurlu rakamımın beş olması, kaderlerimizin birlikte yazıldığının bir işareti miydi?

Asansör yolculuğu sırasında olmuştu bana ne olduysa. Karşımda o güne dek rastladığım tüm güzelliklerle beraber parıldayan bir ay parçası vardı. Konuşmaya başladıktan sonra; daha önce kimseye karşı hissetmediğim bir yakınlık, bir sıcaklık hissetmiştim ona karşı. İkimizin de aynı dil kursuna gideceğini öğrendiğimde ne sevinmiştim! Zaman içinde ortak zevklerimizin ve düşüncelerimizin olduğunu fark etmem beni ateşin tam ortasına attı.

Sabah uyandığımda aklıma ilk gelen o oluyordu, nasıl uyurken yine o olmuşsa. Yanıma yaklaştığında kalbim ısınıyordu. Sesini duyduğumda ruhum aydınlanıyordu. Güldüğünde tüm dünyam renkleniyordu. Onu düşünmek öyle hoşuma gidiyordu ki; sınıfça gittiğimiz bir yemekte, o karşımda otururken bile ben başka bir noktaya bakarak onu düşünür olmuştum.

Saate baktığımda sayılar ya birbirinin aynısı, ya da simetriği denk geliyordu. Bu onun da beni düşündüğü anlamına mı geliyordu? Yolda gördüğüm tüm kadınlar sanki ona benziyordu. Bu aşk mıydı? Hadi kadınlar neyse de, sokakta yürüyen uzun saçlı bir adamı da ona benzettikten sonra Fecile’ye feci şekilde âşık olduğumu kesin olarak anlamış oldum.

Bir akşam kurs çıkışı herkes gitmişti, sadece ikimiz kalmıştık. Ona duygularımı açmaya karar verdim ve söyleyeceğim çok önemli şeyler olduğundan bahsettim. “Burnuna bayılıyorum” demiştim çingene pembesi renkli paltosunu askıdan alırken. Bir burun bundan daha tatlı olamazdı. Ömür boyu sadece burnunu öpme iznine sahip olsam bana yeterdi. “Gözlerin de çok güzel” dedim. “Teşekkür ederim” dedi paltosunun düğmelerini hızlı ve şirin hareketlerle iliklerken. “Ne renk?” diye sordum başımı eğip gözlerini daha iyi görmeye çalışarak. Tam olarak ne renk olduğu anlaşılmıyordu. “Ela” dedi bana. Fakat sanki ben yeşil de gördüm mavi de. “Ne söyleyecektin? Bunu mu?” dedi. “Yok” dedim. “E ne peki?” dedi. “Bir insan ortalama yetmiş beş trilyon hücreden oluşuyormuş. Biz yetmiş beş trilyon kişiyiz Fecile, hepimiz de seni çok seviyoruz” dedim. “Sağ olasın” dedi. Ona söyleyecek trilyonlarca şeyim olmasına rağmen aklıma hiçbir şey gelmiyordu, “Fecile seninle yaşlanalım, Sakız Hanımla Mahur Bey gibi olalım, beraber meşk edelim” sözü çıkıverdi ağzımdan. Kaşlarını büzdü: “O şarkı çok hüzünlü. İstemem” dedi. Bunun üzerine, “Naz etme de haydi gel benimle ol” der demez “Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize. Bunu mu istiyorsun?” dedi. Zekâsına hayrandım. “Evet! Evet!” dedim. “Kalsın” dedi. O yüzüme hiç bakmazken benim de aklıma sadece şarkı sözleri geliyordu. “Yaşamak hüner değil, seninle ölmek istiyorum” dedim. “İntihara karar verirsem seni ararım” dedi, “Şunu tutar mısın?” diyerek bana çantasını uzattı. Tuttum. Çantasının içindeki kırmızı iz bırakan yeşil ruju alıp dudaklarına sürerken aklım başımdan gidiyordu; “Yeter ki sen sev beni, yeter ki inan bana” diyebildim sadece. İşini bitirdikten sonra çantasını elimden aldı ve: ”Sana söyleyeceğim tek bir şey var” dedi. “Evet?” dedim merakla o güzel dudaklarından ne döküleceğine bakarak.

“Beni unut” dedi.

Hızla uzaklaşırken tek bildiğim, ona daha çok âşık olduğumdu…

Billie Holiday’in ruhu sanki Madeleine Peyroux’nun içine girmişti de bir Bob Dylan şarkısı seslendiriyordu: “You’re gonna make me lonesome when you go” Ev arkadaşım Recep ile evde oturmuş sıcak süt içiyorduk. “Recep sence olur mu bu iş?” diye sormuştum. “Bence olur, niye olmasın?” dedi: “Her şey olur. Ama hiçbir şey istediğin zamanda olmaz” “Hmm… İstemiyorum o zaman” dedim. “O zaman olur” dedi. Çok sevindim. Uzun bir süre onu hiç istemedim. Fecile mi? Hah! Şeytan görsün yüzünü. Birkaç saat sonra: “Olmuş mudur sence?” diye sordum. “Daha olmamıştır” dedi. Kahretsin! İşim zordu…

Birini sevince insan, ona ait her şeyi de birlikte seviyor. Renkli spor ayakkabıları çok tatlı görünüyordu gözüme. Kışın kukuleta giyiyordu. Bayılıyordum. Yazın giydiği eteğe hayrandım. Sırtındaki kırmızı çanta olmak istiyordum. Isırıklarla dolu olan kalemi ya da bazen başına sardığı o kara bez parçası bile olsam bana yeterdi.

Zaman içinde ne benim sevgimde bir değişme oldu ne de onun sevgisinde. Onu görmezsem sevgimin biteceğini düşündüğüm için dil kursunu bıraktım, zaten dünyada yeterince İspanyolca konuşan insan vardı. Ama istersen kâinatın öbür ucundaki bambaşka bir galaksiye kaç, aşktan kaçılmıyor. Çünkü kalbinin içinde, beyninin dibinde, ruhunun her yerinde… Nereye kaçıyorsun? Hem ikimiz de insandık, evlenmememiz için bir sebep yoktu. Pes etmenin yanlış bir karar olduğunu düşündüm ve ona sevgimi anlatmaya devam etme kararı aldım.

Bana: “Biz farklıyız” demişti. “Farklı iki noktayız. Böyle düşün” “Ama uzayda farklı iki noktanın bir araya gelmesinden bir doğru oluşur. Şu durumda bir araya gelmemizden daha doğru bir şey olamaz” diye duruma bir açıklama getirmeye çalıştım. “O uzayda” dedi, “biz dünyadayız” Her dediğime de bir şey buluyordu, “Yazıda bile iki noktadan sonra her şey anlam kazanmaya başlar, açıklanır, aydınlanır, berraklaşır, netleşir. Oysa o nokta yalnız başına kalınca her şey sona erer, cümle biter” dedim. Baktım düşünüyor, “Mesela matematik. İki nokta bölme işleminde kullanılır ki bu paylaşmak demektir, dünyanın en güzel şeyi, oysa tek nokta olarak kalırsan fena, çarpılırsın” dedim. Ben noktalarla ilgili başka hangi benzetmeleri yapabilirim diye düşünürken “Kendine birini bulursun umarım, ama buna nokta koyuyoruz” deyip yalancı bir gülümsemeyle canımı yaktıktan sonra uzaklaşmıştı.

Sürekli boğazımda bir şeyler düğümleniyordu sanki. Yazıda bunu nasıl anlatabiliriz ki? Cümle bitince nokta koyuyoruz, bitmeyeceği zaman üç nokta. Bazen cümle bitmesin istenir ama bitmiştir, söylenecek şeyler havada asılı kalmıştır. Bu konu üzerine kafa yorarken klavyede havada asılı kalan iki nokta dikkatimi çekmişti: (¨) Araştırdığımda ne işe yaradığını bulamamıştım. Sanırım kimse kullanmıyordu. Dil kurumuna, sözlerin boğazımızda düğümlendiği, daha konuşmak isteyip de konuşamadığımız durumlarda bu karakterin kullanılmasını talep eden bir mektup yazmıştım. Cevap gelmedi.

O günlerde mütemadiyen başım dönüyordu. Konuşurken dilim ağzıma dolanıyordu. Üzüntüden beynimde salgılanan şey her neyse gerçekten iyi kafa yapıyordu. Evde vaktimin bir kısmını gözyaşı dökerek, diğer bir kısmını da masada kuruyan gözyaşından arta kalan tuzları tırnağımla kazıyarak geçirir olmuştum. Dinlediğim şarkılar bana tekme tokat girişiyordu, filmler canımı acıtıyordu, kitaplar sanki düşmandı. Âşık olunca tüm dünya bundan kurtulmanı değil; daha çok içine batmanı sağlıyordu.

Bir gün bana: “Tamam, eminim kendi içinde yaşadığın pek çok şey vardır ama bunu yapma bana. İstemiyorum” demesi üzerine: “Sen de bana bunu yapma o zaman” dedim. “Ben sana n’apıyorum?” dedi şaşkınca. “Bunu yapıyorsun!” diye kızdım. Artık canıma tak etmişti çünkü. “N’apıyorum ben?” dedi hayretler içinde, o kadar güzel şaşırıyordu ki, “Bunu işte! Bunu! Tatlı oluyorsun!” dedim. Afalladı. “Sen benden bir şey yapmamamı istiyorsun. Ben de senden istiyorum o halde. Sen bunu yapabilecek misin? Bu kadar güzel ve sevimli olmamayı başarabilecek misin? Hm? Hiç sanmıyorum küçük hanım” derken arkasını dönüp hızla uzaklaşmaya başladı. Arkasından bağırıyordum: “Hayır madem beni sevmeyeceksin aklıma niye giriyorsun? Gündüz artık illallah ettim, gece de rüyalarıma giriyorsun. Gece gece ne işin var senin benim yatağımda!” diye bağırınca öfkeyle geri dönüp koşarak yanıma geldi: “Ne biçim konuşuyorsun sen?” “Rüyama girme” diye onu uyardım sakince. “Rüyana gelen ben değilim!” dedi. “O zaman sana çok benziyor!” dedim ben de kızarak. Sevgililer gibi tartışıyorduk! Harikaydı! “Yeter artık! Karşıma çıkmanı istemiyorum!” diye bağırdı bana o berrak sesiyle. “Çok güzel kızıyorsun” dedim. “Ulan!” dedi buna karşılık. Kızınca çok daha güzel oluyordu. Yanakları pembeleşiyor, yüzüne renk geliyordu. Sanki saçları dalgalanıyor, gözlerinden göz alıcı bir ışık saçıyordu. Kız çıldırdı o gün, “Sen hastasın!” Dehşete düşmüş gibi bakıyordu. Kendi kendine sayıklıyordu. Teselli etmeye çalıştım. Onu hiç bu kadar kötü görmemiştim. Şok geçiriyordu.

Ertesi gün beni karakola çağırdılar. Fecile şikâyet etmişti. Gittiğimde, çay ve sigara kokulu o odada beklerken sıkılıp, masada bulunan bardak izlerini saymıştım. Tam beş taneydi. Fark ettiniz değil mi? Beş! Bizim sayımız! Bunu Fecile’nin beni seveceğine dair kesin bir işaret olarak kabul etmiştim. Moralim düzelmişti. Polisler geldiklerinde bana “Oğlum bu seninki sevgi değil” dediler, “hastalık” Bunun üzerine: “Ona güller almak istiyorum” dedim, “Onu kucaklayıp koşmak istiyorum, kollarından tutup müsait bir alanda döndürmek istiyorum. Ellerim saçında kaybolsun istiyorum, sonra elimi çıkardığımda saçı gibi koksun istiyorum ellerim. Bunlar sevgi değil mi yani? Sevgi böyle bir şey değilse ne peki?” Sözlerim nişanlısından yeni ayrılmış olan polisi derinden etkilemişti, “İşin zor koçum” dedi bana.

Zaman içinde polislerin hepsiyle arkadaş olduğum için Fecile artık beni polise de şikâyet edemiyordu. Oraya gittiğimde beraber çay içip sohbet ediyorduk. Bana bir gelişme olup olmadığını soruyorlardı. Ben de diyordum: “İşte Fecile’yi bilirsiniz; aynı.”

Onun yürüdüğü yollardan geçtiğimde kendimi daha iyi hissediyordum. Hatta onun hiç gitmediği memleketine gittiğimde bile, annesi ve babasının bu şehirde bir yerlerde tanışmış oldukları ve böyle bir güzelliğin meydana gelmesine imkân sağladığı için, o kutsal şehri bir hac vazifesi saygısı ve hayranlığıyla dolaşmıştım. Bu arada Fecile’nin annesi ve babasıyla da arkadaş olduğumu söylemeliyim. Doğum gününde akşam eve geldiğinde hepimizi salonda oturuyor gördüğünde çok şaşırmıştı: “Senin ne işin var burada?” Beraber pasta yapmıştık. Suratıma fırlattığı pasta işte o pastaydı.

Tanıdığım tanımadığım herkese Fecile’yi anlatır olmuştum. Otobüs durağında beklerken yanımda duran yaşlı bir amcaya mesela: “Aklımdan çıkaramıyorum bir türlü. Bir gülüşü var, gözlerimden hiç gitmiyor. İstemiyorum görmek ama o hep orda. Gözlerimi kapatıyorum. Orda. Açıyorum. Orda. Kalbimi sarıyor onun düşünmenin sıcaklığı…” Ben devam ederken yaşlı adam: “Parlayan bir kömür haline gelmişsin evlat” dedi; “Şu durumda yapacağın tek bir şey var. O da hiçbir şey. İşte en acıklı durumdur bu…

Kalbim bana “Fecile seni sevecek” deyip duruyordu. “Atıyorsun” dedim ona. Öyle ya kalp bu, işi gücü atıp durmaktı zaten. Lakin içimde biraz umut olduğu zaman ancak nefes alabiliyordum. Ama o umut da kaybolunca elim ayağım tutmuyordu. Sevsin sevmesin, ben Fecile’ye bir kolye yapmaya başladım. Sadece bunu verecektim. O kadar. Evlerinin posta kutusuna kolyeyi atıp gidecek iken karşıma dev gibi iki adam çıktı. Bana birtakım tekmeler ve yumruklar atmaya başladılar. Karşılık vermedim. Zaten şu dünyada misafiriz, belki de bu yüzden umduğumuzu değil bulduğumuzu yiyoruz?

Yerken, sol kroşeyi sağlam bir aparkat geçe Fecile’m ortaya çıktı: “Yeter artık, bu kadar yeter! Tamam durun!” Muhteşem bir kalbi vardı onun. Yerdeyken güçlükle kaldırdığım elimdeki kolyeyi ona uzattım. Bu hareketim üzerine devlerden biri: “Abla, aklı daha başına gelmemiş” demişti. Bundan sonrasını hatırlamıyorum.

Hastanede kaldığım günlerde, kolum ve bacağım kırık vaziyette iken, Fecile için hiç bir şey yapamıyor olmak beni ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Recep’in ziyarete geldiğinde “Seni böyle de mi görecektik” diye üzüldüğünü hatırlıyorum. O adamları bulacağına ve bunu onlara ödeteceğine yemin etmişti. Bulduk sonra o adamları. Onlarla da arkadaş olduk. Hamdi ve Damdi kardeşler, iyi çocuklardı… Bir süre sonra işi bırakma kararı aldılar zaten. Gandi tarzı pasif direnişim işe yaramıştı.

Fecile’yi nihayet yanında bana engel olan kimse yokken gördüğümde sevineceğimi sanmıştım. Lakin çok bakımsız, bitkin, hayatından bezmiş gibi görünüyordu. Hiç bitmeyeceğini düşündüğüm neşesi sanki kaybolmuştu. Bu halini görünce içim sızladı. Suratında kocaman bir sivilce çıkmıştı. Benim için çok üzülmüş olmalıydı. “Fecile” dedim, “seni seviyorum” Bu cümleyi ona o kadar çok söylemiştim ki bunun yerine, ‘lastikli pabuç jölesi’ filan desem eminim daha anlamlı gelirdi. “Çay içelim mi seninle?” dedim. ‘Olur’ anlamında başını salladı ümitsizce. Benimle bir yere gitmeyi istemez belki diye çayı yanımda getirmiştim. Termosu çıkardım hemen. Rahatça otursun diye altına örümcek-adamlı yastığımı verdim (küçük bir yastık, ama çok işe yarıyor). Çayını doldurdum. İçmeye başladı. Ben onu izliyordum. Birkaç yudum aldı. “Çay güzelmiş” dedi bana. Dünyalar benim oldu. Bence biz çıkıyorduk! Sonunda pes etmişti. Giderken “İyi günler, görüşürüz” dedi bana gülümser gibi.

Bence işler nihayet yoluna girmişti. Artık sevgili olduğumuzu herkese söyleyebilirdim. Niyetim ciddi olduğuna göre en kısa zamanda bir evlilik teklifi yapmalıydım. Sevgime yakışır nitelikte görkemli bir evlilik teklifi olmalıydı bu. Dansçı arkadaşlarımı arayıp bir gösteri ayarlamalarını istedim.

Uzun bir hazırlık süreci sonrasında Fecile’yi aradım. “Yemek yiyorum şu anda” dedi. Bu evlilik teklifi için çok iyi bir zamandı! Önce yemek yediği restoranın içine güller saçıldı, dans ekibi içeri girdi ve gösteriye başlandı. Sonra ben girdim ve en öne geçip dansa katıldım. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu, hayli şaşırmıştı. Bu sırada dağların üzerine uzun zamandır yazdığım evlilik teklifi yazısı projeksiyon ile duvara yansıtıldı. (Bu kısım biraz karışık aslında; adının ilk dört harfini yazdıktan sonra dağ bitmişti ben de başka dağa geçmiştim, yazılar biraz kopuk kopuktu ama yine de anlaşılıyordu.) Evlilik teklifi yazısını görünce sanki biz yokmuşuz gibi önündeki yemeyi yemeye devam etti.

Fazla uzatmadan gösteriyi kısa keserek yüzüğü çıkarıp uzattım. “Yemin ediyorum sen normal değilsin!” dedi bana bülbül gibi şakıyarak. O sırada yediği yemeğin ağzından fırlayan parçaları suratıma çarpıyordu. “Bu hayır mı demek oluyor?” dedim. “Asla!” diye bağırdı. “Asla!” Onda beni reddetmek bir takıntı haline gelmişti. Bir tür rahatsızlık… Saplantılı bir şekilde beni istemiyordu. “Anlayamıyorsun değil mi?” dedi endişeli biçimde gözlerimin içine bakarak. ‘Hayır’ anlamında başımı salladım. Öfkeyle masadan kalktı, şaşkın kalabalığın arasından sıyrılarak gözden kayboldu…

Karakolda yediğim sopalar canımı acıtmamıştı. Hamdi ve Damdi kardeşlerin yumruklarında tatlı bir umut vardı. Dağa adını yazarken uçurumdan aşağı yuvarlandığımda, onun için çektiğim tüm sıkıntıların beni ona daha çok yaklaştırdığını düşünerek tuhaf bir mutluluk duymuştum. Gerçek acı böyle zamanlarda hissediliyordu demek ki. Emekler boşa gittiğinde, hayaller yıkıldığında, ümitler karardığında…

O giderken bazılarının ona nefretle baktığını fark ettim. Kalabalığın ortasında elimde yüzükle kalakalmıştım. Çevredekilerin benim için nasıl üzüldüklerini hatırlıyorum. Beni teselli etmeye çalıştılar. Galiba Fecile dışında herkes beni seviyordu.

Aşk vücudumdaki enzimleri alt üst etmişti, sinirlerimi arapsaçına çevirmişti, kalbim bir daha düzelmemek üzere kırılmıştı. Dudaklarım sızlıyordu. Ağzımdan çıkan nefes acıyla yanıyordu. Ben de bu acıyı bastırmak için acı biber yiyordum, bu kısa bir süreliğine bastırıyordu acımı.

Nasıl oldu bilmiyorum, kendimi Fecile ile tanıştığımız asansörde buldum. O asansörde ben çok mutluydum, Fecile’nin beni seveceğini umut ettiğim zamanlar… Bir beşinci kata çıkıyor, bir zemine iniyordum. Kaç kere inip çıktığımı hatırlamıyorum. Çıkarken kendimi biraz iyi hissediyordum. İnerken yine kötüleşiyordum. Merdivenlerden inip, asansörle çıkma fikri sonradan aklıma geldi. Onun da yanımda olduğunu düşünerek gözümü kapatıyordum. Bu koku çok güzeldi. Sanki Fecile kokuyordu asansör. Sonra asansörün o kadar da güzel kokmadığını fark ettim. Bu, köydeki tezek kokusunu, çocuklukta geçirilen mutlu anları hatırlattığı için sevmekle aynı şeydi. Sonra insanı en çok üzen şeyin çok mutlu olduğu zamanlar olduğunu şaşırarak, aynı zamanda önlenemez bir endişe ile fark ettim.

Eve bir kâğıt geldi. Mahkemeye çağırılıyordum. Fecile’nin adının başında müşteki yazıyordu. Müşteki de neydi ki? Recep bana “Devam edersen hapse girersin” dedi. Bu korkunç bir şeydi. Hapse girersem Fecile’yi göremezdim! Çok üzülmüştüm. “Fecile ziyaretime gelir mi ki?” diye sordum. “Gelir, emin ol gelir” dedi. Dalga geçmesi sinirlerimi bozmuştu. “Kıza onun bir daha karşısına çıkmayacağını söyle de şikâyetini geri alsın” dedi. Yalan söyleyemezdim, ben bunun yerine Fecile’nin kübist tarzda bir resmini çizip, ona yolladım. Şamil’in (kargoyu teslim eden arkadaş) söylediğine göre bu resmi görünce çılgına dönmüş ve “Mahkemede en ağır cezayı almasını isteyeceğim!” demişti.

Duruşmaya çıktık. Hâkim herkesi azarlıyordu. Sinirli bir hâkime denk gelmiştik. Ayrıca kızın avukatına da sinir olmuştum. Ben ne söylesem gülüyordu. Mahkeme sonrasında hâkim bana “Bu kızı mı sevdin?” dedi, belli ki beğenmemişti Fecile’yi. “Dışarda bunlardan bir sürü var” dedi ben belgeleri imzalarken, “Biriyle evlendiğin zaman anlayacaksın bir halt olmadıklarını.”

Mahkemeden sonra Fecile’nin yanına yaklaşma yasağı kondu bana. Ben de onu uzaktan dürbünle izlemeye başladım. Bir erkek arkadaşı olmuştu Fecile’nin. Harvard mezunu olduğunu öğrendiğim bu adamın soyadı yerine benim soyadım onun güzel adının sonuna çok yakışıyordu, bunu kime sorduysam bana hak vermişti. Bu yönden kendimi adamdan üstün görüyordum. Bana göre Fecile’nin yanlış bir karar verdiği çok açıktı.

Fecile’nin evlendiği gün gelin arabasının lastiklerini patlattığımızda çok eğlenmiştik Recep ile. Nasıl da şaşırmışlardı! Bu olayın olduğu gece intihar ettim. Kendime geldiğimde her yerde beyaz ışıklar vardı. “Cehennem böyle bir yer miymiş?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Doktorlar çok şanslı olduğumu söylediler. Hayatta kalmam büyük mucizeymiş. Başka doktorlarla tanıştım sonra. Benden bunun sevgi değil, bir hastalık olduğunu kabul etmemi istediler ısrarla. Kabul ettim ben de. Böylelikle dışarı çıkmama izin verdiler.

Dışarda lapa lapa kar yağıyordu. Ben onunla kartopu oynamayı istiyordum. Güneş çıkıyordu, çiçekler açıyordu. Onunla çimlerde uzanmak istiyordum. Ağaçlar yaprak döküyordu. Onunla parkta yan yana sakince yürümek istiyordum. Seneler böyle geçti.

Bir gün içimdeki, her neyse artık o, sona erdi. Bundan sonra Fecile aklıma çok nadiren geldi. Fakat yaş ilerleyince geçmiş ne kadar geçmişse, o kadar geçmemiş oluyor, akşamlar hüzünleniyor, geceler hiç bitmiyor.

Son zamanlarda Ay seyahatine pek sık çıkar oldum; ağırlığımın altıda birine indiğimde bastonsuz yürürken kendimi tekrar genç hissedebiliyorum belki de bu yüzden. Aslında bunları niye anlatıyorum; geçenlerde yine bir Ay seyahatine çıktığımda, Fecile’ye uzay istasyonunda, araç değiştirirken bindiğimiz asansörde rastladım. O beni tanımadı, ama ben onu hemen tanıdım. Ucunda sarılar olan kumral saçlarının yerini muhteşem bir gümüş rengi almıştı. Orta yaşlı bir adamın koluna girmişti, adam ona, “Anne” diye sesleniyordu. Konuşmalarından anladığım kadarıyla ölen kocasını gömmek için gelmişlerdi buraya. Şu günlerde ölen yakınları Ay’a gömmek moda oldu. Toplu mezarlığa çevirdiler uyduyu. İnsanlar ölülerinin gökyüzünde parlayan bir ışıkta olduğunu gördüklerinde, ona kendilerini hem yakın, hem de daha iyi bir yerde olduğunu filan hissediyor olmalılar. Bu, balayında aya gidip orda bal yemelerinden daha mantıklı elbette.

Fecile beşinci katta indi asansörden. Yetmiş sene önceki gibi. Buna gülümsedim. Ben daha sonra indim.

Aydaki istasyondan dışarıyı izlerken mavi gezegenimizin ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum. Yine yan yana denk gelmiştik Fecile ile. Artık yorgun olan kalbim yıllar önceki gibi küt küt atmaya başladı. “Seni asansörde gördüm” dedim. Başını çevirip gözlerime bakınca yine öyle oldu. Kaynar ama buz gibi soğuk bir su dökülmüş gibi içime. Bakışları gözlerimden çok daha ötesine, ruhumun derinliklerine işliyordu. Kim olduğumu anladıktan sonra, “Bitmedi mi?” dedi yüzünü cama çevirip. “Bitmişti” dedim. “Yine mi?” dedi. “Bilmem” dedim. Gözlerini kapadı. “Beni çok yordun sen” dedi, “Biliyorum” dedim.

“Niye yaptın bunu?” diye sordu kaşlarını büzüştürerek. “Çünkü sevdim” dedim. Sustu. “Delisin” dedi sonra. “Sen de biraz öylesin” dedim. “Evlendin mi çocukların var mı?” diye sordu. Sustum. “Niye yaptın bunu?” diye sordu tekrar. Sustum.

“Ben gidiyorum” dedi. Ve gitti. Sonra geri döndü. “Peşimden gelmeyecek misin?” dedi, “Beni kovalamayacak mısın?”

“Hayır” dedim.

“Akıllanmışsın. Güzel”

“Kırgınım”

“Bana küstün mü yani?” diye sordu.

Sustum.

“Tavşan dağa küsmüş. Dağın haberi olmamış” dedi. (Fare de diyebilirdi ama tavşan demişti)

Gitti. Dönüp bakmadım. Geri geldi. Şaşırdım.

“Sen benimle ölmek istiyordun öyle değil mi?” dedi.

“Evet?” dedim hatırladığına şaşırarak.

“Öleceğim zaman seni ararım” dedi.

“Peki” dedim. Gitti.

Birkaç sene sonra telefon geldi. Hastaneye gittim. Odasını buldum. Kapısını açtım. Pırıl pırıl parlıyordu yatakta ay parçası. Beni görünce gülümsedi. Çok sevindim. Ellerini tuttum. Geri çekmedi. Çok mutlu oldum. Ah Aykız… İyi ki o uzay istasyonunda karşılaşmıştık. Uzayda farklı iki noktanın bir araya gelmesi gerçekten de çok doğruydu! Eli ellerimde, böylece konuşmaya başladık. Saatlerce konuştuk. Her şeyi konuştuk. “Niye hiç konuşmamışız ki?” deyip durdu. Ben de ona benimle geçirmediği zamanların büyük kayıp olduğunun farkına varmasına sevindim. Fecile benim yanımda yeniden o nazlı şımarık genç kız oluyordu. Ruhu gençleşiyordu. Benim de öyle. Sanki onunla o gün kartopu da oynadık, çimlere de uzandık ve gün sonunda parkta yürüdük. Gülüyordu. Kahkahalar atıyordu. Gözlerime ‘seni seviyorum’ der gibi bakıyordu gülümseyerek. Sonra o eşsiz gülümseme yüzündeyken öylece kaldı ve nefes alıp vermeyi kesti. Gözlerini kapadım. Fecile artık yoktu¨

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

, 14 Şubat
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi