.

Attila İlhan’a

“Ben bu adamı vururum, ötesi yok” dedi. Bal rengi gözlerinden kan rengi öfkeler geçiyordu. Arkadaşı onu sakinleştirmedi, hatta üstüne akıl verdi: “Vuracaksın tabii. Ben de bu işte seninleyim. Namus dediğin başka şeye benzemez, candan ötedir”.

* * *

Ablası devlet sarayında çalışıyordu. Güzeldi, alımlıydı ve devletin zirvesinde çalışan aristokrat bir zamparanın dikkatini çekmişti. Danışman olan bu adam genç kıza sürekli rahatsızlık veriyor, kah gücünü kullanarak kah nüfuzuna güvenerek kenarları kıllı gözleriyle ve daha fenası kırılası elleriyle onu korkutuyordu. Genç kız bunlara dayanamıyor, ancak işinden de olmak istemiyordu. Ama sonunda işini, yaşadığı şehri ve ülkeyi terk etti, kendi ülkesine döndü.

Kardeşine açıldı. Kardeşi duydukları yüzünden çılgına döndü. Başkentte bir haziran günü, güneş yavaş yavaş göğe yükselirken, kardeşinin bal rengi gözlerinde sanki bir dünya savaşı yaşanıyordu. Pişman oldu, “Keşke söylemeseydim, keşke sözlerimi geri alabilseydim.” diye düşündü.

Küçük kardeş kararını vermişti. Kan kardeşi, komşusu, okul arkadaşı Mirsat’a gitti. Yarın ölecekmiş gibi hızla bütün derdini, virgülsüz lakin bin kelimelik bir tek cümleyle anlattı, öğretmen dayağını, çaldıkları elmaları, vurdukları kuşları yıllardır birlikte yediği arkadaşı Mirsat’a. Mirsat heyecanlı, ateşli, ailesi taşradan başkente gelmiş bir muhacir çocuğuydu. Arkadaşı için yapmayacağı çılgınlık yoktu. “Silahı nereden bulacaksın?” diye sorduğunda, gözünün önünde pırıl pırıl bir Browning güneşten rol çaldı.. Küçük kardeş “Örgütten aldım. Vuracağım herifi söyleyince düşünmeyip verdiler” dedi.

Cinayete karar verilmiş, silah bulunmuş, yürekler katranla sıvanmış, gözler karartılmıştı. Geriye küçük bir ayrıntı kalıyordu: Güzel, kanlı canlı bir plan. Her yoksul erkek çocuğu gibi onlar da şehri, kimi zaman koşarak, kimi zaman kaçarak, kimi zaman aylaklıkla dolaşarak su gibi içmişlerdi. Hangi meydanda tören olur, hangi sokaklardan en güzel kaçılır, hangi caddelerde kalabalığa karışmak kolaydır, hangi kıraathanelerde garson çayları saymayı unutur ve az para alır, hangi mekanın kaçmak için arka kapısı vardır, en güzel kuru fasulye nerede yapılır, hangi fırında ekmek hep sıcaktır, hangi mahallenin kızları güzeldir, hepsini biliyorlardı.

Gazetelere baktılar, ablaya sordular, çaktırmadan büyüklere danıştılar, hatta silahtan sonra örgütten bir de istihbarat aldılar. Danışman, devlet ricaliyle birlikte haftaya şehre geliyordu. Kader, tesadüf, Azrail, parlak bir Browning, intikam, namus ve iki arkadaş ile bir devlet adamının randevusu yazılmıştı.

* * *

Mirsat gibi o da hem öksüz hem yetimdi. Ablasıyla bu hayatta yalnız kalmıştı. Geçen seneki savaş bütün ailesini ondan koparmıştı. Örgütle de arası bu yüzden iyiydi, ona çok destek olmuşlardı. Önceleri bir iki eyleme çağırmışlardı ama o, “İşim olmaz” demişti. Oysa namus meselesi başkaydı. Tek varlığı ablasıydı. Ablasına uzanan bu lanet, muktedir, kıllı, aristokrat eli kesmeliydi. Örgüt, bu kıllı eli kesecek kara bir el gibiydi. Kendisini örgütün pençesine gönüllü kaptırdı. Örgütün ateşli bir gence, onun da ateş eden bir silaha ihtiyacı vardı. Gürül akan iki nehir gibi, rezil bir koalisyon gibi menfaatleri birleşti.

Plan yapılmıştı. Abla adamı tarif etti; kardeşi silahını bir bebeğin altını bağlar gibi dikkatle temizledi, kabzasına ismini nakşetti. Uzak semtlerin ötesinde, eski bir mezarlıkta atış talimi yaptı. Attığını vuruyordu. Rakı şişeleri patladıkça mutlu oluyordu. Önce içiyor, sonra vuruyor vuruyordu. Keşfetmişti, sarhoşken daha iyi nişancıydı. O gün de öyle olacaktı. İçecek ve silahı çekecekti. Sonra da Mirsat’la birlikte, hiçbir şey olmamış gibi, daha günah defterleri açılmamış gibi, süt dişleri dökük mahalle haylazları gibi temiz bir yüzle İstanbul’a kaçacaklardı. Planın en son ve önemli parçası ise trende gizli gizli rakı içmekti. Gözü dönmüş delikanlılığın planlarında cinayet bir teferruattı.

Hâlâ öylesine bir Haziran sabahı… Bir gün kalmıştı. Mirsat’la buluştu, güneşin henüz doğmadığı bir saatte. Şehrin en güzel yerinde bir çeşme vardı, buz gibi suyu güvercinlere sıçratarak, paçalarına bulaştırarak uykularını açtılar. Boğazlarını temizlediler, rakının kirli izlerini temize çektiler. Titizdiler, soğukkanlıydılar. Sözlerini bininci kez tekrarlamaktan yılmamış, “Vuracağım işte, ablam için yapacağım bunu” diyor; Mirsat da “Seni akrabalarımın yanına kaçıracağım, bizi bulamayacaklar” diye tamamlıyordu. Tahmin ettikleri güzergâhta ilerlediler, etrafa baktılar. Şehrin bütün ayrıntılarını dua gibi, slogan gibi, marş gibi, sevgilinin yüzü gibi ezberlediler.

Gözleri katı, niyetleri sert, elleri soğuk, alınları terli, silah ise kaviydi. Bir birlerinin yüzüne bakmıyor belki de bakamıyorlardı. Planları sağlamdı. Çok aradılar, çok düşündüler, bir gediğini kusurunu bulamadılar. Şimdi tek bekledikleri, güneşin batmasıydı.

* * *

Her gün bıkmadan doğduğu yeri, Üsküdar’ı anlatan babaannesinin ellerini öptü, yüklü harçlığını aldı. Bu haliyle, ne olduğunu merak edenlere masumiyeti bir bakışıyla anlatabilirdi. Sabah rüzgarının serinliğine rağmen alnında ve üç beş günlük taze bıyıklarında ter boncukları vardı; sudan tesbih taneleri. Babaannesi beyaz ipek mendiliyle, bismillah diyerek bu 33 ter damlasını ibadet edercesine sildi. Mirsat’ın en büyük marifetini babaannesi bilmiyordu: İçindeki karanlığı masumiyetle örtmek. Evden çıkarken elindeki torbayı kimse görmedi. Hazırlığı tamdı, eşikte kafasına bir koca şişe rakı dikmişti. Sıcak havada sıcak rakı akıl kârı değildi ve fakat elzemdi. Sarhoşluğun rahatlığına muhtaçtı.

Çocuktu bir de Mirsat, 19 yaşındaydı. Ne yapacağını bilemedi bir an için. Bir yerden duymuştu, tereddüt ihtiyarlar için hastalık, kararsızlar için sığınaktı. Ona göre değildi yani. Yine de düşündü, “Bu kadar kolay mı, arkadaş için değer mi?” diye kendi kendine sordu. Başı duvardaydı. Devam etti düşünmeye. Arkadaşının ablasının namusu ne olacaktı? Peki ya dedenin yadigarı babaanne? Anne ve babası savaşta ölmüştü. Etrafını düşündü, yaşadığı hayatı, kavgaları, çatışmaları, üstelik de kendi gözüyle gördüklerini düşündü. 2 sene boyunca yaşadığı acıları, o büyük savaşı hatırladı. Ülkeler değil, neredeyse mahalleler kapanın elinde kalmıştı.

Mirsat hayli zamandır kendi ruhuna, vahşi bir ata eyersiz biner gibi biniyordu. Anlık bir kararla kendini avluya attı, sıcak bir sabah esintisi yüzünü yaladı. “Kız meselesi” diye içinden geçirdi. Ama olsundu, arkadaşını yarı yolda bırakmayacaktı. “Hem zaten tetiği ben mi çekeceğim” diye söylenirken başkasının sesiymişçesine kendi sesini duymuştu. Korkuyla arkasına döndü. Üzerinde talik üslupla “Ya Hâfız” yazan kapıda kimse yoktu, rahatladı. Yazıya uzun uzun baktı, burun kıvırıp köprüye gitti.

Kış aylarının gür suları çekilmiş olsa da nehir usul usul akmaya devam ediyor, sesiyle huzur veriyordu. Köprüde buluştular. Birbirlerine sarıldılar. Mirsat can yoldaşının belindeki silahın soğuk katılığını hissetti. Çok korktu. Çok korktu çünkü anlamıştı ki can kardeşi de aslında korkuyordu. Etrafta askerler, subaylar, memurlar ve işi gücü olmayan ahali dolanıyordu. Törenin telaşı, Arnavut kaldırımlara, taş binalara, köprü korkuluklarına çarpıp bu iki yoldaşın, aynı güneşte çamaşır kurutan bu iki ateş parçasının ferini kaybetmiş gözlerinde durdu. Sakindiler, planı konuşuyorlar, İstanbul’dan bahsediyorlardı. Sanki İstanbul kaçacakları, sığınacakları bir yer değil, tatile çıktıkları esnada uğrayacakları bir istasyondu.

Meydanın kenarındaki küçük bakkaliyenin önüne çöktüler. Yan taraftan şekersiz kahve söylediler. Onlar meydanı görüyor ancak meydan onları görmüyordu. Yoksulluğun, çocukluğun, şehri yalayıp yutmanın bilgisiydi bu. Gizlenmişlerdi. Meydan şimdi gözlerinin önünde ve silahın menzilindeydi. Yine o sihirli rakıdan içmeye başladılar. Kalabalık sanki birazdan savaşa gidecekmiş gibi gürültülü bir şekilde töreni bekliyordu. Uzakta üstü açık, beyaz bir araba, arkasında görkemli bir konvoyla göründü. Bütün yüzlere baktılar. Mirsat “Gördün mü, tarife uyuyor mu, şu el sallayan mı?” diye peş peşe sorular sormaya başladı. Aldığı cevap “Hesabı öde, kaçıyoruz” oldu.

İki el silah sesi, şehrin bütün duvarlarına çarpıp oradan büyüyerek, dalgalanarak sanki başka şehirlere, başka ülkelere pis bir lanet gibi bulaşmak üzere havada yavaşça ilerliyordu. Sesler bitmiyordu. Mirsat arabanın üzerinde hayal meyal iki kanlı beden gördü; biri kadındı. Koştular. Konuşmadılar. Kimse onları görmemiş, kimse kurşunların geldiği yere bakmamıştı. Herkesin derdi kurşunların hedefiydi. Kan kokusu çok geçmeden silah sesini bastırdı. Ses nereden duyulduysa, hangi şehirde, hangi ülkede yankılanmışsa koku oralara da bulaşacaktı.

* * *

Planın en güzel yerindeydiler. Ölen iki kişi, temizlenen bir namus, ispat edilen iki erkeklik ve sıcaklığını nehrin serin sularına vermiş bir silahtan oluşan meze tabağı, boğma rakının hemen yanındaydı.

Abla güvendeydi. Trene bindiklerini kimse görmemişti. Şimdi ise daha önce gitmedikleri bir şehirde, İstanbul’da bir süre yaşayacaklardı. Tek yapmaları gereken, Üsküdar’ı bulmaktı. Dört gün süren yolculuğun ardından kömür, ter, is, Krupp çeliği ve hâlâ çıplak muhacir eti ile tifüslü battaniye kokan tren istasyonuna indiler. İki yıl boyunca yüz binlerce muhacir, kapkara trenlerle bu istasyona gelmiş, süpürge tohumu ve Kağıthane çamurundan yapılmış ekmeklerden yemişti.

Mirsat babaannesinden ve Kuran hocasından öğrendiği vasat Türkçe ile yol yordam sorarken gözü muvezzi çocuğa takıldı. Çocuk, elindeki gazeteleri bağıra bağıra satıyordu. Gazeteye göz attı, talik harflerle “Nevsal-ı Millî” yazıyordu. Tarihe baktı: 8 Şaban 1332. Gözü manşete saplanıp kaldı. Parasını vererek çocuğun kucağındaki tomardan bir gazeteyi çekip aldı, okumaya başladı. Gözleri giderek büyüyor, elleri titriyordu. Bu aydınlık Sirkeci sabahında yüzünde sanki bir gölge oyunu oynanıyormuş gibi ışıkla karanlık yer değiştirip durdu. “Ulan Gavrilo” dedi, “yanlış kişileri vurmuşsun”. Dikildikleri yere çöktü. Gavrilo Princip ayaktaydı, bir an şaşırdı, beceriksizliğini örtmeye çalışırcasına ama tereddüt etmeden “Aman vurduysam vurdum, ortalık iki gün sonra sakinleşir, o zaman gider bu namussuzu adam gibi vururum, dünyanın sonu mu sanki!” dedi. Yürümeye devam ettiler.

Gazeteci çocuk ince sesiyle Sirkeci’den Babıâli’ye doğru çıkıyordu: “Yazıyooor, yazıyooor! Avusturya Veliahtı Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da vurulduğunu yazıyooor!”

[Ekşi Öyküler kitabından / Bahar 2007]

, 23 Şubat
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi