.

Liverpool, Beşiktaş karşısında 7 – 0 galipken maçın spikeri bu eziyetin bitmesi için adeta yalvarıyordu. Bir tane daha gol anlatmayı ve sesinin bir daha titremesini istemiyordu ama olan oldu, sekizinci gol geldi. Gelmemesi de imkansız gibiydi zaten. Benzer bir şeyi çocukluğumdan da hatırlıyorum, ama bu milli takımlar klasmanındaydı; İngiltere-Türkiye maçında İngilizler yine aynı skora ulaşmış ve maçın spikeri Abidin Aydoğdu şaşkınlıktan mı üzüntüden mi bilinmez “Vay anasını sayın seyirciler, bir gol daha yedik” diyivermişti.

Bu cümle maçın skorunun arkasına gizlenemedi ve Aydoğdu bu ve buna benzer cümleleriyle hafızalarımızda kaldı. İngilizlerden sekiz gol yemeye alıştığımız gibi spikerlerin de şaşkınlıklarına alıştık zamanla. Liverpool karşısında spikerin dedikleri o kadar önemli değildi çünkü ona hata yapma kredisi veren Bülent Karpat’ı hiçbirimiz daha unutmamıştık… Seneler oldu Karpat maç anlatmayı bırakalı, ama jübile yapmış futbolcularla beraber hâlâ aklımızdadır ismi. Beyazlaşmaya başlamış saçlarıyla televizyonda boy gösterdi ilk olarak. Saha kenarında oyuncularla söyleşi yapardı. 1990 senesinin ikinci yarısıydı ve maçlar Türkiye’nin ilk özel televizyonundan yayınlanmaya başlamıştı. Ama canlı yayının nasıl yapılacağı pek bilinmediğinden olsa gerek, televizyon spikerleri, yöneticilerin ve futbolcuların televizyon merakı sayesinde, sahanın içinde cirit atıyorlardı. İşte böyle bir durumda Bülent Karpat efsanesinin tohumları atılmaya başladı. O zamana kadar tanınan biri değildi Bülent Karpat, ama geçmişi sporla dolu bir insandı. 1946 yılında Mersin’de doğup spora basketbol ile başlamış, 1975 yılında geçirdiği sakatlık üzerine basketbolu bırakıp Spor Akademisi’nde lisansüstü eğitimini bitirdikten sonra çeşitli okullarda ve kulüplerde basketbol antrenörlüğü yapmıştı. 1988 yılında adım attı televizyona ve özel televizyonlar o zaman ilk kahramanlarını yaratıyordu. Yıldo ve Yasemin Evcim’le birlikte ayrı dalların ilk kahramanlarıydı.

Ben hâlâ maç izliyorum ve hâlâ bakıyorum saha kenarında duran spikerlere, ama biraz da nostaljik bir merak sanki gözlerim hep Karpat’ı arıyor. Sinsice yedek kulübesine sokulup kendini kameraya göstermeden teknik direktöre soracak iki sual bulur diye geçiyor içimden ama, yayıncı kuruluş artık izin vermiyor bunlara. Hatırlamayanlara uzak gelebilir birinin oraya girip mikrofon uzatması ama o yapıyordu bunları.

Herkesin gözlerinin önündedir; 22 Nisan 1992 tarihinde oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçı esnasında, maç devam etmekteyken, sinsice yaklaşmıştı yedek kulübesine ve kenardan kimseye çaktırmadan mikrofonu uzatıp, o zaman Fenerbahçe’nin başında bulunan Jozef Venglos’a maç hakkındaki görüşlerini sormuştu. Venglos ne yapsın, kalender bir edayla gülümseyip maçın devam ettiğini hatırlattı kendisine.

Karpat, saha içindeyken on kaplan gücündeydi sanki. Futbolcuları ismiyle çağırır, karşısında duranların yüzüne bakmadan sorular sorar, futbolcu soruya cevap verirken Karpat gözleriyle değil, tüm bedeniyle, başını çevirip yeri geldiğinde de sırtını dönerek soru soracağı başka futbolcu arardı. Maç esnasında taç kullanan futbolcuya maçı sorar, sakatlanan topçunun yanına gider hal hatır sorardı, her zaman gol atanla sevinirdi, hatta mikrofonu hep yanındaydı.

Sorular da ilginçti, her Beşiktaş maçından sonra koşarak Rıza’nın yanına gelip baskın Fransız aksanı ile “Evet Rıza” der ve beklerdi. Rıza’da beklerdi soru gelsin diye, soru “evet” olamazdı elbette. Biraz bekledikten sonra sorardı sorusunu. Rıza can havliyle anlatırdı. Tam lafın arasında “Tamam Rıza” diye bitirirdi söyleşiyi, ama Rıza’nın hep söyleyecek daha fazla şeyi olurdu. Ama o çoktan maçın golünü atan Feyyaz’ı yakalamış ve sormuş olurdu “Evet Feyyaz?”

Kime ne soracağı da pek belli olmazdı: Gençlerbirliği futbolcusu John Leshiba Mosheu’ye; “Evet Mosheu çok hızlı bir futbolcusun” diye bir soru sormuştu ki, Mosheu anlamsız anlamsız bakmıştı Karpat’a.

Uğur Tütüneker, Galatasaray’ın golünü attıktan sonra, sevinç yumağı olmuştu arkadaşlarıyla ki sevincin arasında biri çıktı. Karpat’tı elbette çıkan. Soru elbette ki hazırdı: “Uğur, sağdan orta geldi vurdun gol oldu, gol nasıl oldu?” Uğur da şakın, ağzından çıkıyor kelimeler. “Aynen öyle oldu abi”…

12 golle gol krallığında önde giden Aykut’u maç sonunda yakalamaya çalışıyordu. Aykut’a sesini duyuramamış ve peşinde soyunma odasına kadar koşmuştu. Ama ne var ki soracağı soruyu Aykut’u kovalarken unuttuğundan öyle kalmıştı karşısında. Birbirlerine bakıyorlardı. Aykut röportaj pozu almış bekliyordu. Karpat sordu sonunda soruyu. Herkes “adam nefes nefese, yanlış mı duydum acaba” demişti. Ama o yanlış soru sormamıştı: “Evet Aykut, 12 golün vardı. Bugün de bir tane attın, kaç etti?” Aykut boş boş baktı yüzüne Karpat’ın, ve soyunmak için girdi odasına.

Demek ki rakamlara özel ilgisi vardı o zamanlar Karpat’ın. O sevincini her spiker gibi gizleyemezdi, tek kusuru hepsinden de duygulu yaşamasıydı. Hatta Mustafa Denizli’ye sorduğu soru mutluyken ne kadar esprili bir insan olduğunun kanıtıydı.
Galatasaray, Werder Bremen’e, deplasmanında 2-1 yenilmiş ama tur atlamak için önemli bir avantaj elde etmişti. Maç sonu röportaj için Teknik Direktör Mustafa Denizli’nin yanına ağzı kulaklarında koşarak gelen Karpat patlattı espriyi:“Mustafa, iki, bir daha kaç eder?”

Zamanla, federasyon işin cılkının çıktığına kanaat getirdikten sonra Bülent Karpat ve o zaman saha içinde görev yapan gazetecilere yasaklar getirmeye başladı. Maç oynanırken sahada cirit atmak, sakatlanan futbolcunun başına koşup ne olduğunu sormak, taç atan futbolcudan maç değerlendirmesi almak, sinsice yedek kulübesine yaklaşmak, gol olduktan sonra futbolcular sevinirken aralarına mikrofonla girmek yasaklandı ki, Karpat bir fiil bu yasaklananların hepsini yapmış ve arkasından gelen gençlere de örnek olmuştu. Yasaklardan sonra maçlar şifreli kanallara geçerken, Karpat da maç anlatmaya başladı. Ama tabii bu konuda da emsalsiz bir kişi olduğunu kısa zamanda hissettirecekti. Bitmiş maçı bitmemiş gibi anlattığı, maçın başladığını sonradan fark ettiği oldu. Saha içinde bütün futbolcuları, bütün skorları birbirine karıştırmak bir yana bazen farklı maçlar izlediğimiz hissi bile yaşatmıştı bizlere.
“Tugay vurursa gol olur” diye bir garanti verip, izleyicide şimdi attık golü duygusu yarattıktan sonra “Tugay vurdu, aut” diye kendi şaşkınlığını da belli ediyordu.

Şampiyonlar Ligi’ni onun dilinden öğrendik biz, Fransızca telaffuzla izledik tüm şampiyon futbolcuları. Manchester United’ı sahaya beyaz şortla çıkarken görüyorduk; ama Karpat başka bir yerden bakıyordu maça; onun nazarında “takım sahaya beyaz don, kırmızı tişört, beyaz çoraplarla çıkıyordu”. Milli takımımız sahaya çıkarken biz tek bir Sergen görüyorduk, ama o yanlışımızı hemen düzeltiyordu: “9 Sergen, 10 Aykut, 11 Sergen.”

Adını çoğu zaman yanlış söylediği Alpay Özalan, ona göre boy ortalaması yüksek bir futbolcumuzdu. “Diz içi plasesi” ve topun alt direkten dönmesi gibi imkansız ve enteresan şeyler sadece onun anlattığı maçlarda gerçekleşti.

Sonra tüm bunlar bitti, o spikerliği bıraktı. Yerine başka spikerler geldi, aynı hataları yaptılar, anlamsız şeyler söylediler, hepsi teker teker unutulurken Bülent Karpat bir dönem futbolu seven herkesin aklında, bir televizyon değil de bir futbol figürü olarak yer etti. Ve hâlâ kulaklarımda aynı sözleri durur. Milli maç başlamak üzere, spiker Bülent Karpat…

“Evet, şimdi bizim ve onların İstiklal marşları çalınacak. Daha doğrusu bizim İstiklal, onların milli marşı çalınacak.”

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi