.

atari: (ad. Jap. [hücum], -ler)

Atari iki şeyin birden adıdır. Aslında bir şeyin iki farklı şeklinin de adıdır. Atari salonlarına kısaca “atari” denirdi. Atariye gitmek, ataride takılmak, atariden tanışmak, atariyi bırakmak… Bir sürü şekilde ve sıklıkla kullanılırdı. Çünkü atari salonları yaşları sekiz-onla otuz-otuz beşe uzanan bir erkek nüfusunun ciddi ciddi uğraşı olmuştu. Bilardo salonlarını devirerek yükseldiği tahttan, yerini internet kafelere bırakarak indi. Geriye bir neslin hasarlı dimağında aduket’ler, oryuken’ler, kaptan komando’lar, snow bros’lar bırakarak silinip gittiler. Biz kardeşimle çok düşkündük atariye. Oraya harcanmamış her kuruş para insanlık için, en çok da bizim için büyük bir kayıptı. Epey de ilerlemiştik üstelik. Ben sekiz adamlı Street Fighter’ı Ken’le bitirebiliyordum. Kardeşim Vega’ya kadar gelip ölüyordu. Ama kapıştığımızda, ben ters koldaysam, beni birkaç kez yenmişliği de vardı. Elimize geçen her paradan artırıp jeton alıyorduk. Baş edilecek gibi değildi. Elektirik saatlerinin kurşunlarını koparıp onlardan jeton yapıp çalıştırdığımız birkaç makine olmuştu, ama onları da hemen fark edip değiştirmişlerdi.

Babam bir kimayger hassasiyetiyle kuruyemiş alırdı. Kendi almasın, bizi göndersin diye gözünün içine bakardık. Bizi göndereceğinde de elimize, 200 gram kabak çekirdeği, 200 gram leblebi, 100 gram üzüm, 100 gram fıstık diye kalem kalem yazıp küçük bir liste tutuşturur, miktarınca para verirdi. Kardeşimle koşa koşa kuruyemişçiye gider, “180 gram kabak, 180 gram leblebi, 90’ar gram da üzüm fıstık kardırıp hemen bitişiğindeki atariye geçerdik. Çocukların ne anasının gözü olabileceğini, atarinin bitişiğindeki bir kuruyemişçiden daha iyi çok az insan anlayabilir. Yemiş gibi yapar, ses etmezdi. Her türlü şeytanlığı kovalardık bir jeton alabilmek için.

Ben orta bire yeni başlamıştım, o yaz, bir ihtiyar kadının iki oda evini tuttular bizimkiler yazlık niyetine. Yazlık olacak bir tarafı yok da, sayfiyede diye, ayağımızı topara basalım, kendimizi denize banalım diye. Eski, dökük, daracık bir ev. Mutfağı bile projesinde unutulmuş da, yapan usta fark edince bir odasından bölünmüş gibi uydurma bir evdi. Yine de hoşumuza gidiyordu. Arada bir Bandırma’ya indiğimizde karşılaşılan arkadaşlara “Biz de işte, yazlıktayız…” diyebilmek, canımız her istediğinde denize koşabilmek, acıkınca dönüp, yiyip, gene koşabilmek arayıp da bulamadığımız şeylerdi. Bir de şansımıza hemen bitişikte bir gazino bile vardı. Gazino dediğim çay bahçesi, öyle derler bizim oralarda. Babam arada bizi akşamları gazoz içmeye götürür, kendisi de iki bira yuvarlar diye sevinmiştik. Çok ender giderdik gazinoya Bandırma’da. Gidileceğinin ilan edildiği akşamlar gidene kadar geçmek bilmeyen vakit, varıp da oturduktan sonra su gibi akar, giderdi. Fakat buradaki gazinoda bir tuhaflık olduğunu sezer gibi olduk hepimiz. Yazlık yerlerde eğlencenin ve insan kazıklamanın toplandığı bazı merkezler olur hani. Bangır gümbür müzik taşan mekanlar arasında takı, çakmak, küllük satmaya çalışılan yerler, mısırcılar, İngilizce ve almanca konuşan insanlarla dolu sokaklar… Onlardan epey uzakça bir yerdeydi bu gazino. Basbayağı mahalle arasındaydı. Müşterileri, ancak bir çay içmeye uğrayan deniz ya da pazar yorgunu komşular olabilecek bir ölü yatırım. Müşterisi de yoktu ki zaten. Sahipleri, yaz günü ütülü kumaş pantolon ve gömlekleriyle kasada ve etrafında oturuşan adamlar, tüm gün öylece pinekleyip müzik dinler, bira içerlerdi. Akşamüstleri arabalı misafirleri gelirdi tek tük, bakkaldan dönerken görürdüm. Onun dışında da hiçbir faaliyeti yoktu. Tek müşterisi bir tanecik atarisinde Street Fighter oynamaya gelen kardeşim ve bendik belki de.

Bir gün kardeşim denize gelmek istemedi. Havlumu boynuma atmış, güneşin altında yürürken gazinonun kapalı olduğunu fark ettim. Girdim baktım. Kimse yoktu. Atari de ortada öylece duruyordu. Ama kapalıydı, fişi çekiliydi, gördüm. Koşa koşa eve gidip kardeşimi çağırdım. Soluk soluğa atarinin başına geldik. Adamlar hakikaten ve hala yoktular. Fişi taktım. Ekranın ortasında beliren çakma genişleyerek yayıldı ve görüntüye dönüşüp ekranın tamamını kapladı. Açılmıştı. Ama jeton yoktu. Burada da kurşun araklanacak elektrik saati bulunmazdı. Evler hep bahçeliydi, apartman olsa kolay. Birileri beni izliyor olabilirmiş gibi etrafıma bakınarak kasaya yürüdüm. Yazarkasayı ve çekmeceleri yokladım. I ıh, kilitliler. Yine atarinin başında bekleyen kardeşimin yanına döndüm; “Jeton yok!” “N’apıcaz?” diye sordu başımıza kötü bir şey gelmiş gibi. Şeytan dürttü. Atarinin arkasına geçtim, oradaki kapağı zorladım, elime geliverdi. Açılan aralıktan rastgele kolumu soktum. Bulmuştum. Bir kutu dolusu jetona elim değmişti. Kaptan Sinbad’ı hatırladım. Korsanların hazinesine ulaşmıştım. Birazcık da bırakalım, anlaşılmasın diye hepsini almadan yarısından çoğunu ceplerimize doldurduk jetonların. Buralarda daha fazla görünürsek bizim yaptığımız anlaşılır diye korkup sadece bir-iki el oynadık atari. Eve dönüp jetonları zulaladık sonra da. Sevinçten sabah olmak bilmemişti.

Annenin hakimiyeti altındaki bir evde zula olmaz. Otuz yılı aşan hayat ve aile deneyimimle bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim artık. O zaman bilememişim. Sabah annem yaygarayla uyandırdı. Nereden çaldınız, niye yaptınız, ben bunları nasıl geri götüreyim şimdi, ne biçim evlatsınız siz, sordukça sordu. Bizim kekeleyen cevaplarımızla da kolonya sıkılmış ateş gibi iyice harlayıp terliğini eline kavradığı gibi denk getirdiği yerimize yapıştırdı üçer-beşer. Sabah dayağı, kahvaltının ani gelişen iptali ve denize gitmenin ikinci bir emre kadar yasaklanması ile birlikte gün kabusa döndü. Akşamüstü annem, “Çocuklar oynarlarken… Şaka olarak tabi… Siz bir sayın gene de eksiği varsa, neyse…” gibisinden götürdü jetonları geri. Madem yakalanacaktık, keşke yakalanmayalım diye erken gelmeseydik. İyice bir oynasaydık. Kaldı içimizde. Yumruk gibi oturdu. Keşke yapsaydım, keşke yapmasaydım’dan hep daha ağırdır zaten.

Bir-iki gün denize göndermedi annem bizi. Meseleyi babama açmakla tehdit etti, restini gördük, gitmedik. Oturduk evde. Zaten adamların olayı nasıl karşıladığını kestiremediğimiz için, onların önünden tıpış tıpış geçip denize gitmek pek işimize de gelmiyordu. Sonra bir akşamüstü, balkon ve bahçelerden yayılan mangal dumanları havada buluşmuşken, jandarma alıp götürdü adamları. Bandırma’da, tünel çıkışında çapraza alıp haklamışlar bir araba dolusu adamı, Allah yarattı demeden. Mafya işiymiş. Zaten hap ve esrar satıyorlarmış burada da. Basbayağı, bizim gazinoda. Atarinin içinden bir torba dolusu hap çıkarmış polisler. Ben jetonları araklarken yoktu.

Annemi, iyi olmaya, iyi kalmaya çalışmanın kötülerin kötü oluşlarını hiç ırgalamadığına ikna etmeye çalıştım bir süre çocuk aklımla. Yemedi. İkna olmadı. İyi olmakta vicdanlı olmakta hayır olduğuna inanmaya devam etti. Biz zevkten geberesiye, bıkasıya, jetonları hovardaca harcaya harcaya atari oynayamadığımızla kaldık. Atariden soğuyuşumuz o gündür ikimizin de.

İki şeyin birden adıdır demiştim en başta. İkincisini de söyleyeyim. Televizyona takılan ya da elde oynanan grafik oyunların adıydı bir de atari. Ama şimdi bunları hatırlamıyoruz bile. Çünkü biz artık öyle sonsuz, öyle güzel müşterileriz ki hepsini markalarıyla tanıyoruz. Öyle anıyoruz bahsederken. Atari oynamak, artık belli bir çağın dilinde, hatırasında kaldı yalnız, Milli Şef’li paralar gibi, Göksu’ya çıkmak gibi, Türkçe okunan ezanlar gibi.

, 15 Aralık
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi