.

file: (ad.Fr.[filée-ağ], -ler)

Memleketin eski pazar fotoğraflarında hep file vardır. Herkesin filesi vardı çünkü, pazara onunla gidilirdi. Naylon poşetler yokken ya da henüz kıymetli sayılıp öyle her yerde, hele ki pazarda, verilmiyorken pazar, fileyle yapılırdı. Perşembe günleri mahallemize kurulan pazarda köşeleri tutar, mevzilendiğimiz köşelerden gözümüze kestirdiğimiz yaşlı teyzelerin filelerine atlar, “Aman teyzeciğim Allah’ını seversen yardım edeyim,” diye iyi çocukluk ederdik. Yaşlı teyzeler bizden daha iyiydiler ama. Ama elma-armut, ama üç-beş lira para; illa ki bir şey tutuştururlardı elimize. Akşamı ederdik.

Bir Mördak vardı mahallede. Hepimiz A Takımı seyrediyoruz o zamanlar, okuldan gelir gelmez kravatı bir tarafa, ceketi bir tarafa savurup karşısına geçiyoruz. Türlü numara öğreniyoruz. Nerede dört kişi bir araya gelsek A Takımı oluyoruz, üç kişiysek adamlardan biri ölmüş gibi davranıyoruz. Ama beş kişiysek başka bir diziden transfer yapıyoruz, Makgayvır oluyor o da.  Mördak hep Mördak olurdu. Herkes Henıbıl ya da Feys olmak isterdi ama o hep Mördak’tı. Deli olmasına deliydi de, Mördak olamayacak kadar iri ve aptaldı.

Bir perşembe günü tezgahların kimisi toplanmış kimisi tek tük yorgun zerzevatıyla eve gitmeyi bekliyordu yine, akşam oluyordu. Birkaç sefer nakliye yapmıştık haminnelerle, iyi kötü kayıntımız çıkmıştı. Dağınık oturuyorduk pazarın dört bir ucunda. Yanındaki iki elemanla Mördak geldi. Elinde sapının teki kopmuş bir file vardı. Hep beraber gülüyorlardı. Annem görse sırtarmak derdi.

“Bak ne bulduk oğlum!” dedi Mördak. File olduğunu biliyordum, başka bir şey yumurtlamasını bekledim. Cevap göremeyince yumurtladı: “Ava gidiyoruz oğlum ava!” Gidemedik. Akşam çökmüştü, ezan okunmuştu. Gün dağılmıştı. Babam görse, “Sokaklarda mı sürtüyorsunuz siz hala?” derdi.

Ertesi sabah dışarı çıktığımda beni bekliyorlardı. Mördak tezgahı kurmuştu kafasında. Bana da anlattılar. Ağdan tuzağımızı tünelin üstündeki ağaçlığın arasına kuracaktık. Mördak, ağaçlardan birine tırmanacak oraya sotelenecekti. Ben kurbanı alıp Mördak’ın saklandığı ağacın altına getirecektim konuşa konuşa. Tam o anda ağ düşecekti. Kenarlarda saklanan iki eleman da birden ortaya fırlayacak, debelenen avımızı zapt edip ağa dolanmasını saylayacaklardı. Benim işim kolay gibi görünüyordu. “Tamam,” dedim. Kimi avlayabilirdik? Küçük olmalı bize zorluk çıkarmamalıydı. En önemlisi buydu. Takım arkadaşlarım bu önemli kararı bana bırakarak pozisyonlarını almak üzere kararlaştırdığımız yere gittiler. Ben, hemen ilerdeki tatlısu çeşmesine yöneldim. Çeşmenin üstünde ufak çocuklar oynuyordu. İçlerinden Kamuran’ın kardeşi Sercan’ı tanıdım. İlkokula yeni başlamıştı. Tam bize göre taze, çelimsiz ve vahşi kuvvetimiz karşısında çaresiz bir avdı. Yanlarına yaklaştım, “Pişşt, Sercan, baksana azıcık,” dedim. Aptallar aptalı bir çocuk oyunu onuyorlardı. “Noldu?” diye cevap verdi Sercan. “Gel bak sana bir şey göstereceğim,” diye onu götüreceğim tarafı işaret ettim. “Neymiş, hani?” diye sorarak yaklaştı. Öteki çocuklar mühim işlerinden daha fazla geri kalmamak için Sercan’ı bırakıp, birbirlerine ağızlarına aldıkları suları püskürtmeye döndüler. “Mördak’ın babası Alman çikolatası getirmiş, onu yiyoruz biz şurda ağacın altında. Bu kadar fındıklar var içinde” Gözleri parladı. “Yaa!” dedi sevinçle. “Tabii,” dedim, “sen de arkadaşımızın kardeşisin diye senin de gelmeni istedik.” Zaten ikna olmuştu, bu sözle kendini adadı. Yanım sıra, benden küçük adımlarıyla hızlı hızlı yürümeye başladı. Tren yolunun üstündeki ağaçlığa doğru tırmandık.

Heyecanlanmıştım. Görevin büyüğü benim yaptığımdı işin doğrusu. Tam ağaçların arasına geldik ki açılmış file yukarıdan kafamıza düştü. Plan sadece onun kafasının üzerine düşmesi üzerineydi, telaşa kapıldım. O telaşla, fileyi savuşturayım derken çocukcağızın ağzının orta yerine bir tane yapıştırdım. Sanki bir düğmeye basılmış gibi, bir yerde bir şalter kaldırılmış gibi bir şey oldu. İki çocuk saklandığı yerden fırlayıp çocuğu tuttu. Mördak ağaçtan çocuğun üstüne atladı. Çocuk ağlamaya başladı, bir yandan da ağzı kanıyordu. Benim vurduğum yerden ağzından kan geliyordu. Mördak yerde debelenen çocuğu fileye iyice doladı, ağzı, dişleri hep kan ve toz içindeydi. Sonra ağacın arkasına sakladığı ipi alıp bir de onunla sardı. İp diyorum da, ip gibi bir şey de değil tam. Hani naylon valizlerin sapları olur kemer gibi, öyle bir şeyler. Biz çocuğu tutmaya çalışıyorduk. Birden bire, sırf yaptığımız plan işliyor olsun diye çocuğa karşı vahşi bir acımasızlık yükseldi içimizde. Mördak çocuğu iple iyice doladıktan sonra ipin bir ucunu ağacın dalından geçirdi ve asılmaya başladı. Çocuk kıpırdıyordu. “Çekin!” diye bağırdı bize Mördak. Bize kıyasla vahşi bir hayvan kadar kuvvetliydi zaten. Bir de biz asılınca Sercan yerden yükseliverdi. Bir posta daha asıldık, daha da yükseldi. Bu irtifaı beğenince Mördak ipin ucunu ağacın gövdesine dolayıp dolayıp düğüm attı. Çocuk şimdi, ağlayan ve debelenen bir mitolojik meyve gibi ağaçta, havada öylece sallanıyordu. Bakakaldık. Mördak kuyuyu andırır ağzını açmış, öksüren bir köpek gibi gülüyordu. Sercan’ın hali fenaydı, bir de üstüne ağzını kanatmıştım çocuğun.  Ne yapacağımızı bilmeden, çocuğa, Mördak’a, birbirimize ve yerin çam yapraklı zeminine damlayan kana baktık bir müddet. Camdanmış gibi görünen o sessizliği tünelden başını çıkaran trenin tantanası kırıverince, ekipteki çocuklardan biri telaşlandı; anlamadığım, panikçe bir şeyler söyleyerek arkasını döndü, topukladı. O kaçınca öbürü de peşinden gitti. Ben de korkmuştum, katıldım onlara; tüydüm. Çocuğu ağaçta asılı bırakmıştık. Vicdanın ortasına çengelli iğneyle tutturulmuş bir şey gibi orada öylece bırakıp kaçmıştık. Mördak başındaydı en son.

Bir-iki saat sonra kokusu çıktı. Annesi Sercan’ı ararken, çeşmedeki çocuklar benim eşkalimi şakıyıverince bana gelindi, Sercan soruldu. Bir şey diyemedim, sustum. Annem bir taraftan Sercan’ın annesi bir taraftan yokladılar bir süre. Korktuğum için sesimi çıkaramamıştım ama o çocuğun hala orada sallanıyor olma ihtimali ve buna sebep olmamın azabı bana, içimde kızaran bir şeyler varmış gibi hissettiriyordu. Daha fazla dayanamadım, söyledim. Görmüştüm, diye yuvarlayarak. Apar topar ağaçlığa gittik. Çocuk hala, bir korku filmi mizanseniymiş gibi, orada öylece sallanarak ağlıyordu. Telaşlandıkça debelenmiş, debelendikçe fileye daha çok dolanmıştı. Tıpkı doğadaki gibi.

Mördak ortalarda yoktu. Sercan, benim onu kandırıp götürdüğümü, ağzıma tokatı koyduktan sonra öbür çocuklara dövdürdüğümü, en sonunda da o manyak çocuğun kendisini astığını anlatmıştı. Geceyi dev bir banyo kazanıyla, su borularında fare tıpırtıları arasında, tahta hamam oturağı üstünde, banyoda geçirdim. Üç gün sonra gördüm Mördak’ı, Necir bakkalın merdivenlerinde burnunu karıştırıyordu, sağ kolu alçıdaydı. Dayağın güzelinden yediği belliydi. Gittim yanına oturdum. O günle ilgili bir şey konuşulacak diye ödüm kopuyordu. Utancımı elimle tutabilsem çok uzaklara fırlatabilirdim. “Napıyon?” dedi Mördak, dudağı da patlamıştı. “İyiyim,” dedim, “sen?” Heyecanla bana döndü, heyecanla ama robot gibi mekanik hareketlerle:

“Alaattin bakkal cenazeye gitmiş, dükkana karısı bakıyor, geçerken gördüm. Gidip gazoz araklayalım mı?”

, 21 Aralık
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi