.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Ocak, 2010 için arşiv

Her yerde kan var

Kalbim senin bu gece

Her yerde kan var

Ruhum senin bu gece

Gözler yalnız özler

Kanda senden izler

Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah

Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah

Kanda zordur yürümek

Anladım gelmeyecek

Kes ağlamayı artık

Bak oldu kana yazık

Dönsen köşeden şöyle

Şarkı söylerim böyle

Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah

Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah

Söz: Fecri Ebcioğlu/Alper Canıgüz

Müzik: Salvatore Adamo

Kaç yıl oldu? [2009]

Uykusuz yazarlarından, sevgili dostumuz FIRAT BUDACI’nın, KAÇ YIL OLDU köşesinde 2009’da yayınlanan tüm yazılarını bir arada sunuyoruz. [ A.F.]

* Ajdar’ın “Çikita Muz” şarkısı “Sağır Oda” dizisinin bir sahnesinde Rus ajana işkence amacıyla kullanılalı 4 yıl…

* Nuri Alço, röportajında “Nuri Bey, sizce Ahu Hanım’ın Türk sinemasına katkısı nedir?” sorusunu “Öpüştü sevişti. ‘Öpüşmem sevişmem’ diyenlere güzel cevaplar verdi,” diye cevaplayalı 5 yıl…

* Sivas’a bir çocuk parkı yaptıracağını söyleyip sözünü tutmayan Serdar Ortaç, “Her olayda sanatçılardan fedakârlık isteniyor. İnsanların artık en son fedakârlık isteyecekleri kişiler sanatçılar olmalı” diyerek kendini savunalı 6 yıl…

* Süleyman Demirel, Tuğba Özay’a, “Senin yüzünde bir ben vardı. Benin nerde?” diye sorarak meşhur hafıza şovunu magazine de taşıyalı 8 yıl…

* Hayat pahalılığına dayanamayan Hakkı Bekçi, Süleyman ve Demirel adlı oğullarını satışa çıkardığını ilan edeli 40 yıl…

* İstanbul sokaklarında hulahop çevrilmesi yasaklanalı tam 52 yıl olmuş

***

* Manken Doğa Bekleriz, ‘kepçe’ olarak nitelediği kulaklarını, bir davete giderken Japon yapıştırıcısıyla kafasına yapıştıralı 4 yıl…

* Adnan Aybaba, Ahmet Çakar’ın vurulmasından sonraki Telegol programında, Ahmet Çakar’ın boş koltuğuna sarılıp öpeli ve ardından koltuğu yanına çekerek “Bir de elini tutayım Ahmet Abi’nin,” diyeli 6 yıl…

* Semra Özal, Hürriyet gazetesinin çekilişine Çankaya’dan katılarak televizyon kazanalı 21 yıl…

* İzmir ve Nürnberg emniyet güçleri arasında oynanan ‘dostluk maçı’ 3-0 devam ederken, Emniyet Müdürü Halil Tataş “dostluk bozulmasın” telaşıyla kaleciye “Gol ye!” diye bağırarak maçı 3-3 sonuçlandırmayı başarılı 6 yıl…

* İlhan Şeşen, “Sanatçı olmasaydım, martı olmak isterdi,.” diyeli 7 yıl…

* İbrahim Tatlıses, Florida’daki bir eğlence merkezinde girdikleri korku tünelinde, Yılmaz Morgül’ü “Neden beni buraya soktun” gerekçesiyle tokatlayalı ve bu olay üzerine Morgül, “O bizim babamız döver de sever de,” açıklamasında bulunalı 11 yıl…

* Kenan Evren’in kızı Miray Evren, Türkiye İşçi Partisi marşının söz yazarı Maksut Göksu’yla evleneli tam 28 yıl olmuş.

*** Yazının devamını okuyun. »

“Devrim yemekli bir toplantı, edebi bir olay, karakalem bir eskiz ya da tığ işi dantel değildir; incelik ve zarafetle yapılamaz. devrim bir şiddet hareketidir.”
Mao Tse-Tung
[Giu La Testa -A Fistful of Dynamite- filminin girişinde alıntılanmıştır]

Radikal’in şu haberine göre Maltepe’de minibüs şoförleri ayakta yolcu yasağını protesto etmek için eylem yapmış. Yolu kapatmış. Polisle gerilmiş vb. Tıklım tıkış dolmuş ve otobüslerde ilk gençliğini tüketmiş bir insan olarak koltukları dolu ama aslında boş ve berrak bir minibüsün durakta siz beklerken geçip gitmesinin acı bir his olduğunu tahmin ediyorum. Minibüs sürücüleri ekmeğinin peşinde insanlar… Buna saygım var; ama haklarında, ortalama vatandaşımızın artık burada dillendirmeyeceğim tüm şikayetlerini de paylaşıyorum. Doğruya doğru…

Minibüs şoförleri özel ilgi alanıma girmiyor; aslında sadece bu “eylem” konusu son zamanlarda dikkatimi çekmeye başladı. 2001 krizi sonrasında sanırım, bir tane adamcağız Bülent Ecevit’in yoluna yazar kasa fırlatmıştı. Sonra esnaf sokağa döküldü. Medya bu işi “artık esnaf da sokaklarda hakkını arıyor” gibi bir şekilde yansıttı. Yakınlarda eczacılarla hükümet arasında sağlık sistemini de tartışmaya sokan çok ciddi bir gerilim yaşandı. Gerilimin sonunda Başbakan çıkıp ilaç zincirlerinden söz etti. Kimileri bu durumu bakkal – süpermarket karşılaştırmasının romantizmine bile çekti.

O halde elimizde kabaca şöyle bir liste var: Bakkallar, Eczacılar, Minibüs Sürücüleri… Ha unutmadan! Yine yakınlarda bir taksici grevi yaşadık. “Araç Kiralama” adı altında düpedüz plakasız taksicilik eden şirketlere karşı devletin önlem almayışını protesto ettiler. Bir yanıyla hepsi ekmek kavgası. Bu eylemlerin hemen hepsinin çıkış noktası belli bir meslek grubunun kazançlarının tehdit altına girmesi. Eczacılar, protestolarını sağlık sistemiyle ilgili bozukluklardan dem vurarak genişletiyor. Ama açıkçası, bunca yıl kör topal giden sağlık sistemi karşısında ilk eylem ihtiyacının böyle bir anda doğması pek de “idealist” bir portre çizmiyor.

Amacım bu eylemleri eleştirmek ya da kınamak değil; sadece şunu düşünüyorum. Kapitalizm olağan örgütlenmesini sürdürürken bu tür eylemlerin hiçbiri sonuç getirmeyecek. Eylemci sınıflar belki geçici, en azından durumu kurtaran bazı önlemler yaratabilir; ama Keynes’in dediği gibi, “in the long run, they’re all dead” Halkın taksici ya da minibüs sürücülerinin eylemlerini ciddiye almasının söz konusu bile olmadığını sanıyorum. Bu sınıflar halk içinde kendi lehlerine bir hareket de sağlayamaz. Eczacılar, hükümete muhalif kimselerin desteğiyle belki konumlarını biraz daha sağlam tutabilir; ama anladığım kadarıyla bu gidişin sonunda hangi hükümet gelirse gelsin durumları malum… Küçük burjuva – yani kendi üretim aracına sahip olan kesim – örgütlü büyük kurumların ete gelmesiyle savrulup gidecek. Eczacılar büyük ilaç dağıtım zincirlerince, taksiciler benzer büyük şirketlerce yutulacak. Sermayenin semirdiği yerde oligopol eğilimi kaçınılmaz; devlet de bunu seve seve destekler, çünkü vergisi, teşviği, denetimi kolaylaştığı gibi, burada söyleyemeyeceğimiz pek çok tatlı avantajı vardır. Asıl önemlisi, büyüyen bir ekonomi ve nüfus, küçük burjuva tipinde üreticilere yaslanarak malesef süremez. Komünizm de olmadığına göre örgütlü büyük üretici kurumlar kapitalist şirketler olacak… Bu süreç eczacı ve taksicilerle kalmayacak… Tahmin edildiğinden de hızlı bir şekilde, kendi “beyaz yaka” üretim araçlarına sahip avukat, mali müşavir, müteahhitlik vb. gibi meslekler de dahil, benzer tüm alanları süpürecek.

Bu süreçte de, televizyon karşısında insanlar birbirlerine saydıracak; taksiciler, eczacılar için “iyi oldu” diyecek, eczacılar minibüs sürücülerine kızacak, minibüs sürücüleri avukatlara söylenecek… Almanların bu durum için yerine oturan bir sözcüğü var: Schadenfreude. Başkasının düştüğü kötü durumdan duyulan sevinç gibi bir anlamda kullanılıyor.

Beyaz tişörtünüzde kocaman bir vişne lekesi olsun istemiyorsanız vişne suyu içerken kırmızı tişörtünüzü giymelisiniz. Buna karşılık süt içerken beyaz tişörtünüzü giymenizde bir sakınca yoktur. Çünkü süt, vişne lekesi bırakmaz!

Yıl, 1887… Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?”

Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: ‘İgooooooor!’ Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte. Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! O işediğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!’ dedi. İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”

Doksanlı yıllarda büyük bir hevesle arka arkaya düzüp, dost meclislerinde bolca çalıp söylediğim şarkılardan en nadide bulunanı… O dönemde bunları kamuya mal etmek için birkaç başarısız girişim, bir mekanda çalma denemesi de dahil (tek dinleyicim Yaşar Kurt’tu), beni bunların ticari değeri olmadığına ikna etmişti. En azından o dönem için… Daha yakın zamanda, zorlu ev şartlarında yaptığım bir kayıt buradaki.

Bu şarkının ne anlattığını soranlara, evrim teorisini anlattığını söylemeyi seviyorum.

MERCEK

haydi bak kendine
aynadasın çekinme
gerçek gözlerinin arkasında
damarlar arasında

hiç korkma
duvarlara yaslanacaksın
ayakların ıslanacak
karanlık olacak
sıcak olacak
yorgun olacaksın
sonra yüzeye doğru
yüzeye doğru

tüm gerçek bir damla kan
alçağa doğru akan
vadisi memelerinin arası
denizine kavuşan

tüm gerçek bir damla kan

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Dört beş yıl olmuştur. Körkütük sarhoş halde bir bara giriyorum. Bakıyorum masalardan birinde Hızır Tüzel tek başına oturuyor. Hızır Tüzel’i ropörtajlarından tanıyor ve hakikaten bayılıyorum yazdıklarına. Alkolün verdiği cesaret ve kardeşlik duygusuyla hemen yanında bitip, “Hızır Bey!” diyorum. “Büyük bir hayranınızım.” Belki bir saniyeliğine ufak bir şaşkınlık görüyorum yüzünde, sonra sıcakkanlılıkla gülümseyip beni masasına buyur ediyor. Uzun uzun ona ropörtajlarını ne kadar sevdiğimi, özellikle falanca kişilerle yaptıklarını müthiş bulduğumu falan anlatıyorum. Hele ropörtaj yaptığı kişilerle çektirdiği o harikulade fotoğraflara ne demeli? Çenem düşmüş işte. Anlatıyorum da anlatıyorum… Bakın ben de bir yazarım mesela, biliyor muydunuz? Mahçubiyetle beni tanımadığını belirtiyor. Sanattan söz ediyoruz. Benim sanat konusunda fikirlerim var. Tatlı tatlı başını sallayarak dinliyor. Sonra aşk acılarımdan söz etmeye başlıyorum ona. Bunu ciddiye alıyor; kısaca kendi evliliklerinden söz ediyor. Sözünü ettiği kadınlar hayli tanınmış, önemli entellektüeller. Bunu bilmiyordum! Hızır Bey’e hayranlığım çaktırmadan daha da büyüyor. Her ne kadar kafam pek yerinde olmasa da olağanüstü bir insanla karşı karşıya bulunduğumu fark edebiliyorum. Sanattan, aşktan, hayattan söz ediyoruz. Sonra izin isteyip kalkıyorum. “Çok memnun oldum,” diyorum elini iki elimle birden sıkarak. “Ben de öyle,” diyor. “Yalnız küçük bir şey var…” Herhalde epeyi ahmakça bir gülümsemeyle, “Buyrun,” diyorum. “Nedir?” “Benim adım Hızır Tüzel değil,” diyor. “Ömer Uluç.”

Sabah gazetede Ömer Uluç’un ölüm haberini okuduğumdan beri bir yandan ağlamak geliyor içimden, bir yandan da gazetenin ilk sayfasından muzip muzip gülümseyen fotoğrafına bakıp elimde olmaksızın kahkaha atıyorum. Sanatçılığının yanına yaklaşamayacağımı biliyorum. Tek ümidim, yaşlandığımda mizah duygumu koruyabilmek ve onun yarısı kadar olgunlaşabilmek. Rahat uyu Ömer Uluç. Rahat uyu Hızır Tüzel.

Sinemaya mı fotoğraf yüzünden ilgi gösterdim, fotoğrafa mı sinema yüzünden tam bilemiyorum. Belki ayrı ayrı şeylerdir ruhumda tuttukları yer bakımından. Ama yola çıkarken, “Film çekemedik, bari fotoğraf çekelim” dediğimi hatırlıyorum. Aslında fotoğrafa ilgim epeyce eski… Daha seksenli yıllarda sahaflardan yerli-yabancı fotoğraf dergileri toplar, uzun uzun fotoğrafları izlerdim. Sonra üniversitede seçmesiz olarak dersini de aldım, öyle etkinlik olsun filan diye değil. Tabii o zamanlar daha dijital makine yoktu henüz ortalıkta. Filmi tak, çekimi yap, filmi yıka, sonra da bas düzeni… Birer kere de olsa geçtik bu aşamalardan. Ama tembel bir adam için bunları arka arkaya yazmak bile zahmetli iş… Benim fotoğrafta izleyici olmaktan çıkıp kendi fotoğraflarını arayan adam olmaya geçişim bu yüzden gecikti sanıyorum. Muhtemel ki dijital makineler çıkmasa o gün hiç de gelmeyebilirdi. İşin bu kadar masrafsız ve pratik hale gelmesi her iki insanımızdan birini olduğu gibi beni de fotoğraf çekmeye yöneltti. Ama hakkımı yemeyeyim; bu süreçte ben hem bir parça tembelliğimi yendim, hem de epeyce yatırım yaptım bu işe…

Madem istediğimiz şeyi yükleyebildiğimiz böyle afili bir sitemiz var, fotoğraflarımın da bazılarını buraya yükleyeyim, insanlık görsün, diye düşündüm. Murat Menteş de teşvik etti biraz. İşin Ara Güler’i değiliz elbet, biraz insafla izlersiniz diye düşünüyorum. Maksat araya görsel bir şeyler katmak. Dedim ya her iki insandan biri fotoğraf çekiyor artık. Ben dünyanın çeken yarısındayım, bilginiz olsun bu sayede.

İlk parti, çekimlerinden ayrıca keyif aldığım bir gece serisinden oluşuyor, kitle olaya kitlenirse devamı da gelir elbet…

Serinin adı: GECE HİKAYELERİ

-İsmaiil, babama tuzu uzatır mısın şekerim!…
Uzatırız. İşimiz ne? Ama uzatmayacağımız günler de gelecek. Bir gün keşke!
Herif seksen iki yaşına giriyor, ama şuna bak domuz gibi hala birader, seni beni gömer.
Tuzlu yer, sigara içer, bir sucuklu yumurta yer valla sucukların yerini bilmesen hayatta bulamazsın o kadar yağın içinde. Yaşlanan adam ufalır benim bildiğim bu herif her sene daha büyük gözüküyor gözüme.
Şu ortamdaki neşeye bak. Hah hah hoh hoh.
Aman da birbirlerini meğer ne kadar özlemişler!Aman da ne kadar da mutlular! Aman da aman! Babalarının doğum gününde bir araya gelmiş saadetten yıkılıyorlar. Sevsinler sizi. Yıkılın anasını satayım.
Hele şu Hakkı şerefsizi. Şunun yemek yiyişine bak! Kusucam.
Ayıyı al getir koy masaya bundan daha kibar yemek yemezse ne olayım!
On yıl oldu hala alışamadım ya! Geğirir elli kere, arada yemek masasında “Karım benim” diye bağırarak karısına sarılmaya kalkar birden bire. Kız yemek yerken neye uğradığını şaşırır. Bizim baldız nereden buldu bu herifi hakkaten? Gerçi benim baldızı kim bulsun? Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş işte. Birbirlerini bulmaları zaten direkman amme hizmeti. İki garibanın hayatını bitirebilirlerdi.
Bu aileden bi benim karım çıkmış sağlam. Artık o da nasıl olmuşsa? Gerisi var ya, karımın akrabaları diye çekiyoruz işte. Yoksa bir saniye yanlarında duranı nokta nokta nokta. Yazının devamını okuyun. »