Ocak, 2010 için arşiv
(İzlemediği filmle ilgili ayrıntılar öğrenmekten haz etmeyen hassas ruhların okumaması tavsiye olunur.)
Çingene milletinin en namlı sinemacısı Tony Gatlif’in 1997 filmi “Gadjo Dilo”, merhum babasının en sevdiği kasetteki sesi aramak için yola çıkan Fransız gencin peşinden Romanya Çingenelerinin arasında dolaşır. Stefan, her gördüğü şarkıcıyı, müzisyeni modern cihazıyla kaydeder. Kaset üstüne kaset doldurur, her kasetin üstüne tarihi, kaydedildiği yeri yazar. Babasının kasedindeki sesin sahibini sorar karşılaştıklarına. Kimi hatırlar ama yerini bilmez, kimi başkasıyla karıştırır, kimi habersizdir. Çingenelerde star sistemi yoktur belli ki. Stefan, bir yandan bir çingene kadınıyla turistik aşka düşer. İçer de içer. Sevişir de sevişir. Kaydeder de kaydeder. Babasının ruhunun peşinden koşan bir asi ruhtur o. Hayat bir macera değil midir zaten?
Stefan’ı tatlı rüyasından bir felaket uyandırır. Olay, Manisa Selendi’de bir süre önce yaşanan olayın benzeridir. Bir kahvehanede çıkan kavga, Romanya’nın hakim soyunun linççi reflekslerini gıdıklar. Çingene kampı yakılıp, yıkılır.
Stefan o ana kadar bu insanların hayatını ve müziğini merak etmeye gönül indirmiş “keşfetmek için bakan” lütufkâr batılıdır. Toplumun kenarına itilmiş bu turistik azınlığın gerçek acılarını teninde hissedince, ilk kez onları anlar. O ana kadar içinde yaşadığı vahşi doğa belgeseli, gerçek bir insanlık dramına dönüşmüştür artık. Avatar’ın “gezegen kurtaran kahramanı” değildir o, acıyı yaşamaktan başka elinden hiçbir şey gelmeyen sıradan bir insandır.
Film, finaliyle, “keşfetmek için bakan” batılı gözlere son şamarı yapıştırır. Stefan, özenle kaydettiği bütün o kasetleri kırar, bir çukura doldurur ve daha önce yaşlı bir çingeneden öğrendiği cenaze dansını yapar. Bu kimin cenazesidir? Belki babasının cenazesi. Belki kendi içindeki maceracı kaşifin, gizli sömürgecinin cenazesi. Belki de aynı zamanda Stefan’ın kendisini çingenelerin ona verdiği adla, Gadjo Dilo (Çılgın Yabancı) olarak yeniden vaftiz etmesidir. Gatlif bizi orada bırakır.
Yaşayan en büyük sinemacılardan olan Tony Gatlif’in bütün eserleri şiddetle tavsiye olunur. Aynı zamanda müzisyendir, filmlerinin müziklerini de kendisi yapar, ve bütün filmleri de esasen müzik üzerinedir. Ama müzik de her şey üzerine değil midir zaten?
Bu arada Woody Allen’a ayıp ettiğimi düşünenler olmuş. Yaptığım yorum onun kişiliğine değil, o fotoğrafta verdiği talepkâr poza yönelikti. Fazla dolaylı oldu belki…
kapkara suratını biraz daha karartacak bbc
büyük yamyam manipülasyon çiğ çiğ yiyecek seni
boşuna uğraşma 1 argüman etmez 2 milyon zenci cesedi
sen zimbabwe olsan da dünya rodezya
2000
1.
Bir sessizlik müsveddesi
Dökülüyor sokağa
Temize geçiyorum usulca
Saba makamında
Bir ses tutuşturuyor güneşi
İmsak öncesi
Alıp yüreğime serpiyorum
Allahu Ekber!
2.
Allahu Ekber yazınca
Kâğıt kana bulanıyor
Microsoft Word tembihliyor
Yanlış kelime ahbap diyor
Tashih var! Düzelt bunu!
Oysa George Bush yazınca,
Bill Gates, Bill Clinton, Obama…
Hiç mi hiç uyarmıyor
İnadına zikre devam ediyorum;
Rast makamında:
Otuz üç kez
Allahu Ekber!
3.
Yine vakit sabah
Dünya bildiğimiz dünya işte
Kutuplarda karlar eriyor,
Bağdat’ta kanlar saçılıyor
Çünkü Down Jones böyle istiyor
Çünkü dünyanın bütün Robinson’ları
Korkuyorlar dünyanın bütün Cuma’larından
Çünkü Robinsonlarda para bok
Cumalarda ekmek alacak para yok
Cuma’nın küçük adasında Robinson’a yer çok
Fakat Robinsonların ülkesinde
Cumalara yer yok
Çünkü Cumalar esmer
Çünkü Cumalar çekik gözlü
Çünkü Cumalar Latin
Çünkü Cumalar fakir
Çünkü Medeniyet’e Giriş dersindeki ilk madde:
Zengin olmak istiyorsan fakirlerden nefret etmelisin!
Varsın, nefret güneş kadar büyüsün ve kavursun dünyayı!
Onlar Cumalardan nefret ettikçe
Cumalar onlara posta koyuyor
Her cuma Beyazıt’ta:
Hicaz makamında
Üç posta
Tekbir!
“… Örneğin bir fişlemede şöyle denmiş: ‘Solcu, dik duruşlu ve adil, güvenilmez.’ Burada kritik kelimenin ‘adil’ olduğunu anlıyoruz, çünkü diğer fişlemelerde şunları okuyoruz: ‘Radikal solcu, her türlü desteği veriyor’ veya ‘Alevi, rüşvetçi, CHP’li, güvenilir’. İşin skandal niteliğindeki kısmı bu ülkede ordunun adil olanları güvenilmez, rüşvetçileri güvenilir bulabilmesi…”
Etyen Mahçupyan (27.01.2010 / Taraf)
Yukarıdaki paragrafı acaba doğru mu anlıyorum diye beş altı kez okudum. Çünkü eğer doğru anlıyor idiysem insan denen garip canlıya dair bildiğimi sandığım bazı şeyleri gözden geçirmem gerekecekti. Bildiğim kadarıyla bir insanın ego bütünlüğünü korumak için sürekli birtakım rasyonalizasyonlar yapması gerektiğiydi. Hani, kişi çok matah bir işler çevirmediğinin farkında dahi olsa, bir şekilde kendini yaptığı işin doğruluğuna inandırması; en azından böyle bir eğilim içinde olması beklenirdi. Oysa yazıda sözü geçen “fişçiler” belli ki hiç böyle bir kaygı taşımıyordu. Bu kişilarin lugatında düpedüz “alçak” sözcüğü “güvenilir” ve “dürüst” sözcüğü de “güvenilmez” anlamına geliyordu. Hem garipsedim hem de birilerinin, bulundukları pozisyona dair bu denli soğukkanlı ve nötral bir değerlendirmede bulunabilmesi karşısında hayranlık duymaktan alamadım kendimi.
Sonra da gözümün önüne şöyle bir sahne geldi. Bir ofis. Büyük bir masanın arkasında oturan yaşlıca bir adam, karşısında dikilen daha genç bir diğeri. Tatlı tatlı konuşuyorlar.
– Efendim, talebiniz doğrultusunda A ve B kişileri hakkındaki araştırmamızı tamamladık.
– Güzel. Sonuç nedir?
– A kişisi doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, dürüst ve adil bir insan.
– Korkunç!
– Evet efendim, tam anlamıyla güvenilmez biri…
– Of, çok fena oldum bak ben şimdi.
– Sakin olun efendim, çünkü iyi haberlerim de var.
– Öyle mi? Hemen söyle.
– B kişisi ise ikiyüzlü, riyakâr, dalkavuk…
– Neler söylüyorsun!
– Ev-vet efendim… Sevineceğinizi biliyordum. Üstelik rüşvetçi ve hırsız!
– Güvenebileceğimiz biri!
– Kesinlikle efendim. Tam aradığımız adam.
– Of, çok fena oldum bak ben yine şimdi. Ama bu sefer pozitif manada.
– Düşlerimiz artık daha yakın efendim.
– Öyleyse haydi iş başına. Unutma, sana güveniyorum!
– Sağolun efendim. Ben de size güveniyorum.
* Yukarıda alıntıladığım yazının tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.taraf.com.tr/makale/9712.htm
Bugünde değiliz, epey zaman geçmiş bugünün üstünden. İki binli yılların ortalarında bir zamanda geçiyor içine düştüğünüz bu hikâye… Birçok şey değişmiş tabii, birçok şey de hiç değişmemiş. Yaşlı dünyanın bilinen enerji kaynakları tükenmiş, hayat durayazmış, dünyanın üstüne karanlık bulutlar toplanmış. Bilim adamları bu müşküle bir çare ararken “bor” madeninin büyük bir enerji potansiyeli taşıdığını keşfetmişler. Meseleyi biraz kurcalayınca bu potansiyelin insanlığa eski dünyanın diğer bütün enerji kaynaklarından daha fazlasını sağlayabileceğini ortaya çıkarmışlar. Adına dönergeç dedikleri bir cihaz geliştirerek başlamışlar enerji üretmeye. Her şey normale dönmüş kısa zamanda. Tabii haliyle bor da kıymete binmiş. Bu devirde nasıl petrol zengini ülkeler köşeyse, o devirde de topraklarında dünyanın bor rezervlerinin neredeyse tamamını bulundurmakta olan bir ülke köşeyi dönmüş. Müthiş paralar kazanıp dünyanın açık ara en zengin ülkesi olmuş. Bu ülkeyi yönetenler dünyanın yaşadığı bu büyük kriz bir daha yaşanmasın diye işi bir daha şansa bırakmamaya karar vermişler. Ellerindeki büyük maddi imkânlarla dev laboratuarlar kurmuşlar, dünyadaki bütün önde gelen bilim adamlarını bir araya toplamışlar, çok yönlü bilimsel araştırmalarla bugün bize fantezi gibi gelen birçok gelişmeye imza atmışlar. Neredeyse her gün icat üzerine icat çıkarmışlar. Nedir onlar mesela? Havada uçan otomobiller, ışınlama üniteleri, zaman makinesi, çekirdek çitleyen robot gibi bizim aslında şimdiden tahmin edebildiğimiz bir sürü bilimkurgusal zamazingo işte!.. Bunların hepsi yapılmış, hatta kullanıla kullanıla demode bile olmuş. Yazının devamını okuyun. »
Hafızasını kaybetmiş adam ile zamanda yolculuk yapan adamın karşılaşması
Takım elbiseli herif tabancasını kalbime dayamıştı. Diğeri, üzerinde zincirli, çivili, asma kilitli siyah deri mont olan goril ise sağ şakağıma.
Gündoğumunun mübarek aydınlığı, katillerimin cilalı suratlarındaki uğursuzluğa kâr etmiyordu.
Ölmek istemiyorum, dünyanın berbatlığına üç günde alıştım.
Hırıltılı çakal sesleriyle, son kez, formalite icabı soruyorlar: “Çanta nerde?”
[Aziz okuyucu, çantanın nerede olduğunu vallahi bilmiyorum.]
Kilometrelerce koştum, peşimi bırakmadılar. Enselendim. Onların öldürme arzusu, benim yaşama azmime galip geldi.
Bahattin Karatempo’nun adamları beni vurmak için sabırsızlanıyorlar: Kalbime ve şakağıma dayalı namlulardan, tetikte gerilen parmaklarını hissediyorum; onlar da benim kalp atışlarımı, nabzımı duyuyorlar.
Yutkunuyorum.
Vjınk!!!
Deri montlu, sol omzundan belinin sağına doğru çaprazlama ikiye bölünüyor! Toy caninin ani ve acıklı sonu.
Fhiyzt! İki dirhem bir çekirdek tetikçinin kellesi uçuyor! Gövdesi olduğu yerde duruyor, tabancası hâlâ kalbimi işaret ediyor. Uçan kelleden geriye kalan boşlukta sakallı bir beyefendinin yüzü beliriyor. Haddinden fazla uzayan 2, bilemedin 3 saniye sonra, takım elbiseli gövde devriliyor.
Elinde kocaman, kanlı bir kılıç, gözlerinde şimşek ışıklarıyla bana bakan adamı inceliyorum. Acaba, Bahattin Karatempo’dan daha güçlü bir hasmım mı var? Düşmanının düşmanının dostluğuna tenezzül etmeyecek denli müthiş biri?
Hayatım, gözlerimin önünden film şeridi gibi geçemiyor, çünkü hafızam yanmış bir sinema kadar boş.
Kılıç, tabancadan daha korkutucu. Dizlerim titriyor, kalbim patlayacak gibi, keçileri kaçırmak üzereyim!..
Türkiye nüfusunun yarısından çoğu 35 yaşının altındaymış. %26’sı, yani dörtte birinden daha yüksek bir kısmı ise 14 yaşın altında. İşsizlik, sosyal güvence sistemi aksaklıkları, eğitim olanaklarının yetersizliği gibi önemli sorunlara potansiyel oluşturmasının yanısıra bunun bir anlamı daha var: Önümüzdeki yıllarda toplam abazanlık sorunu katmerlenerek artacak ve hayatın çeşitli alanlarına yayılmaya devam edecek… Genç nüfusun fışkıramayan bir cinsel enerjisi var; bu tek bir düşünceye saplanma ve kendini alamama halinin bir çok örneğine rastlıyoruz.
Nereden başlamalı? Ulusal gazetelerin İnternet sitelerini ele alalım. Milliyet’in ana sayfasında manşette yer alan haberlerin biri “Kameraların Önünde Aşk Yaşadılar” başlığını taşıyor. Aşağı doğru indikçe “Gerçeğinden Daha İyi”, “Geçmişteki Pozları Çıktı”, “Partiye Damga Vurdu”, “Kortta Venüs Şoku” veya “Seksi Olmayan Kadınlar” diye devam ediyor. Hürriyet’in de çizgisi çok başka değil: Yamalı bohça gibi, içerik düzeninde hiçbir kural gözetilmemiş bir sayfa üstünde şunlar türü başlıklar saçılmış: “Hiç Böyle Görmediniz”, “Kamera Karşısında Aşk”, “Böyle Hazırlanıyolar”, “Günde 5 Defa Cinsel İlişkiye Giriyor”, “Kim İnanır Yaşıt Olduğuna” gibi gidiyor. Bir ara “En Çok Okunanlar” bölümlerinde bu görüntü daha da netleşiyordu. Bu saydığım haberlerin ortak özelliği aslında hiçbir erotizm ya da temel cazibe kriteri gözetmeden kadın vücudu sergilemesi. Çoğunlukla da frikik yakalama, “kaza”ları ya da “flaş” azizliklerini gösterme şeklinde galeriler oluşturuluyor. Dolayısıyla izlenmelerinin tek nedeni abazanlara hitap ediyor olmaları. Temel olarak böyle bir şeyde ahlak sorunu gördüğümü söyleyemem; çünkü örtük ama kesin bir toplumsal uzlaşma var.
Benzer örnekleri televizyon dizilerinde de gözlemleyebiliriz. Aslında Batı’da çekilen dizilerde müstehcenlik çok daha ileri boyuttadır; alt yazıdan takip etmek yerine söylenenlerin basit İngilizcesine kulak verince her şeyi adıyla sanıyla göstere göstere yaptıklarını anlayabiliriz. Türk dizilerinde, tıpkı İnternet sitelerindeki selülit galerilerinde olduğu gibi hışımlı bir röntgen duygusu ve bir sır havası içinde üstü kapalı yaşanan azgınlık ekranı kaplıyor. Aklınıza hemen Aşk-ı Memnu gelmesin. “Kurtlar Vadisi” ya da sözüm ona dönemsel toplum sorunlarının ortasında, ama gerçekte özel dersane muhabbetine kaptıran “Bu Kalp Seni Unutur mu?” karakterleri bile aynı ruh haline hapis durumdalar. Platonik abazanlık diyebileceğimiz bir durum bu: Görüp de söyleyememe, söyleyip de yapamama, isteyip de verememe…
Bir başka örnekse, kültür dergilerinin pek az okunduğu bir ortamda satışları görece yüksek giden mizah dergileri. Hoş Gırgır’ın altın çağının yanından bile geçemez satışları; bunun nedeni de niteliksiz olmaları değil, şu bizim genç nüfusun yazısı çok karikatürlere dayanamaması. Bu dergilerde işlenen konuların başında aslında abazanlık geliyor. Okur kitleleri açısından son derece olağan görülebilir. Bu konuyu, genişliği ve anlaşılan herkeste iz bırakmış olması da ilginç kılıyor. Mizahçılar da gözlemlerini yazıp çiziyorlar sonuçta; ama bu kadar da yüzümüze vurulmaz ki…
Siz de küçük bir test yapabilirsiniz. Toplam arama sayılarına göre iki terim arasında karşılaştırma yapma imkanı sağlayan Trends.google.com adresine girdikten sonra, arama kutusuna (aradaki virgülü unutmadan) aşağıdaki ifadeleri yazın:
sibel kekilli, alex de souza
Alex de Souza’nın istatistikleri ne yazık ki Google’da geçerli değil.
sibel can, cem yılmaz
Cem Yılmaz yerinde duramıyor ama sık sık Sibel Can’ın “çizgi”sinin altında kalıyor.
banu alkan, abdullah gül
İktidarlar gelir geçer ama hiçbiri Banu Alkan’ı kaldıramaz.
orhan pamuk, seray sever
Orhan Pamuk’un nobeli aldığı yıl Batı desteğiyle yaptığı zirve dışında istikrarlı olarak geride kaldığını dikkat edin.
Önem verdiğim isimlerle Şahin K.’yı da karşılaştırdım ama açıkçası sonuçları buraya yazmaya cesaret edemedim. Merak eden kendi kurcalasın…
İstatistik mini etek gibidir, çok şey gösterir ama asıl göstermesi gerekeni saklar, gibi bir söz vardı. Abazanlığı çeken şey de zaten saklanmışlık… Abazanın derdi murada ermekten çok gizlenmiş olandan bir parça koparmaktır. Sır peşinde bir derviştir o :) Bizde de çok var.
























