Ocak, 2010 için arşiv
Ta üniversitedeyken, yanılmıyorsam John Boli Bennett’a ait bir makale okumuştum. Ayrıntılarını çok fazla hatırlamıyorum ama aklımda kalan ilginç bir tespiti vardı Bennett’ın. Beyefendiye göre bir devlet, otoritesini, iktidarını şu iki yoldan biriyle oluşturuyor:
1. Halkına mümkün mertebe en düşük hak ve özgürlüğü tanımak, bu doğrultudaki talepleri baskı altına almak, halkın hareket alanını daraltıp kendininkini genişletmek.
2. Halkına mümkün olduğu kadar geniş hak ve özgürlük sağlayarak, kendisi de bu hakların koruyucusu sıfatıyla, şimdi koruması gereken daha çok hak ve özgürlük olduğu için yetki ve hareket alanını genişletmek.
Mesela küçük bir anket yapsak; her bir Türk vatandaşına yukarıdaki şıkları gösterip, “Sizce bizim devletimizin durumu bu tanımlardan hangisine yakın düşmektedir?” sorusunu yöneltsek. Hmm… Herhalde bu şıklardan hangisinin %100 gibi bir oranda tercih edileceğini görmemek için… bilemedim şimdi ne olmak gerekir, her neyse. Diyeceksiniz, e böyle bir çalışma malumun ilamı olmanın ötesinde ne anlam taşıyacak? Bu haliyle hiç, haklısınız. Fakat mesela ankete şöyle basit bir ikinci soru eklesek:
Sizce bu iyi bir şey mi?
a) Evet
b) Hayır
Merak ettiğim şu, acaba her yönüyle süp-per bir devletimiz olduğuna inananlar kendi yanıtlarıyla yüzleştiklerinde az da olsa bir kafa karışıklığı yaşar mı yaşamaz mı? Yoksa yaşar ne yaşar ne yaşamaz mı?
Kapıcılar gidiyorlar, göç ediyorlar leylekler gibi.
Reno dokuzlarına, eski model muratlarına binip uzaklaşıyorlar.
Gidiyorlar.
Kendileri önde, yemenili kadınları arkalarında, yanlarında önlerinde büyüklü küçüklü çocuklarıyla
pencerelerden sarkmış apartıman sakinlerinin ifadesiz bakışları arasında
kenti terk ediyorlar sessizce.
Arabası olmayanlar için sokağın başından Kastamonu’ya ilk otobüs yola çıktı az önce.
Aşağı mahalleden kalkan Tokat otobüsü köprüye varmıştır çoktan.
Bi tuhaflık indi sokaklara. Bi tenhalık var. Var bi selamsızlık sabahsızlık.
Apartıman kapılarında dikilen adamlar-kadınlar, apartıman bekçileri yok artık.
Apartımanların işçileriymiş bunlar, köylüleriymiş!
Apartımanların muhtarlarıymış, bekçileriymiş bunlar, halkla ilişkilercileriymiş!
Apartımanların tarihçileriymiş bunlar, gazetecileriymiş, sakinlerarası telefon hatlarıymış!
Dediler ki; kazan dairelerinden mikrop kapmışlar.
Dediler ki; sıla diye bir mikrop var, sıla hastalığı yapıyormuş. Ondan gitti bunlar zahir.
Dediler ki; mevsim kıştır, e bunlar da gitti, kaloriferleri şimdi kim yakacak.
Dediler ki; kazan dairelerine apartıman sakinlerinden biri inmeli!
Apartıman sakinlerini sakin olmaktan çıktı çıkacak.
Dediler ki; bir İstanbullu inmeli.
Değil mi ki buralarda sıla mikrobu var,
İstanbullular kapıcı olmalı her apartımanda
böylesi herkes için en ideali…
Rivayete göre Thomas Huxley, “6 maymuna 6 daktilo verilse, yeterince kağıt, mürekkep temin edilse ve zaman kısıtlaması olmasa, bu maymunlar er ya da geç Shakespeare’in Hamlet’ini yazacaktır” demiş. Konuyu ilgiye değer bulan matematikçiler, maymunların Hamlet yazma ihtimali üzerine fikir yürütmüş, makaleler kaleme almışlardır. Komedyen Bill Hirst ise şöyle söylemiş:
“İşittim ki birisi Shakespeare’in oyunlarını elde etmek için şu maymunlara daktilo verme teorisini denemeye kalkışmış, ama sonunda eline Francis Bacon’ın toplu eserlerinden başka bir şey geçmemiş.”
İnsanın “Bir grup maymun; Shakespeare, Bacon filan neyse de, filanca yazarın eserlerini kısa zamanda pekala yazabilir” diyesi geliyor.
Roman, hikaye, deneme, inceleme türlerinde toplam 20 kitabı bulunan Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Yazmasam Ölürdüm [Ayşe Böhürler, Profil Yay.] adlı belgesel kitabı anarak bir yazı yazmış [Yeni Şafak, 25 Ocak]. Yazıdaki şu sözler beni müteessir etti:
Acı Deniz’in henüz yayınlandığı günlerde “Yapacak daha önemli bir işim olmadığı için yazıyorum” dediğimde, camiamızın önde gelen ablaları ve ağabeyleri bu cevabın iyi bir cevap olmadığını söylediler. Haklıydılar muhakkak. Ama hayatım boyunca iyi/güzel/şık cevaplardan ziyade doğru cevabı önemsedim. […]
O zamanlar bir gün üniversiteye kabul edileceğimi, sahiden ders vereceğimi zannediyordum. Rüyalarımda kendimi Edebiyat Fakültesi’nin “anfi yedi”sinde görüyordum.
Rüyamın bir gün gerçekleşeceğini düşünerek kendimi yazı üzerinden temize çektim bunca yıl. Yapacak daha önemli bir “iş”im olduğunda yazıyı terk edebilirdim. Hikâyeyi, romanı terk edebilirdim. Yazmasam ölmezdim. Ama konuşmasam ölürdüm.
Zaman içinde öldüm zaten.
Adını unutturan ırmağın kıyısındaki uzun sessizliği şair bozdu:
«Derin
taş zindanın
müebbed mahpusu
iki testi su
birkaç parça et
ve gardiyanın böldüğü karanlıklarda
o ilk ve son sözü anımsamakla mükellef kıldı nefsini.
Gölgesiz bir saatte
aralandı
tepelerdeki kapak
ve ışık oldu!1
Gördü
piramidin büyücüsü
yanı başındaki hücrede
kaderini paylaşan jaguarın
vahşi derisine kazınmış
kırk hece
ve on dört kelimeyle mukayyet
muhkem
bir ayet.
Sular akıştı
o an
akışın gözünde
vahdet içinde
kesreti gördü
ya da tam tersini.
Ne kendine söyledi
ne de başka bir faniye okudu.
Bir ben duydum
-bir önceki düşe uyandığımız
düşler labirentinde-
kara bir düşün sıkıntısıyla
sayıklarken
onu.»2
Bilge de sıkıntısını gizlemedi, ama sözünün sonuna kadar şairi dinledi: «Bu hikayeyi sana, şu meczub “yarasa”3 anlattı değil mi?» Şairin yanıtını beklemeden devam etti: «Evet, o olmalı. Potala ve Tikse’de de bu yalanı söylemiş ve onların gözlerini de bağlamayı becermiş. O adam burnunun ucunu dahi göremeyecek kadar şaşıdır,»4 dedi, gülerek. «“Birlik içinde çokluk” derken kastettiği ise bu şaşkın görüsünden başka bir şey değildir. Ve şaşı bakmak ancak aylakların işidir.»5
Sesinin rengini değiştirmek için kısa bir süre durakladı. Bu süre, alaycılıktan şefkate geçmeye yetti: «Halini anlıyorum,» dedi. «Senin işin bu: Hayret! Yaratılanı izle [ki onlar gerçekten de Tanrının birer ayetidir] ve hayranlıkla anlat. Bize “şen olandan” ve “neşe”nin6 kendisinden bahset! Ama seni tanımadığın bu tekinsiz bozkırda başıboş dolaştıran küfür7 atını tekmele, gitsin! Söylediğin yalandaki belagat, sana ancak cehennemde seçkinlik kazandırabilir. Ama unutma ki ateş yaktığı her şeyi sıradanlaştırır.»
Bilge daha pek çok şey söyledi. Eskilerin hikayelerini tekrar etti durdu. Ama geri kalanını ne şair hatırlayacak ne de ben. Bu unutuşa cehennem ve onun eşitleyici ateşinin korkusu mu neden oldu, yoksa ırmak mı, hatırlamıyorum.
Mütercimin notu:
[*] Fernandez, M. “El Tigre y El Brujo”. Otras Historias.
[1] Et facta est lux.
[2] Bu bölüm Borges’in La Escritura de Dios (Tanrının Elyazısı) hikâyesinin manzum bir özeti gibidir.
[3] “Tzinacán” Tolteclerin dili olan Nahuatl’da “yarasa”nın karşılığıdır. La Escritura de Dios’da “Piramidin Büyücüsü”nün adı da budur.
[4] “Şaşı bakma” Toltec büyücülerinin bilinen bir tekniğidir.
[5] Mantık Al-Tayr, Ferideddin-i Attar.
[6] Orijinal metinde Almanca olmaları, Hölderlin göndermesine işaret ediyor.
[7] “Adını unutturan ırmak” (Lethe) ve “küfür” (letheia) geçişi için de Hölderlin’in adı anılabilir. “Letheia”yı “gerçeğin üstünü örtmek” anlamında “küfür” olarak tercüme ettim.
Bir gün bir adam bir çölün ortasında bir vaha gördü. Önce sevindi, sonra “Bu olsa olsa bir seraptır” diye düşünerek endişelendi. Yine de o tarafa doğru koşmaktan kendini alamadı. Koştu koştu. Siz deyin kırk dakika, ben diyeyim 40 yıl boyunca… Nihayet varması gereken yere vardı. Heyhat, orada gerçekten bir vaha vardı. Serap olan adamdı.
Japonya’nın Fuji yöresinden bir halk türküsü: Harlı Dağlar
Harlı dağlar geçit vermez olunca
Varılmaz o yare yollar bağlanır
Gül yüzlü çekirgem elin, elin olunca
Elde bir şey kalmaz, ağlanır
Dağlar, dağlar sevdiğim ağlar ağlar
Vah karateciye kara kuşak takmışlar
Ah ellere, al kanlar sıçramış
Duydum çekirgemi sensey, sensey etmişler
Gayrı bu ellerde durulmaz dağlar
Dağlar, dağlar sevdiğim ağlar ağlar
Neşet Ertaş’ın Karlı Dağlar türküsünden ilhamla
Derleyen: Halil Yüceses
İngiliz blues şarkıcısı Long John Baldry [1941-2005] Afşin Kum ve tüm çay severler için söylüyor: Everything Stops For Tea
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Kimdi hatırlamıyorum; Arif Mardin miydi acaba?
Kimdi hatırlamıyorum; Phil Collins miydi acaba?
Diyelim ki, hatırlamış oldum, bunlardı.
Tek göz, tek kulakla takip ettiğim bir televizyon programıydı.
Neticede, biri organizatör, biri müzisyen iki kişinin başından geçen bir olaydı.
Şimdi bu Phil Amca, filanca tarihte çok sıkı, acayip afili bir müzik yapmış.
Hafiften yürür gibi başlayan parça, iki dakika sonra davullarla birden coşuyor, dörtnala ilerliyormuş.
Götürmüş Arif Amca’ya.
Mr. Arif, şunu bir dinler misiniz, fikrinizi almak istiyorum, demiş.
Mr. Arif, hay hay demiş, sükûnetle dinlemiş parçayı.
Phil Amca sormuş, nasıl buldunuz?
Arif Amca, yine sükûnetle, davullu kısmı çok beğendim, demiş.
Phil Amca, itiraf etmeliyim ki, ben de o bölüm için yaptım bu parçayı, demiş.
Peki, demiş, Arif Amca, öyleyse niye iki dakika sonra giriyor?
Bir mahzuru mu var, demiş Phil Amca, zaten şarkı dört dakika.
Evet, demiş Arif Amca, bence şarkı başlar başlamaz davullar girmeli.
Ben, demiş Phil Amca, şarkıyı dinleyen herkese iki dakika sonra sürpriz yapmak istedim.
İyi ama demiş Arif Amca, insanlar o kadar uzun yaşamayabilir!
Türkiye, kişi başına çay tüketiminde dünya birincisiymiş.
Silah ithalatından sonra birinci olduğumuz bir konu daha çıktı. Çok mutluyuz.
Dışarıda kar yağıyor. Bir çay içelim, içimiz ısınsın.






















