.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Şubat, 2010 için arşiv

“Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” demişti Dostoyevski, Gogol’un büyüklüğünü ve etkisini anlatmak için. Bence, Andre Suarez’den Beşir Ayvazoğlu’na kadar bütün biyografi yazarları da Stefan Zweig’ın paltosundan çıkmıştır.

Avusturyalı olan Stefan Zweig ünlü bir romancı ve biyografi yazarıdır. Bana göre biyografilerinde ulaştığı yetkinlikle büyük ve şairdir. Özellikle de “Kendileri ile Savaşanlar” kitabıyla. O kitabı elinize aldığınızda, tek gözlü dev gibi sizi yutmak için fırsat kollayan batı medeniyetinin sancılarını, sahici kalp ağrılarını görürsünüz. Kleist, Hölderlin ve Nietzsche’yi anlatırken kullandığı her bir kelimeyi sanki kalbinden koparıp da satırlara serpiştirmiş gibidir.
Düz yazının geniş topraklarında gururla arzı endam eden bir şairdir o. Lakin ne yazık ki talihi de bir şairin  talihidir. Çünkü batı’da şair olmak intiharla kol kola bir yaşam sürmek demektir. O da bunu hiçbir zaman inkar  etmedi.

Tarkovski gibi doğduğu topraklardan uzakta insan ruhunun, hüznün ve anlaşılmazlığın en güzel fotoğraflarını çekti, hikayesini anlattı. Ne yazık ki Tarkovski gibi güçlü ve serseri bir Rus ruhuna sahip değildi. Avusturya’da varlıklı bir Yahudi olarak doğmuştu. Savaş çığlıklarıyla sarsılan Avrupa’da kafkaesk bir karanlığın içerisinde yolunu aradı, durdu. O boğucu ortamda yazarak soluk almaya çalıştı ama gücü yetmedi. Bütün ümitsizliği ve küskünlüğüyle dünyanın arka kapısından çıkıp gitti.

Stefan Zweig (d.1881-ö.1942)
Eserleri:

Karıncalar, belki görmüşsünüzdür, bir su engelini geçmeleri gerektiği zaman, kervanın en önündekiler, kendilerini suyun içine gömerek can verirler, arkadan gelenler onların üstüne basarak karşıya geçerler. Öndekiler kendi cesetlerinden yığma bir köprü yaparlar. Bir an bile tereddüt etmezler bunu yapmadan önce. Hayatlarının muhasebesini yapmak için ya da günahlarından arınmak için bir saniyelerini bile ayırmazlar. Büyük olasılıkla hayatları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi de geçmez.

Nedir onları bu kararlılıkla ölüme götüren? Bunu anlamak, ancak insan postunun dar kesiminden sıyrılmakla, bu canlılara insan gözünden değil, yaşamın kendisinin gözünden bakmaya çalışmakla mümkün.

Karınca bireylerinin kendi yaşam süreleri içinde yeni şeyler öğrenme kapasiteleri, insan gibi bir canlıyla karşılaştırılırsa, yok denecek düzeydedir. Yani pratikte herhangi bir hafızaları yoktur. Lazım olan her şey, en baştan yazılı olarak ellerine verilmiştir. Karıncalarda tereddüt yoktur, onlarda her olası durum için her karar bellidir. Durum algılandığı anda karar uygulanır. Eğer durum, yeni karşılaşılan bir durumsa, makine ona en yakın durumu bulur ve o durumun gerektirdiği kararı uygular.

Yaz gecelerinde ampulun çevresinde dönüp duran pervaneler, aslında var olan duruma en yakın buldukları durumun kuralını uygulamaktadır. Bu kuralın nasıl bir şey olduğunu tahmin etmek zor değil: “Uçarken ışık hep aynı yönünden gelsin”. Güneş ışığı veya ay ışığı söz konusu olduğunda bu düz gitmeyi sağlar. Amaç belli ki düz gitmektir. Ama dünya üzerine gece vakti bu kadar güçlü bir ışık kaynağı (ampul) için kayıtlı ayrı bir yönergeleri yoktur. Işığı hep aynı taraflarında tutmak için ampulun çevresinde ampul sönene kadar dönüp dururlar. Ampul söndüğünde durum değişmiştir. Ondan sonra ne halleri varsa görürler.

Karıncaların su engeliyle karşılaştıklarındaki yönergesi ise onlara şunu söylüyor: “Suyun içine gir ve öl!”. Bu acımasız bir emir gibi görünebilir ama karınca açısından bu emrin diğerlerinden bir farkı yoktur. Anında uygulanır.

Karıncaların üreme sistemi, bir kraliçe, bir bölük erkek karınca, ve bolca, cinsiyeten dişi olsalar da üremeye niyetleri olmayan (frijit diyebilir miyiz?) işçi karınca gibi bir bölünmeye yol açar. İşçi karıncaların hepsi kardeştir. Tabii ki bütün işçiler kardeştir, ama bunlar hakikaten kardeştir. En azından anneleri ortaktır. Üstelik hepsi kraliyet ailesindendir, hepsi kraliçenin çocuklarıdır. Hep kraliçenin hizmetindedirler, o yüzden James Bond kadar cesurdurlar. Babaları da kardeştir, yani aynı zamanda amca çocuklarıdırlar (çoğu kişi bilmez, James Bond’un anne ve baba tarafından dedeleri de kardeştir). Kardeş oldukları için birindeki bir gen, büyük olasılıkla diğerlerinde de vardır. Birindeki “suyun içine gir ve öl” emrinin kayıtlı olduğu gen, üstlerinden geçenlerde de vardır. Eğer hasbelkader onlar önden gitselerdi, onlar öleceklerdi. Ölenler, arkalarından gelenlerin yararlı yiyecek kaynaklarına ulaşmalarını sağlıyorlarsa, kazanan bu gen olur. Strateji işe yaramıştır, üstelik oldukça düşük bir maliyetle. Karınca kolonisi için karınca üretmek hiç problem değildir. Bunlar ortama adeta pompayla yeni karınca basmaktadırlar. Birkaçının feda olması küçük bir maliyettir. Suyun dibindekiler kendi kendilerine “biz görmedik, sen görürsün, yavrum yavrum” diye terennüm ederken aslında makine, üstlerinden geçenlerin yönergelerinde yaşamaktadır. Hem de ne yaşamak!

Karıncalar için öğrenebilen bir beynin maliyeti, var olan nüfus düşünüldüğüne karşılanır gibi değildir. Acı çekmelerini sağlayacak bir sistem de gereksizdir, çünkü öğrenmiyorsanız acı çekmeniz bir işe yaramaz (güzel laf oldu). Acı çekmeden ölürler ve tuğla olurlar. Onlar için varlığın anahtarı, şu anda oldukları basit ve etkili makinedir. Varoluşun duvarını buradan delmişlerdir.

İki üzeri on kaç eder diye sorsam, sanırım bilgisayar bilimleriyle bir şekilde ilgilenmemiş çok az insan buna anında cevap verebilir. Hesap-kitap seviyorsanız on tane ikiyi birbiriyle çarpmaya bir ucundan başlayabilirsiniz. Ama bilgisayar denen aletin nasıl bir şey olduğu hakkında biraz fikriniz varsa, 1024 cevabını yapıştırırsınız. Bu, bilgisayarın sert mantığının, insanın yumuşak parmaklarıyla buluştuğu noktadır. Başka bir deyişle, bilgisayarın birlerinin ve sıfırlarının, insanın elindeki on parmağın yakınından geçtiği yerlerden en düzayak olanıdır.

İnsan uygarlığının sayıları elindeki on parmaktan yola çıkar (büyük çoğunlukla diye şerh koyalım). Sayıları onun katları şeklinde yazarız, okuruz, isimlendiririz, birimleri birbirlerinden onun katlarıyla ayırırız.

Bilgisayar ve insanı iki maymun olarak düşünürsek, bilgisayar “iki kere iki kere iki kere iki” diye zıplayan bir maymundur, insan ise “on kere on kere on” diye zıplayan bir maymundur. Bilgisayar tahmin edebileceğiniz gibi biraz daha hızlı gider. Bu iki maymun, insan üç kez zıplamışken ve bilgisayar on kez zıplamışken, el ele tutuşabilecek kadar yaklaşırlar.

Böylece kilobayt, megabayt, gigabayt gibi tabirleri kendi dilimizin bir parçası haline getirebiliriz. Bunları biner biner ayrılmış gibi düşünürüz. Oysa bilgisayar tabirleri söz konusu olduğunda bu binler, 1024’tür. Yeterince yakındır, idare edebiliriz. Böylece bilgisayarla insan el ele biner biner zıplayarak kardeşçe yaşayıp giderler. 

iki cihanın birden güneşiydi O. nûra garkederdi nerede bulunsa, neye dokunsa, nereye gitse. hangi karış toprağa bassa ihya ederdi. bir gün yolu çölleri aştı, müstesna bir gülistân’a düştü. girdi kapısından, yöneldi en yakın güle, koklamak için ol gülün misk kokusunu. ama gül ki tez canlıydı fıtraten, eğdi başını aşk hızıyla O’nun mübarek varlığına doğru ve çekti O’nun başka hiçbir şeyde olmayan ve ne kadar koklansa kanılmayan kokusunu içine. gül ki, çiçeklerin en güzel kokulusu, bu harikuladelik karşısında unuttu dünyanın kokusunu. gülistân’ın bütün gülleri eğdiler başlarını sonra bir bir, O güzeller güzeli bir cennet mevsimi gibi buram buram geçerken yanlarından. O’nun kokusuyla dolmak ve bir lâhzâ-i şerîf’te olsun onunla olmaktı gülcileyin murâdları. sonra vakt erişti, çıkıp gitti iki cihanın güneşi sessizce gülistân’ın kapısından. ardında bin bir gül büyüklüğünde bir gurbet bahçesi bırakarak. o günden sonradır ki hüzn ile bestolunur derler her gülistân. ve yine o sebeple ki, güllerin cümlesi vazgeçip gül kokmaktan, her dem hasret kokar oldular.

“Müzik sessizliğe doğru ilerliyor” diyordu Erkan Oğur. Modern Türk müziği henüz bu müjdeyi anlayacak yaşa gelmemiştir. Galiba Türk sineması da bu hususta müziğimizle yaşıttır. Lakin Semih Kaplanoğlu istisna. Çünkü onun filmlerinde Erkan Oğur’un müjdelediği o güzel sessizlikten bir şeyler vardır. Bal’ı henüz izlemedim ama Süt ve Yumurta’daki sessizlik bir leitmotif gibi izleyenlere tarifsiz keyifler verir.

Bilenler bilir, Kieslowski’nin Dekaloglarının her birinde filmin bir yerinde görünüp kaybolan beyaz giyen bir adam vardır. Bazıları buna “Kieslowski’nin meleği” der ve literatürde kendi halinde bir kavram olarak kabul görmüştür.

Bana kalırsa Semih Kaplanoğlu’nun meleği de o sırlı sessizlik olacaktır. İki filminde de ince ince işlediği sessizlik zengin anlamlar barındıran bir rolle karşımıza çıkar. Bu öyle bir sessizliktir ki izlerken elinizden bırakamadığınız bir kitabın velud ıssızlığını hatırlatır size. Filmin titizlikle seçilmiş görüntülerinin arasına serpiştirilen sessizlikte yalnız size özel metinler gizleniyor gibidir. Ve siz o metinlerin peşinden gittiğinizde kendinizle aranıza giren dünyanın tüm gürültüleri silinip kaybolur, en iç odanızda gizlenen o duru sükuta konuk olursunuz. O zaman anlarsınız ki hiçbir şey böylesi bereketli bir sessizlik kadar ikna edici değildir.

Semih Kaplanoğlu (d.1963)

Yönettiği Sinema Filmleri:

Sevgili Nasreddin Hoca
Kazan bir doğurdu ki her taraf Kazanova

pelin batu’ya

Ne şuh ne tüh sadece yağmurlu havalardan

Bir zaman çok çekmiş de yüzündeki kuraklık

Bir kumrunun su içmesi o derin kurnalardan

O boğuk rüzgarlarla saçların gayetle ne şık

*

Bir internet sayfasına dadanmış kitap kurdu

orda bir yanlışlık var bir kıtlık söz konusu

Ey zebercetten kürsü lal ü epkem puttan gül

Tut tapın sen kendine günahın boynumuza

*

Ellerimiz biz onlarla seni bahçelerde avuttuk

Bir pergeldir kavradık seni ta en belinden

ta başından aşikardı puf desen tepetaklağız

Bizi gözlerinle destekle gözlerin ki güverte

*

Damalı bir eteklik bir de rüzgar esmiş hoş

Ey her uzvunda dertten yekpare ince bir gam

Akıl dolu bir endam bir endam ki bize hep yan

Bizle hep alay geçen  dudakların kanasın

* Yazının devamını okuyun. »

Murat Menteş’in palindromlar konusunda yazdıkları beni Georges Perec’yi keşfettiğim ilk günlere götürdü. Uzun uzadıya Ou-Li-Po’dan veya Perec’nin palindrom ve lipogramlarından söz etmeyeceğim. Meraklısına Google rehber olur.  Mesela Perec’nin 5.000 harflik meşhur palindromuna şuradan erişilebilir. Perec’nin La Disparition isimli romanı da iyi bilinir; içinde hiç “e” harfi geçmeyen bu benzersiz yapıt bir polisiyedir.

Perec’nin ve aslında benzer deneylere girişen kalem arkadaşlarının bu biçem virtüözlüğünden ne beklediğini uzun süre anlamadım. Bir romanı “e” harfi olmadan yazmak güçtür ama yeterince dikkat ve zaman ayırarak pekala yapılabilir. Bu benzersiz bir yetenek bile olsa açıkçası insanın bir romanı okuma gerekçesi böyle bir ustalığa tanıklık etmek olamaz. Perec, Yaşam Kullanma Kılavuzu, Şeyler ve W ya da Bir Çocukluk Hatırası gibi önemli başka yapıtların da yazarı.  Aynı adam niçin “e” harfi geçmeyen romanlara ya da akla zarar palindromlara kafayı taktı?

Perec, yazar olarak kişisel kırılım noktasını Brecht okumalarına ve onun yabancılaşma kuramına bağlıyor. Brecht, küçük burjuva izleyiciye kendi gerçeğinin çürümüşlüğünü anlatma çabasındaydı. Kuramsallığı bir yana bırakırsak insanları yaşadıklarını sandıkları toz pembe Dünya’dan koparacak darbeyi yaratmayı istiyordu. Bunun için de izleyicinin yaşadığı gerçek tarihsel koşulları başka bir döneme ya da olaya transfer ederek kendisine dışarıdan bakmasını sağlamaya çalışıyordu. Cesaret Ana bunun tam gediğine oturan bir örneğidir.

Perec’ye dönersek: “E” harfini kullanmadan yazmaya kalkarsanız bir şeyi önleyemezsiniz: Üslup denen, bir yazarı “kendisi” olarak ayırmamızı sağlayan, yazarın özü saydığımız nitelik ortadan kalkar. “E” harfini çıkarmak yazarı ortadan kaldırır; sözcükleri yazar değil, oyunun kendisi seçmeye başlar. Bu başlı başına bir üslup mudur? Hayır. En fazla avant-garde bir yanı olduğu söylenebilir; söylenebilirdi, çünkü denendi ve tükendi. Bir atımlıktı. Perec o atışı yaptı.

Üslubun ölümü aslında yazarın ölümüdür.  Joyce da bu çıkmazın ayrımındaydı. Perec’den sonra insanların severek okuduğu pek çok roman ve şiir yazıldı; ancak modern edebiyatın bu çıkmazı bana kalırsa tümüyle aşılabilmiş değildir.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Hani şu hala beni niye terk ettiğini anlamadığım sevgilimin muffin yerkenki gözlerine benzeyen siyah deri ceketimi giyip soluğu LAX’te almıştım. Uzaktan bakınca Trinity’yi andırıyordum belki de. Ben ki bir zamanlar uzaktan bakınca allah bilir kimleri andırmışımdır. Neyse…uzak doğuluları yekdigerinden temyiz temrinleri yaparken gözüme açık bir fermuar ilişti. Tuvaletten yeni çıkmış bir redneck… tuvaletten demincek çıkmış bir kişiyle göz göze gelmek de amma gariptir ha. bir tür flagrante delicto.  Adam az önce bir çuval inciri bok etmiş. Bazen mesela ayak yolu sırasında insanların yüzündeki o utanç ifadesini izlerim. Adama baktıkça aklıma “Catching The Big Fish”den pasajlar geliyordu durduk yere.

Viski kokan ses:

“The deeper you go to this source the bigger fish you can catch.”

yaklaşıp hafifçe selam verdim. Bir hatunla konuşuyordu. Usulen sözünü bölmek istemedim, bir dakika lütfen diyerek işaret etti. İmza falan istemeyecektim. Sadece şey diyecektim:

-       Fermuarınızı açık unutmuşsunuz Mr. Lynch!

Ulan eleman stunt actorlüğe mi soyunmuş yoksa zipsofist mi olmuş oldum. hatunla konuşmaları iyiden uzamıştı. Bu arada sevgilinin inmesine az kalmıştı. Sonra birden David’in başka bir sözünü hatırladım:

“If you want to catch little fish you can stay in the shallow water; but if you want to catch the big fish you’ve got to go to deeper.”

küçük bir baş selamıyla sevgiliyi beklemek için yerime döndüm.

Daha derine inmek için.

Annemlere uğradım akşam eve gitmeden. Babama baktım da iyice yaşlandı artık bu adam be! Gözleri de tam seçemiyor, göz numarası büyüdü gene herhalde. Katarak matarak olmasın valla şimdi hiç sırası değil. Aytekin şerefsizi anneme geldi bugün tabii ki. Eee ne oldu? Bilen yok! Anne diyorum: “Neymiş derdi niye gelmiş bu herif?” “Ne olsun oğlum işte!” diyor. “Kıbrıs mıbrıs.” Kıbrıs mıbrıs? Ee başka? Başka bişey yok mu? Yokmuş. Yatmış, kalkmış, giyinmiş, çıkmış. Çıkarken de kadının emekli maaşını tokatlamış. Konuyu açmamış anlaşılan. Herhalde Şahap Dayım ile başladı müzakerelere. Tam da emin değilim. Babam biraz daha çöktü be bu aralar. Adama ilk yaşlılık yetmişinin başında bi uğradıydı şimdi artık temelli gelmiş görünüyor. Uyukluyor hep cam kenarında. Kedi gibi değil, koltuğu var, gözlükleri var, dizlerinin üstünde gazetesi var. Beni tanıyor canım o konuda bi problem yok henüz. Ama konuşma miktarı azaldı. Sanki  eskiden çoktu da?  Susan adamdı. Susardı öyle. Şimdi hepten kapattı musluğu. Pencereden dışarı bakıyor uzun uzun. Bana kalsa nereye baktığını kendi de bilmiyor artık. İnsanlar bi saatten sonra artık arazi olmalılar abi. Dünya tepeleme insanla doldu. Tadında bırakacaksın. İnsan ömrü uzadı da noldu? Ortalık altına işeyen ihtiyarlarla doldu. Ee ne anladım ben bundan? Dünya kadar bakıcı parası da cabası. Ele güne rezil olmadan ikilemek şart. Özellikle benim kayınvalde ile kayınpeder için bilhassa temenni ediyorum. Bizimkiler biraz daha bekleyebilir. Şu uyuklayan adamın atmaca  gibi olduğu  bir zaman yaşandı mı acaba bu dünyada? Hiç sanmıyorum. Bizim pederin annemi nasıl tavladığını sorayım dedim bi ara, öyle bişey olmamış. Vermişler kızı. Yani en fazla konuşsa orada konuşurdu, ama oradan da yırtmış. Adam şanslı  adam valla. Ben Gülcanla on yıldır çene yarıştıra yarıştıra yanak kaslarım pazularımı geçti. Aslında bizim ailenin kurulması tamamen rastlantı abi. Babama ilk istediği kızı verselermiş, şimdi yoktum ya ben ya da kızdım belki ne bileyim ya!  Annem de bir adamı sevmiş bir iki gezmiş de adamla dışarıda. Sonra adamı zorla başka biriyle evlendirmişler. Annemin adı çıkıyomuş neredeyse. Laf çıkmış hakkında. Annemi uçurumun kenarından babam çekip çıkarmış . Bu çekilişten de önce Aytekin sonra ben çıkmışım.
Aslında babamı annemle evlendiren babamın o zaman babası kadar sevdiği bir sulh hukuk hakimi abisi varmış; o. Annemi babamla evlendiren de anneannem. Beni de Gülcanla evlendiren aslında bizim Erçin Abi. Gülcan’ı da benimle evlendiren aslında onun Muazzez Ablası. Böyle gidiyo abi bu silsile. Yani bizi kendi halimize bıraksalar böyle olmazdık belki de. Bizi birbirimize doğru arkadan birileri iteliyor sürekli. Buralarda böyle.
Rahmetli anneannem de bu iti severdi ama olsun anasını satayım. Ulan Aytekin bende var bi kuru hala gerisi hepsi senin anne, baba, dayı, amca hepsi senin oldu lan. Tepe tepe de kullandın zaten hepsini. Satturmıycam abi o yeri. Bir bilemedin iki seneye orası uçacak dedi belediyedeki rüşvetçi herif.
Annem yemek yapmış bizimkileri de istiyor gelsinler diye. Torununu özlemiş. Gülcan alıp onu okuldan beraber buraya gelsinlermiş! Hadiymiş! Hem babam da çok sevinirmiş. Babamı da her defasında araya koymazsa olmaz.  Babamın dünyadan haberi yok be, garibimin. Kim gelecek? Gülcanı arıycakmışım. Gelsinlermiş! Ah be anacım hala tanıyamadın mı sen gelinini? El kızının emrivakiyle bi yere gittiği görülmüş şey mi? Önce kırk dereden su getirecek, kocasının iflahını kesip mecalsiz bırakacak ondan sonra belki. Biz uğraşalım kıçımızı yırtalım eşimiz çocuğumuz anamızı babamızı saysın diye kıymeti mi var abi? Öteki ne yapsa kabulleri ya! Böyle şey olmaz. Lan evde ebe doğurtmuş olmasa, hayır ebemi tanımasam diycem beni evlatlık aldılar. Ebem koymuş ismimi. İsmail onun rahmetli babasının adıymış. Ebemi de annem küçük dayımla yapmak istemiş ama niyeyse olmamış o iş. Sonra küçük dayımı zaten büyük dayım evlendirdi. Hala ilenir durur ona. Şimdi bu Aytekin’in asıl niyetini öğrenmem için ne yapmam lazım biliyorum aslında.
Anneme dedim, noldu o araziye çıkan müşteri, istekli miymiş hala diye. Kızarıyor kadın.
Bişey sakladı mı böyle alttan artık nedense hafif ateş geliyor. Kızarıyor kadın. O yüzden annemden bişey öğreneceksen öyle telefonda melefonda değil direkman yüzünden öğreneceksin. Ani sordum soruyu.  Kızarıyor işte. Ulan Aytekin ağzına sıçıcam senin.