.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Mart, 2010 için arşiv

İnsanın içinde “Allah korkusu” olacak diyorlar. Yıllardır içime bakıyorum, bunca zamandır hiçbir şey göremedim. Bende yok mu acaba o korkudan diye korkmaya başladım. Ya yoksa, ne olur benim halim? Korkuyorum, içimde Allah korkusu olmamasından korkuyorum. Oysa, neredeyse her şeyden korkan zavallı bir adamım ben. Yıllarca bu korkularımın kaynağını araştırdım, arkeolojisini yaptım. Günümüzün meşhur deyimiyle korkularımın üzerine gittim efendim. Anladım ki bütün korkularımın ardında koca bir ölümün hayaleti var. Asansörden, kalabalıktan, köpeklerden, böceklerden, yükseklikten, babamdan, yanlış anlaşılmaktan, anlaşılmamaktan, askerlik şubesinden; aramızda kalsın ama memuru olduğum halde devletten bile korkuyorum ben; hatta sizden bile. Bunu duymamış olun yine de. Lakin, içimin tüm dehlizlerine o kadar zamandır baktığım, her yeri didik didik ettiğim halde, Allah korkusu denilen şeyi göremedim. Oysa ben de övünebileceğim bir Allah korkum olsun isterdim. Başka hiçbir korkum olmadan, yalnızca onun korkusu olsun isterdim. Bir gün müsaade ederse, gökyüzüne çevirip başımı, içimden tövbeler ederek, bin bir pişmanlıkla yunup yıkadığım kalbime sakladığım güzel cümleleri çıkarır, konuşmaya başlardım. Cesurca ama binbir hürmetle karşısına çıkardım O’nun. ‘Bak,’ derdim Allah’a ‘hiçbir şeyden korkmuyorum; yalnızca senden korkuyorum, Allah’ım.’ Ne güzel olurdu o zaman! Bu içimdeki korkak, ilkel, ilkçağ insanları da çeker giderlerdi belki. Ben de güzel güzel o saf, o tertemiz korkumla korkardım Allah’tan.

Yalnızca İslam dünyasının değil dünyanın en asil sanatçılarındandır. Etkisi öyle büyüktür ki, parçalanmış bir coğrafyayı birleştirebilecek kadar kudretli addedilir. Lakin Allah onu bu talihsiz coğrafyaya bir teselli olarak göndermiştir. Sesinde Tanrıdan bir şeyler bulduğunuz bu güzel sesli melek Arapların Orpheus’udur.

Bir zamanlar Müslüman Ortadoğu’da ve -tabii laik Türkiye’de- gönülleri fethetmiş, soylu yumruklarıyla asrın idrakine hakikatin öfkesini nakşeden Muhammed Ali gibi Ümmü Gülsüm de muhteşem sesiyle ezeli mağlupların sözcüsü olmuştur. Sonra gönlümüze en güzel nağmeleri bırakıp, çekip gitmiştir.

Taleal Bedru’yu onun sesinden öğrenmiş çocuklar ya da yetişkinler bir daha hiç kimseden dinleyememiştir. En azından ben öyleydim. Zerafet ve asaleti kralı bile gölgede bırakacak kadar ışıltılıdır. Ezher’in şarkı söylemesi için cevaz verdiği tek kadın şarkıcıdır. Ömrü boyunca yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerin şarkısını terennüm etmiştir.

Araplar için ne anlama geldiğini anlamak için Ömer Şerif’e kulak vermek yeter: “Her sabah yüz yirmi milyon insanın kalbinde yeniden doğuyor, Doğu’da Ümmü Gülsüm’süz yaşanan bir gün şenliksiz, karanlık geçiyor.”

Kadın dikmiş gözlerini bana bakıyor hala. Ürkmemek elde değil. Aytekin onun ağzına
lakerda tıkmakla meşgul.
Kalkayım dedim, gideyim tuvalete bi yüzüme su vurayım. Bayılıcam. Çok fenayım. Karı hala bana bakıyor. Birazdan suratına kusucam haberi yok. Kalkıcam da sendelemeyeyim, arkamdan alemi kendime güldürmeyeyim. Bir punduna getirmek lazım. Böyle de bir laf var. Öyle bir öğürtü geldi ki, punduna munduna bakacak halim kalmadı. Fırlamışım. Kalkmamla beraber dünya da benle beraber kalktı. Masaların arasından tuvalete bi gidiş gittim! Arkamdan epey eğlenmişlerdir herhalde. Herif içirdi bana ya dünyanın rakısını. Zehirlenmek üzereyim.
Tuvalete gittim. Pisuar dolu. Belki de bi kişi var ama ben çift gördüm onu. Bilmiyorum.
Klozetli yere girdim. Damlasını deliğe denk getirdiysem ne olayım! Duvara muvara işedim bütün. Kusayım, dedim. Yok çıkmıyor, zorlamamak en iyisi.
Çıktım yüzüme su vurayım, belki bi faydası olur, dedim, aynada baktım gözler kruvaze. Bu surat benim mi ki harbiden? Nefret ediyorum kendimden. Şu surata bak! Ulan Aytekin yedin bitirdin lan beni! Bu gece burda benim hayatım bitti abi. Sabaha çıksam nolcak çıkmasam nolcak? Fakat Aytekin adisi hala karıma telefonda ne dediğini söylemedi. Masaya geldim. Aytekin kadına patates yediriyor bu sefer. Kadın kendi yiyemiyor o yüzden hep bu ibne ona yediriyo diycem. O da saçma bişey. Aytekin yalakanın son perdesi. Kadın hilkat garibesinden hallice! Neler diyor kadına, sultanım diye bi başlıyor, neler neler. Yok yoksul gecelerimin lahmacunusun, yok bilmem ne! Dalga mı geçiyor, ciddi mi tam da karar veremedim. Kadın belli ki eski kevaşe. Ama epey eski. Biz bu herifle nasıl kardeş oluruz, inanamıyorum ya! İnanamıyorum.
E babası böyle olan adamsın oğlum sen, baban kim bilir neler söylüyodu karılara. Abin tabii ki armudun dibine düşecek. Sen niye aynı yere düşmedin de fırlayıp gittin Gülcan’ın ayaklarının altına?
Kadın gene dikti gözlerini bana ve birkaç saniyelik süzmeden sonra  “Otoparkınız var demek, bilmiyordum!” diye sormadı mı! Sordu. Ne otoparkı? “Yok öyle bişey!” demişim. Yok öyle bişey tabii ki! “Otoparkı kim kaybetmiş de ben bulayım yenganım? Hah hah!” diye kekeledim. Dedim diyemiyorum, çünkü ağzımdan çıkan sesleri duyuyorum parça parça çıkıyorlar. İçim parçalanıyor. Yenganım lafını duyunca ani bi gülme geldi kadına. Tutamadı yani kendini. Aytekin ile karşılıklı gülüşüyorlar. Ben de onlara bakıyorum, gözlerim kruvaze.
Aytekin aldı sazı, “Ulan parsel parsel satıp da zengin olma hayali kurduğun yerin, yeşil alan olarak kalacağını söylemedim mi sana ben?” dedi. “Öyleymiş. Az önce sayende öğrendim. Öyle bahtiyarım ki bildiğin gibi değil.” dedim. Aklımca Aytekin’e laf sokuyorum.
“E artık ilelebet senin parkın orası işte, otopark sayılır bir yerde. Otoparkına gidip otobiyografini yaz. Arada benden de bahset.  Bahset de nasıl edersen et.” diyor. Kahkaha atıyor. Adi bir herif. Hiç kuşkum yok. Dört dörtlük bir adi. Bundan zaten emindim. Fakat bu akşam babamın kucağına Neriman Teyze’yi de alıp kompile beni terk edeceğini bilemedim. Ani geldi. Hazırlıksız yakalandım.
Biraz daha aklım başımda olsa bu geceyi Aytekin planladı her şeyiyle diycem, ama enteresandır sarhoşken ayık olduğumdan daha az evhamlı oluyorum. Kıbrıs’ta kendine bu Mürvet Sim bakışlı kadınla yeni bir hayat kurmuş arkadaş, birlikte bir meyhane işletme fikirleri varmış. Abi dedim, tamam ya anladık yani. Ne dedin, benim hanıma. Kafam bi dünya, kayıtlar  silindi silinecek birazdan hadi söyle artık şunu.
Gülcan’a demiş ki, “Merak etme kocana bir iki kadeh rakı içirip göndericem, senden iki saat izin istiyorum.” O da “Tabi abi ne demek, içir de biraz gevşesin. Dükkan senin.” demiş. Dükkan senin demez benim karım biliyorum. Bilmez öyle lafları. Dememiş tabii ki, onu uyduran Aytekin adisi. “İyi de , bununla mı güldürdün o kadar onu?  Başka bişey demedin mi ?” diye sordum. Gülcan Aytekin’e “Abi oh valla keyfin hep yerinde. Allah bozmasın yani.”demiş ve “Nedir bunun sırrı?” diye sormuş ” Herif ayağa kalktı göbek atmaya başladı birden . Göbek atarken bir yandan da “Benim anam ben küçükken beşiğimi, eller kazansın  sen ye diye sallarmış,  dedim ona.” diyor
Göbek atıyor. Mürvet  gülmekten ölecek  halde,  “Ay! Aytekin. Çok güzel söylüyorsun hadi bi daha söyle.” diye inliyor.  Aytekin gaza gelerek masanın üstüne çıkmış, “Benim anam….ben küçükken….beşiğimi……… eller kazansın…. sen ye…. diye sallarmış….” diyerek göbek atıyor. Meyhane -garsonlar dahil- alkıştan yıkılıyor. Aynı kadın benim beşiğimi böyle sallamazdı biliyorum. Ulan Mürvet dangalağı hadi ben salağım ayrıca da zil gibi sarhoşum bu lafa gülüyorum.Sen niye gülüyorsun lan geri zekalı? Sen niye gülüyorsun?

Her şey yolunda zannedersiniz. Her zaman her şey yolunda zannedersiniz. Birlikte sinemalara, parklara, pikniklere gidersiniz. Tren tarifelerini okur, sandviçler yer, birer çift yeni pabuç alırsınız. Uzun kahvaltılar yapar üzerine kahveler içersiniz. Çarşaflar değiştirilir, çamaşırlar yıkanır, saçlar taranır. Eksikler giderilir, yırtıklar yamanır, çatlaklar onarılır. Ya da siz öyle sanırsınız.

Her gün aynı yoldan geçerek işe, okula, markete yürürsünüz. Saatler önce ileri, sonra geri, sonra yine ileri alınır. Siz konuşur, düşünür, rüyalar görürsünüz. Rüyalarınızı bazan anlatır, bazan saklarsınız. Kimi zaman sevişir, kimi zaman arkanızı döner uyursunuz. Yine de geceler birbirine benzer. Aynı yorgan altında hayata dair konuşur, bir sigara yakıp tavana doğru üflersiniz.

Sonra biri suskunlaşır. Bazan da diğeri. Akşam yemekleri sessizlik içinde yenir. Aynı şakaya gülmez olursunuz. Eldivenler unutulur. Anahtarlar kaybedilir. Çamaşırlar makinede bırakılır. Bir izmarit düşüp parkeyi yakar. Duvarda sıvaların döküldüğü yerde şekilsiz bir delik açılır.

Rüyanızda saçlarınıza paslı firketeler takmaya çalıştığınızı görüp ağlayarak uyanırsınız. Bunun ne kadar korkunç olduğunu hiç anlatamamaktan korkarsınız. Hiç anlatamazsınız.

Sonunda bir gün anlarsınız ki ölmüşsünüzdür. Çünkü hep ölünür. Kimi zaman yavaş yavaş, kimi zaman birdenbire.

Tolstoy haklıdır. Her aşk raylarda biter.

Belediye otobüsünün farzları beştir. Birincisi otobüse binerken kartınızı ya da biletinizi kullanmaktır, gerçi olağanüstü durumlarda kullanmayabilirsiniz. Bazı âlimler bunun müstehab olduğunu iddia etmektedir.

İkincisi yüksek sesle konuşmamaktır. Maalesef otobüslerimizde pek fazla ihmal edilen bir farzdır. Fakat, haddinden fazla gürültülü olan çağımızda milletçe sesimizi duyurmak için canhıraş bağırıp durduğumuz hatırlandığında, biraz anlayış gösterilebilir.

Üçüncüsü seyir esnasında kimseyi kesmemek; tanımadığınız insanlara kaş göz etmemektir.

Dördüncüsü eğer uygun bir mazeret bulunabilirse özellikle uzun yolculuklarda büyüklere yer vermemektir. (yanlış söylemedim efendim, ‘vermemek’, şaşırmayınız!)

Sonuncusu ve en önemlisi ise sürekli arkaya doğru ilerlemektir. Bu bizim makus talihimizdir. Hep ters tarafa ilerlemekte milletçe pek mahirizdir. Bu hususta belediye âlimleri arasında ihtilaflar mevcuttur. Pozitif akla işmar eden muteziri kökenli âlimler, eğer bir belediye otobüsünde öndeki koltuklar boş ve yolcu da oturmak niyetinde ise böylesi haklı bir talebin men edilmesinin makul ve insani olamayacağını söylemektedirler. Fakat bazı âlimler, bu tevile katiyetle karşı çıkmakta ve ilerlemenin (eski dile hürmet gösteren bazı kitaplarda buna “terakki” denildiği de görülür. Fakat otobüs ahalisince “lütfen terakki eder misiniz!” cümlesi çok abes kaçacağından maalesef eski dili yad edemiyoruz. Sevenlerinden özür diler, çok daha geleneksel bir metinde buluşana dek gözlerinden öperiz) ancak ayakta olmak kaydıyla mümkün olabileceğinden bahisle bu emrin farz olarak değerlendirilmemesi gerektiğinde ısrar etmektedirler.

Özgürlükçü ve tarafsız oldukları söylenen belediye âlimleri ise söz konusu tartışmalar hakkında bir şura oluşturmuş ve şura sonunda basın açıklaması yapmayı münasip görmüşlerdir. İş bu basın açıklamasını noktasına virgülüne dokunmadan siz değerli okurlarımızla paylaşmaktan gurur duyarız.

“Böylesi netameli ve derin ihtisas isteyen mevzuların ekmek parası için koşturan, çoluk çocuğunun derdine düşmüş, tuttuğu takımın başarısızlığı yüzünden günleri zehir olmuş, yıllardır ay sonunu getiremeyen, yatırlara bel bağlayan, yaşama kaygısı içerisinde bocalayıp duran, oy verdiği partilerden yediği kazıklarla mutlu bir hayata dair umutlarını tamamıyla yitirmiş, kadınları kurtlarını dökebilmek için düğün dernek kollayan, erkekleri hafta sonu maçlarını dört gözle bekleyen; yıllardır tuttuğu milli takımın hala doğru düzgün bir sistem bulamadığına yanan gün yüzü görmemiş taraftar; fiş almayı beceremeyecek kadar çocuk, nazlı bir gelin kadar küskün, neşeli ve değerli halkımızın zihnini bulandırmamak düşüncesiyle daha özel meclislerde tartışılması gerektiğine inanmaktayız.”

Bilgilerini ve gereğini saygılarımızla arz ederiz.

I
Bundan yaklaşık dört yüz yıl önce adının hâlâ Miguel de Cervantes Saavedra olduğunu anımsadığım yazar şöyle seslenmişti okura, “Aylak Okur: Bu kitabın zihnin düşünebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterim; buna yeminsiz inanabilirsin.” Ben de böyle bir temenniyle başlıyorum ve birazdan okuyacaklarınızın, bu tek kollu yazarın yazdıklarından daha güzel, zarif ve akıllıca olmasını diliyorum.

Miguel de Cervantes Saavedra imzalı, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adlı eser, yazarının da temenni ettiği gibi, dünyanın tüm övgülerine layıktır. Onu sürekli yermeye çalışanların boşa çaba harcadıklarının ve haksız olduklarının bilincindeyim. Benim bu kitapla yapmak istediğim hâlâ devam eden tartışmalara bir ek yapmak ya da yeni bir görüş eklemek değil. Ben sadece elimde olan kaynakların yardımıyla eserde bazı eksiklikler olduğunu fark ettim ve bunları açıklamaya çabalıyorum.

Miguel de Cervantes Saavedra ölümsüz eserinin altına imzayı atarken, aslında yazılanların kendine ait olmadığını saklamıyor, hatta eserin birçok yerinde de bu gerçeği itiraf ediyordu, ona eserin yaratıcısı değil de, derleyeni demem kimseyi kızdırmaz sanırım. Eğer kızanlar olacaksa da, beyefendinin yazdığı kitabı açıp baktıklarında benim haklı olduğumu zaten göreceklerdir nasılsa.

Cervantes’in, günümüzde artık böyle anıldığı için ona böyle seslenmekte bir sakınca görmüyorum, derlediği el yazmalarının asıl yazarı, onun da söylediği gibi Seyyid Hamid Badincani adında bir Arap’tır. Cervantes, eserde de anlattığı gibi, el yazmalarını çeşitli yerlerde bularak onları aylak olduğunu düşündüğü okura nakleder. Ne yazık ki, 1605 tarihinde yayımlanan eser, daha sonra başkaları tarafından bulunan Seyyid Hamid Badincani el yazmaları vasıtasıyla çoğalır. Bu da dönem entelijansında birçok tartışma yaratır, ama bu tartışmalara ve yazılan yeni kitaplara en güzel karşılığı yine Cervantes verir; elinde kalan el yazmalarından 1615 yılında yayımlanmak üzere başka bir Don Quijote macerası derler. Onun ardından Miguel de Cervantes Saavedra’nın ölümüyle birlikte her şey bir sırlar perdesinin ardına gizlenir. Cervantes’in ölümünün ardından Seyyid Hamid Badincani’nin varlığı unutulur.

Badincani’nin yazgısı elbette Cervantes’e bağlı değildi. O ölse de o yaşamaya devam etti. Ve şimdi gerçeğin tam olarak ne olduğunu öğrenmenin vakti geldi. Her şey gün yüzüne çıksın ve artık bu sır perdesi kalksın diye anlatıyorum işte tüm bildiklerimi.

Cervantes’in ölümünün ardından bir süre yas tutan Badincani yakın dostunu kaybetmenin verdiği acıyla birlikte İspanya’yı bir akşamüzeri terk eder. Neden akşamüzeri terk ettiği konusunda bir fikir birliği yoktur. Bazı tarihçiler aslında yola öğlen çıkılacağı, ama hazırlıkların uzun sürmesinden dolayı böyle bir gecikme yaşandığı konusunda ısrar ederken bazıları da akşamın terk etmek ve terk edilmek için en uygun zaman olduğunu söylüyorlar. Bu romantik görüş bana pek inandırıcı gelmemekle birlikte terk etme zamanının ya da saatinin neden bu kadar önemsendiğini de anlamış değilim hâlâ.

O saatte ya da bu saatte İspanya’dan başlayan uzun yolculuk Rus topraklarında son bulur. Elimde olan el yazmalarından anladığım kadarıyla burada çok uzun süre kalmamasına rağmen önemli dostluklar kurmuş ve yazın alanında, özellikle de Don Quijote hikâyesi konusunda çalışmalarını devam ettirmiştir. Ama bu el yazmaları malum nedenlerden dolayı hiçbir şekilde gün yüzüne çıkmaz. Bunun Badincani’nin bir seçimi olduğu yönünde olan görüşe katıldığımı söylemek zorunda hissediyorum kendimi, yoksa başka tarihçilerin dediği gibi, onun aslında yazdıklarını ismiyle yayımlayacak cesareti olmadığı konusundaki düşünce bana oldukça saçma geliyor.

Rusya’da yaşamına devam edemeyeceğini kısa zamanda anlar Badincani. Çünkü evlenmiştir… Dilini anlamadığı karısının dırdırından sıkıldığı için, yeni doğan çocuğunu da alarak ülkeyi terk edip İstanbul’a yerleşir. Bu göç esnasında yanında sadece çocuğu değil, yazdığı bütün el yazmaları da vardır. Galata civarına yerleşen, özellikle Pera ve Galata arasında yaşayan Badincani yazmayı sürdürürken Galata’da olmanın avantajıyla ticaretle uğraşır ve özellikle tütün ticaretinden hatırı sayılır bir servet sahibi olur. Galata’da “İnatçı” lakabıyla tanınan Kereban Ağa’yla kurduğu dostluk onu çok etkiler, Kereban’ın maceralı Ramazan ayına tanık olur. Kereban Ağa’nın inadı yüzünden Hollandalı misafirleriyle Galata’dan kara yoluyla Üsküdar’a geçmek zorunda kalışına üzülen Badincani, onu yalnız bırakmayıp kızını da yanına alarak yola çıkar, ama Bulgaristan yakınlarında, kızının sağlık sorunları nedeniyle yolculuğa son vermek zorunda kalır. Arabadan indikten sonra Bulgaristan’a yerleşen Badincani yaşlandığını düşünerek başka bir yolculuğa çıkmayı göze alamaz ve hayatının sonuna kadar, şimdiki dilde Kırcaali olarak telaffuz edilen yerde yaşar. Ölmeden önce de ara vermeden devam ettiği yazın çalışmalarının ürünlerini kızana emanet etmek suretiyle kendisine büyük bir miras bırakır. Ama bu miras uzun zaman hiç kimse tarafından keşfedilemez.

Babasının yazı yazmasının bir çılgınlık olduğuna inanan, yazılanları bir defa bile okumayan kızı, yine de Badincani’nin yazdıklarını atmaz, hatta onlara gözü gibi bakar. Kırcaali’li bir Türk’le evlenen ve ondan dört çocuk sahibi olan kız hayata gözlerini yumduğunda, metinleri küçük oğluna bırakmayı uygun görür. Bu evlilikle ve yeni evlenmelerle Türkleşen Badilncani’nin soyu metinlerde yazılan Arapça yazıları elif-ba bilmedikleri için anlamaz, anlamadığı halde Arap harfleriyle yazılan tüm yazılarını kutsal sayan her Türk gibi, ailenin diğer fertleri de bu metinlerin kutsallıklarına inanıp kuşaktan kuşağa aktarırlar.

Görmedikleri, ait olmadıkları, hatta dilini bile konuşmakta zorluk çektikleri vatanlarının hasretiyle yanıp tutuşan, Kovboy lakabıyla anılan aile mübadeleyi fırsat bilip Türkiye’ye yerleşmeye karar verir. O sırada bir paşayla akrabalıkları dolayısıyla şimdi Çorlu’nun Pınarbaşı kazası olarak bilinen Pınar çiftliğine gelen el yazmaları, orada da kutsal oldukları düşüncesiyle korunur. Nedeni bilinmez ama el yazmalarını okuyan imamlar da yazmaların kutsal oldukları kanısına kapılırlar. Ama hiçbiri camiye böyle bir emanetin bağışlanmasını istemez.

Bu el yazmalarının bana kadar ulaşmasının nedeni benim de o ailenin bir ferdi olmamdan kaynaklanıyor. Arapça bilmediğim halde okumuş-yazmış olmamdan dolayı elden ele gezen metinler bana devredildiğinde ne yapacağımı bilmeden onları kitaplığın raflarının en üzerine koymuştum. Atmak ya da saklamak gibi bir niyetim yoktu, sadece bende durması gerektiği söylendiği için oradaydılar. Bir gün tesadüf eseri rafları karıştırırken rafların üzerindeki el yazmaları gözlerime ilişti ve ilk defa, anlamasam da, en azından değerini kavramak için bir göz atmak istedim ve soldan sağa olmak suretiyle Latin harfleriyle en alta atılmış bir imza dikkatimi çekti. “Seyyid Hamid Badincani” yazıyordu ve çok yakından tanıdığım imzanın peşinden metinleri hemen tercüme ettirdim. Daha sonra da hepsini bütün dikkatimle okuduktan sonra bunların Cervantes’in bulduğu el yazmalarının devamı olduğunu anladım.

Mümkün olduğunca, hiçbir şey değiştirmeden el yazmalarından yapılan çeviriyi diğer sayfalarda bulacaksınız. Ama şunu bilmenizi isterim ki, zaman ve mekân arasında bir uyumsuzluk söz konusu, aslında Badincani’nin anlattıklarında bir zaman yok, sadece mekân var. Bundan doğacak olan sıkıntılardan ben sorumlu olmadığım gibi, halen Arapça bilmemekteyim ve yapılan çeviri yanlışlarının da doğal olarak farkında olamam. Ben kısıtlı bütçemle bir çeviri yaptırdım ve bu çevirinin doğruluğuna inanmak istiyorum. Sanırım siz de böyle bir gerçeğe başta inansanız iyi edersizin. El yazmaları konusuna gelince hâlâ kütüphanemin el üst rafında duruyorlar. Çeviriye güvenmeyip, Arapça bildikleri için okumak isteyecek olan ukala okurlar kapımı aşındırmasınlar, bu bir aile mirasıdır ve atalarımın kutsal saydıkları bu el yazmalarını kimsenin karşısına çıkarmam. Benim gibi sizlerin de bu çeviriyle yetinmenizi istiyorum…

Tüm bu konuda anlaşmaya vardığımızda Miguel de Cervantes Saavedra’nın ölümüyle yayımlanması yarım kalan el yazmalarını okumaya başlayabilirsiniz.

48. toza dumana

Toza dumana gidelim yine, şenliğin kalbine. Çünkü ölüm döşeğinde bir ihtiyar tanımıştım. İnsanlara gerçekten bakmak istiyorsan oğlum, onların sana bakamayacağı bir yere git demişti. Kıyametin ortasına git. O kadar yaşlıydı ki, öldükten bir hafta sonra sanki on sene önce ölmüş gibi düşünmeye başlamıştı herkes. Ölenlerin ölü taklidi yaptığını düşünüyordum ben o zaman. Yaşayanların yaşıyor taklidi yaptığını hissediyorum şimdi. Toplum değil toplu mezar. On bir yıldır sabah yatıp öğlen kalkıyorum. Hava kararana kadar geçmiyor dalgınlığım. Belki de uykuda kaybettiğim bir şeyleri arıyorum. Kimi görsem rüyalardan bahsediyorum. Oysaki hatıralardan konuşmak lazım. Rüyalardan daha karanlık hatıralar var. Daha çok fikir verir biri hakkında. Şekeri bitmiş sakızı, toz şekere batırıp çiğnemeye devam etmen gibi senin. Ben de tüpte satılan çokokremi diş macunu tüpüyle değiştirmiştim bir sabah. Gülmüşlerdi sadece. Oysa bir çocuk numara çekiyorsa gerçekten yemek lazım, yemiş gibi yapmak değil. Yirmi sene sonra Beşiktaş’ta bıraktığımız o ev. Bırakabildiğimiz tek ev. Beş kat seksen iki basamak. Balkon demirlerinden uzak duruyorduk geceleri. Hep daha yukarı bakmak zorunda olan iki vertigozede. Kar taneleri birbirine benzemez. Sözcükler de benzemez. Ama bir cümle bir başka cümleyi hatırlatır her zaman. Koşan atlar düşen atları. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar. Yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir oğlum. Spermden mezara kadar. Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum yine, olsun. Sen biliyorsun nasılsa. Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı.

Yazmak İçin 13 İpucu

Yirmi yıl önce ben ve arkadaşım noel öncesi Portland şehir merkezinde yürüyorduk.. Büyük mağazalar: Meier and Frank… Fredrick and Nelson… Nordstroms. Hepsinin büyük vitrinleri ve her vitrinde kendilerine has tek bir sahne; kıyafetleri tanıtan cansız mankenler veya yapay kar içinde bir parfüm şişesi. Ama J.J. Newberry’in vitrini, süper, oyuncak bebekler, spatulalar, tornavidalar, yastıklar, elektrikli süpürgeler, plastik elbise askıları, gerbil, yapay çiçekler, şekerler, anladınız yani. Birbirinden farklı yüzlerce şey üzerinde etiketlerle vitrinde duruyor. Yanından geçerken, arkadaşım Laurie uzunca bir süre vitrine bakıp ”Onların vitrin felsefesi “Eğer vitrin size göre değilse biraz daha koyun” olmalı” dedi.

Mükemmel bir durumda, mükemmel bir yorum ve ben 20 yıl geçmesine rağmen bunu hatırlıyorum çünkü beni güldürdü. Diğer, o güzel vitrinler… Eminim kendilerince bir tarzları ve albenileri vardı ama nasıl gözüktükleri hakkında en ufak bir fikrim yok.

Bu denemede, benim amacım biraz daha koymak. Bir çeşit noel çorabı gibi fikirleri bir araya getireceğim. Umarım faydalı olur. Veya okurlar için hediye kutularını paketlemek, şeker koymak ve bir sincap ve bir kitap ve bir takım oyuncaklar ve bir kolye gibi. Eminim ki burada yapılacak değişiklikler aptalca bir şeylerin ortaya çıkmasına neden olacak, ama mükemmel bir şey de olabilir.

Bir: İki yıl önce bu denemelerin ilkini yazdığımda bu deneme,  benim yazarlığımın “pişirme saatim” hakkındaydı.  Bu denemeyi hiçbir zaman göremediniz ama işte metodum: Yazmak istediğiniz zaman, bir pişirme saatini bir saatlik bir zaman dilimine (veya yarım saat de olabilir) ayarlayın ve saat ötene kadar oturup yazın. Eğer yazmaktan hala nefret ediyorsanız, sonraki bir saat için özgürsünüz. Ama genellikle alarm ötmeye başladığında, kendinizi yaptığınız işe kaptırmış olacaksınız, bunu yaparken son derece zevk alacaksınız ve yazmaya devam edeceksiniz. Pişirme saati yerine çamaşır veya kurutma makinesine çamaşır atıp bunu kendiniz için bir zamanlayıcı olarak ayarlayabilirsiniz.  Dönüşümlü olarak farklı işler yapmanız örneğin çamaşırhanede aptalca çalışmak veya bulaşıkçılık size olayları kurmakta gerekli yeni fikirleri, anlamları, farklı kavrama yöntemlerini oluşturacak parçalar verecektir. Eğer hikayede sıradaki olayı bilmiyorsanız…. tuvaletinizi temizleyin. Yatak örtüsünü değiştirin. Allah aşkına, bilgisayarınızın tozunu alın. Aklınıza mutlaka daha iyi bir fikir gelecektir.

İki: İzleyicileriniz tahmin edebileceğinizden daha zekiler. Farklı zamanlama ve hikâye formlarını denemekten çekinmeyin. Benim şahsi teorime göre genç okurlar birçok kitabı, daha evvelkilerden ahmak olduklarından değil tam da aksine günümüz okuyucusu daha akıllı olduğu için küçümsüyor. Filmler, hikâye anlatımı konusunda bizi eğitti ve bu yüzden de izleyicinizi şaşırtmak tahmin edemeyeceğiniz kadar zorlaştı.

Üç: Bir sahneyi yazmaya oturmadan önce, bu sahnenin sizin hikâyenizde ne gibi bir anlamı olduğunu çözün. Neyi daha önce kurarsanız sahne size sonuç verecektir? Hangi sahne daha sonra yer almalı? Sizin kurduğunuz entrikayı hangi şekilde daha fazla uzatabilirsiniz? Çalışırken, araba sürerken, bir şeyler denerken aklınızda sadece bu soru olsun. Fikirlerinizle alakalı notlar alın. Ve sadece hikâyenin iskeletini kafanızda kurduktan sonra oturup yazmaya başlayın. Aklınızda parlak bir fikir olmadan, o sıkıcı, tozlu bilgisayarın başına oturmayın. Ve okurunuza angarya, sıkıcı, çok küçük bir şeyin olduğu veya hiçbir şeyin olmadığı bir sahne okutmayın.

Dört: Kendinizi şaşırtın. Eğer hikâyeyi sizi hayrete düşürebilecek bir noktaya getirebilirseniz, ya da bırakın hikâye sizi getirsin, okurlarınızı da şaşırtabilirsiniz. İyi planlanmış şaşırtıcı bir sahne sizin o çokbilmiş okuyucunuzun fikirlerini değiştirecektir.

Beş: Takıldığınız zaman, daha önce yazdığınız sahneleri tekrar okuyun. Orada kenarda kalmış karakterlerden bir tanesini tekrar canlandırın, “gömülmüş silahlar” gibi. Dövüş Kulübü’nün sonunu yazarken, plazalarla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk sahneyi tekrar okumak, nitronun parafinle karıştırılmasıyla alakalı kenarda kalmış bir fikri hatırladım ve bu plastik patlayıcı yapımının kesin olmayan bir metoduydu. Bu aptallık bir kenara ( parafin benim için hiç işe yaramamıştır.) mükemmel bir “gömülmüş silahlar” etkisi yaptı ve bu tekrar canlandırma hikâye anlatıcı olarak var olmamı sağladı.

Altı: Yazmayı her hafta düzenlemek için bahane olarak kullanın. Bu partiye isterseniz atölye (workshop) da diyebilirsiniz. Canınızın istediğini kadar zamanı yazmanıza değer veren ve sizi destekleyen insanlarla geçirin. Bu yazarken yalnız başınıza geçirdiğiniz zamanı dengeleyecektir. Eğer bir gün yazdığınız şeyi satarsanız, yalnız geçirdiğiniz zamanları karşılayacak bir tutar almayacaksınız. “Ödemenizi” önceden alın, yazmayı insanlarla birlikte vakit geçirmek için bahane olarak kullanın. Hayatınızın sonuna geldiğinizde, bana inanın, geriye dönüp bakmayacaksınız ve yalnız geçirdiğiniz zamanların tadını çıkartın. Yazının devamını okuyun. »

Steven Kimberley’e göre vampirlerin geçmişi Babil’e dek uzanır. Daha sonra Grek ve Çin kaynaklarında rastlarız kendilerine. Oradan da orta çağ Avrupa’sına geçmişlerdir. Bütün bu geleneksel kaynaklarda şeytanın uşağıdır vampirler. Modern sinema ve edebiyatta karşımıza çıkan vampir imgesi de genelde bu kaynaklardan beslenmektedir. Mesela kalbe tahta saplanarak vampirin etkisiz hale getirilmesi orta çağ Avrupa’sından alınmadır. Orta çağda, İskoçya civarında vampir olarak dirilebileceğinden şüphe edilen cesetler toprağa tahta bir kazıkla çakılırlarmış.

İnsanın vampir korkusunun tarihi de ilginçtir. Jung’a göre kollektif imajlar ve motifler kollektif bilinçaltının yansımalarıdır. Bu kollektif imajlardan en güçlüsü ve olumsuzu “gölge”dir. Vampirlerimiz de bu “gölge”nin temsilidir. Dolayısıyla onlardan korkmamızın sebebi tamamıyla doğuştan aldığımız mirastır. Ayrıca vampirlerin en sevdiği meşrubat olan kan Jung’a göre ruhun arketipsel sembolüdür. Yani ki en değerli şeyimizi kaybetmek endişesiyle korkarız bu abilerden.

Freud’a göreyse, cinsel temelli arzularımızı kontrol eden baskılara karşı, bilinçaltımızda fırsat kollayan arzularımızı temsil eder. Yani bilinçaltının özgürlüğünü savunan kıyasıya bir özgürlükçü olarak karşımıza çıkar vampirler. Bu anlamda idealist ve devrimci tiplerdir. Vampirlerimizin genelde seksi ve şehvet yüklü olmalarının sebebi de buralarda aranmalıdır, elbette Freud ustanın rehberliğinde.

Oysa Stephenie Meyer’in yarattığı yakışıklı vampirimiz toplumsalcı ve insancıl karakteriyle farklı bir yol izler. Kimberley’e göre Twilight vampir filmleri arasında sosyal ve dini yönün ağırlıkta olduğu ilk filmdir. Buradaki vampir delikanlı iyi ile kötü arasında varoluşsal bir mücadele verir. Maruz kaldığı şizofreniyi alt etmeye çalışarak id ve süper egoya saldırır. Amaç insan olmaktır. Peki nasıl insan olacaktır? Elbette ki aşkla. O halde, Kimberley’in sosyal ve dini yönün ağırlıkta olduğu görüşüne ek olarak tasavvufi yönü de zikredebiliriz.

1. Yılmaz Öner, İstanbul müftüsünün oğluydu.
2. Öğrenim gördüğü Göttingen üniversitesinde Alman atom fizikçileri
      onun hocasıydı.
3. Prodeterministik Teori, onundur.
4. Akademik hayatla ilgili takıntılarımdan onun eserleri sayesinde genç
    yaşımda şifa buldum.
5.  Kalamış’taki bir pastanede onunla buluştuğumuz
    zamanlar çoktu.
6. Büyük bir düşünürdü. (Yanılıyor olabilirim.)
7. Filozof, fizikçi, yazar, çevirmen ve devasa bir entelektüeldi. (Yanılıyor olabilirim.
       Bu düşünce taşralı salak ruhumun bir yanılsaması olabilir.)
8. Karakter olarak –zannımca- iyi bir adam değildi.
    Kırıcı ve acımasız bir adamdı. (Yanılıyor olabilirim.)
9. Ancak herhangi bir iktidarın sofrasına oturmuşluğunu, yavşakça bir yalakalığını, esen rüzgardan nemalanmasını,     küpünü doldurmuşluğunu, kıçını başını oynatmışlığını, buna benzer şerefsizliğini ve haysiyetsizliğini görmüşlüğüm yoktur. (Yanılmıyorum.)
10. Öldüğünde medyada hakkında tek satır yazı çıkmadı.(Yanılmıyorum.)
11. Dolayısıyla külliyatı kallavidir.
12. Yazılarını (zamanında) yayınladığım dergiye şerefle koydum.
13. Şöyle derdi:
14. Yılmaz Öner şöyle derdi: “Çünkü anketçinin, yani deneyci sosyologun kavram biçiminde
yönelttiği sorular, toplum denen canlılığın kendini yeniden-üretim mekanizmasına(tıpkı dalga biçiminde kendini, müdahale edilmedikçe aynen yeniden üreten maddesel taneciğe dışardan, bilgilenme amacıyla yapıldığı gibi) yapılan birer müdahaledir ve bu soru sorulduğunda, aynen yeniden üretmenin ilişkileri sorgulanmış, yani üretimin ardında neler olup bittiği veya ardındaki mantık ya da ratio (mantıkçı akıl) sorgulanmış, bu ilişkiler kuşkuya
düşürülmüş olmaktadır. Her sorgu, üreticinin kendini yeniden üretme faaliyetine yönelir ve kendini aynen yeniden üretmeye karşı bir tehdittir. Bu tehdidin yarattığı Risk, üreticinin üretim ilişkilerini ‘aynen yeniden üretme’ mutlaklığı ya da kesinliğini bir olasılık haline
getirir. Edinilecek bilginin kesinliğini sarsar. İşte pozitivistlerin edindikleri bilgi (modern Kuantum kuramcılarının, kendisine deney amacıyla müdahale edip kimliğini bozdukları dalga tanecikten edindikleri bilgi gibi) böyle sarsak bir bilgidir.
15. Şu dakka herhangi bir fakültenin kapısından girseniz ve önünüze çıkan ilk doçent ya da profesöre : “Acaba bilgi-bilim sosyolojisi ya da olmadı bilim felsefesi-epistemoloji hadi o da olmadı metodoloji-istatistik değil yalnız, metodoloji- sizi ilgilendiriyor mu? İlgilendiriyorsa nerenizden?” diye bir soru yönlendirseniz, alacağınız cevap yüzde doksan küsur ihtimalle şöyle olacaktır; “Kardeşim o bölümler bu binada değil.”
16. Yaptığı işlerin abc sine bile kafa yormayan  bilim adam/kadınlarının ülkesindeyiz/dünyasındayız.
17. Yılmaz Öner kafa yormuştu. Başta kendi kafasını sonra da bizimkileri. Helal olsun.Bu topraklarda doğa bilimlerine yönelmiş hala birileri kaldıysa onların okuması gereken bir adamdır, zaten de
18. Ayrıca sosyal bilimcilerin, özellikle alan araştırmacılarının da kendisinden öğrenecekleri çok şey vardır kanaatimce.
19. KAŞ yapanlar için ise bu önerim geçerli değil.
20. Çünkü kamuoyu araştırma şirketleri gerçeği arayamaz. Bünyeleri müsait değildir. Varoluşları itibarıyla bu mümkün değildir.
21. Zaten mümkün olsa sayıları bu kadar çoğalmazdı. Ayrıca da aynı konularda birbirinden çok  farklı sonuçlar elde etmezlerdi.
22. Toplum denen kımıltı içinde gezinen mahluklar olarak ne tip bir kımıltıda gezindiğimizi bize bildirdikleri söyleniyor bu KAŞ ların.
23. Bu bilgilerin elde ediliş süreçlerindeki bilgibilimsel hatalarla, gittiğiniz bir lokantada yediğiniz yemeğin mutfaktaki oluşum süreci hataları birbirine benzerdir.
24. Ancak yemeği yediğinizde “Beğendim.” ya da “Beğenmedim” dersiniz. “Vay be! Demek ki yediğim yemek gerçek bir  yemekmiş.” demezsiniz.
25. Alan araştırmalarıyla az önce Yılmaz Öner’in de söylediği gibi gerçek bulunamaz.
26. Çünkü araştırdığınız nesne akvaryumdaki balık değildir. Büyüteçle, duyu mikroskobu(bu da ne demekse?)  ile
şununla ve bununla onu gözlemleyemezsiniz. Balığın gözlemlenmesinden gelen bilgi de balığa içkin bir bilgi midir? Bu da tartışılır.
27. KAŞlar konusunda toplumu örneklem düzeyinde belli bir niceliğe küçültmekteki zorluklardan, bu noktadaki nesnellikle ilgili sorunlardan söz etmiyorum. İşin en başında sorun var. Şöyle;
28. İnsan denen mahluka uygulanan alan araştırmaları soru ile başlar.
29. Soru ise içeriği ne olursa olsun yöneldiği kişideki ‘denge’ durumunu değişime uğratır. Soruyu takip eden cevap bu nedenle soruyla oluşan arızadan süzülerek gelen yeni bir durumdur. 

30. Sahada yani insanlararasılıkta elinde anket formu ile gezinen kişilerin derdi gerçek değildir. Onların derdi ekmek parasıdır.
31. Onları orada gezdirenlerin derdi de gerçek değildir. Patronlar anketçilerini kovup
işlerinin başına bizatihi kendileri geçseler bile gerçeği bulmaları metodolojik olarak mümkün değildir. Birisinin evine çat kapı girdiğinizde ya da o evi telefonla aradığınızda tuttuğunuz  nabız o evin nabzı değil kendi nabzınızdır.
32. O halde KAŞların derdi nedir?
33. Kamuoyu araştırma şirketleri bu çağın yeni ideolojik aygıtlarıdır.
34. Onların ölçtüğü şey toplum denen kımıltının o anki hali pür melali değildir.
35. Örneğin seçim öncesi günlerde ölçülerek medyadan bize duyurulan şey aslında sandıklarda sayım tamamlandıktan
sonra seçim gecesi televizyon ekranlarında göreceğimiz şeydir.
36. En iyi KAŞ en doğruyu bilen değildir.
37. En iyi KAŞ en uygunu belirlemeye en muktedir olandır.
38. Bunları yazayım dedim.
39. Bitirirken Yılmaz Öner’i saygıyla anıyorum.