Mart, 2010 için arşiv
Marlon Brando’yu, Arzu Tramvayı’nda “Stellaaaaa!” diye haykırırken ya da Baba’da çenesinin altını kaşımasından tanıyoruz. Francis Ford Coppola, “Apocalypse Now”da Brando’yu kelimenin tam anlamıyla Tanrı rolüne hazırlamış. Söylentilere göre Marlon Brando alkol bağımlılığı nedeniyle çekimlerde son derece düşük bir oyunculuk göstermiş; Coppola, büyük ustayı gölgeler altında saklamak zorunda kalmış. Her neyse…
Apocalypse Now, 1979′da çekilmiş bir Vietnam epiğidir. Genç bir subay, Kamboçya’da kayıp bir üst düzey subayın izini sürer. Filmin senaryosu aslında Joseph Conrad’ın o ürpertici “Karanlığın Yüreği” anlatısının bir uyarlamasıdır. Coppola, bir modernist baş yapıttan aldığı esinin, başka bir modernist baş yapıtı, T.S.Eliot’un “Hollow Men” şiirini Brando’ya okutarak karesini alır.
Filmde, Brando şiirin tamamını okumuyordu; bu klipte tümünü okuyor.
Ne demişler?
This is the way the World ends
This is the way the World ends
This is the way the World ends
…
Ne zaman “vatandaş” kelimesini bir yerde okusam veya duysam aklıma Giresun’un Alucra ilçesi geliyor. Neden mi?
Rivayet o ki 60lı yılların ortasında her yaz Giresun’un Alucra ilçesinden Şebinkarahisar’a kamyonla yolcu taşıyan bir şoför varmış. Bu şoför bir gün muavini yaptığı bir hatadan dolayı eşek sudan gelene kadar dövmüş. Bu dayağı hazmedemeyen muavin intikamını almak için fırsat kolluyormuş. Bir gün kamyonun üzerinde 50 kadar yolcu olduğu halde kamyon çok keskin bir virajdan dönemeyince muavin kamyonun arkasına geçip gel gel yapıyormuş. Görüş açısı dar olan şoför ise muavinin talimatlarına göre geri geri gidiyormuş. Muavin aracın yüksekçe bir çukurun artık iyice dibine geldiğini fark ettiği halde gel gel diye bağırmaya devam ediyormuş. En sonunda kamyon çukura düşmüş, 6-7 kişi olay yerinde vefat etmiş. Muavin hemen kaçmış. Bir müddet sonra muavin polislerce yakalanmış ve mahkemeye çıkmış. Hakim olayın aslını öğrendikten sonra muavine sormuş: “Evladım hadi şoföre kızdın da bu kadar masum vatandaşın ne günahı vardı?” Muavin hiç istifini bozmadan: “Ama hakim bey onlar vatandaş değil ki Alucralı” demiş.
Jonathan Safran Foer’i Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın isimli kitabıyla tanıdım. Kitap Siren Yayıncılık tarafından neşredilmişti. Geçtiğimiz günlerde de Her Şey Aydınlandı’sını okudum Foer’in. Her Şey Aydınlandı’yı 23 yaşındayken yazmış. Kitabı yazma serüvenini de 20 Mart tarihli The Guardian‘da yazmış. Siren Yayınları’ndan Sanem Hanım da hemen bu yazının türkçesini siteye koymuş. Ben de burada paylaşıyorum:
Yazı- Hayal Gücüyle Seyahat Aracı
Her Şey Aydınlandı’yı yazmak gibi bir niyetim yoktu benim. Hiç bir şeye niyetlenmemiştim aslında – kitap, planlar sonucu değil içgüdüsel biçimde ortaya çıktı. Ancak sayfaları doldurmaya başladığımda, eninde sonunda 20 yaşında Ukrayna’ya yaptığım geziyi konu edeceğimi biliyordum.
Dedemi Nazilerin elinden kurtardığı söylenen kadının fotoğrafı ile ailemin geldiği kasaba olan Trahimbrod’a doğru yola çıkmıştım o zamanlar. Gerçekten böyle bir yer vardı – ya da bir zamanlar var olmuştu. Ve gerçekten de elimde Augustine’in fotoğrafı vardı.
Alex adlı bir genç adam bana rehberlik etti, ama seyahat boyunca hiçbir alakamız olmadı ve sonrasında da yazışmadık. Ne kasten ne de kazara matrak biri değildi. Augustine yoktu. Kutular da… Sammy Davis Junior Junior da yoktu.
Seyahat bir yanlışlıklar komedyası değil de yanlışlıklar trajedyasıydı ve sadece üç gün sürdü. Hiçbir şey bulamadım; hiçliğin içinde bulunacak bir şey yoktu. (Hiçlik de zengin olabilir elbette, ama bu öylesi değildi.) Annneanneme seyahatten bahsetmediğimden -izin vermezdi zira- hangi soruları sormam gerektiğini, kimlerin aranacağını; yerlerin, şeylerin ve kişilerin isimlerini bilmiyordum. Beni kuşatan bu verimsiz hiçlik sadece karşılaştığım şeylerden değil, benden de ötürüydü. Sonuçta yazı geçirmek üzere Prag’a geri döndüm ve olan biteni sayfalar üzerinde açıklamaya giriştim.
Ne olmuştu gerçekten? Temel soru budur her zaman. Öyle mi olmuştu, yoksa böyle mi olmuştu? At arabası sulara gömülmüş müydü, yoksa gömülmemiş miydi? Trahim B boğulmuş muydu, yoksa kaçmış mıydı? İlk cümleyi bitirmek bir haftamı aldı. O haftadan sonraki bir ayın sonunda 280 sayfa yazmıştım. Başlangıcı bu denli zor kılan ama devamının neredeyse otomatik olarak akmasını sağlayan, hayal gücüydü – hayal etmenin ilk başta müphem, ardından özgürleştirici doğası.
Zihnim keşifler yapma, uzaklara kaçma isteğindeydi; boyaları değil de resmin kendisinde gördüklerimi kullanmak niyetindeydim. Ancak sormadan da edemiyordum; ailemin soykırım zamanında yaşadıkları hayal gücü kaldırmayacak, hayal gücüne yer bırakmayacak şeyler olabilirler miydi? Böylesi travmatik bir olaya karşı sorumluluklarım nelerdi ve “gerçek” neydi? Tarihi kesinlik imgesel kesinlikle yer değiştirebilir miydi? Nesnelliği alıp yerine zihnin kendi gözünü yerleştirmek mümkün müydü gerçekten?
Her Şey Aydınlandı “oldu-olmadı” ikileminin olasılığı üzerinde yol alan, işlerin hem öyle hem de tersi şekilde geliştiği bir metin oldu. Ya “Şöyle olmuştu” ya da “şöyle olabilirdi” üzerinden gitmektense bu ikisi arasındaki mesafeyi ölçüyor ve böylelikle deneysel gerçekliği ortaya koyuyor. Romanların olan biteni aydınlatmak gibi bir dertleri yoktur ama asla olmayacak olanın nasıl bir şey olduğunu ortaya koyabilirler. İşte bu yüzden de bence romanın düğüm noktası Nazilerin kasaba baskını değil de Jonathan’ın fantastik tarihçesiyle Alex’in daha gerçekçi yazılmış seyahatnamesinin birbirleriyle yüzleştikleri an.
Kitabı neredeyse 10 yıl önce, 23 yaşımdayken bitirdim. Değiştirmek istediğim pek çok şey var elbette -okuma kopyamda ağır düzeltmelere maruz kalmamış bir paragraf bile yok neredeyse- ancak kitaba yönelik değişiklikler yapma fırsatım olduğu zamanlarda kararım hep dokunmamaktan yana oldu.
O zaman içgüdülerimi takip etmek istemiş ve bunu başarmıştım. İçgüdülerimin değişip dönüşmüş olmaları kitabı değiştirmemdense yeni kitaplar yazmamı gerektir diye düşündüm.
Yazmak istediğim kitabı değil, okumak istediğimi yazdım ben. Her Şey Aydınlandı böylelikle artık okuma arzusu duyduğum bir kitap olmaktan çıktı ve çok da iyi oldu.
Yaptığımın zekice, ilginç, komik ya da dokunaklı olup olmadığını sormamaya çalıştım. Tıpkı şimdi olduğu gibi, o zaman da bu soruların çoğundan kaçınmayı başardım. Belki zayıf bir anımda bugün bu sorulara 10 yıl öncesinden daha farklı cevaplar bulabilirim. Ama bu, sadece iyiye işaret eder.
Bazı temalar yüzeye çıktılar elbette: sükunet, keşif, kaygı, saflık, yokluk, aşkı ifade etmenin güçlüğü… Bunları bastıramayacağımı hissettim ve bastırmamayı seçtim. Bazı karakterler canlandı, bazıları ise ortadan kayboldu. Hikayenin taslağı… kendiliğinden oluştu.
Anlattıklarım kulağa yetersiz geliyorsa eğer, doğru tasvir etmişim. Daha yetersiz olmak olası değildi, sanmıyorum. Ama gerekli olan tam da buydu işte. Elinize bir harita alıp bir yerlere gidebilirsiniz. Ya da yollara düşer -arabanıza, kendinize ve asfaltın mantığına teslim olursunuz- ve varacağınızı asla tahmin etmediğiniz bir yerlere ulaşırsınız.
Trahimbrod’a seyahatim akıllıca planlansaydı daha iyi olurdu elbette. Ama o zaman bir roman yazamazdım.
Yazı, böylesi akıllıca planlamaları kaldırmaz.
BAB-I EVVEL
[Esasında yazar bu yazıyı önce arap harfleriyle klavyeye almayı fikretmiştir. Ilkin çok parlak gelen bu fikir, yerini daha sonra bir takım siyasi kaygulardan ve ! korkusundan ötürü latin harfleriyle yazma fikrine bırakmıştır. Bu da böyle bir anımdır]
Kalas beyler, yaşında eşek kalmayan zırtapozlar, kabzımallar ve şehrimizin ter ü taze, etleri öpülesi koklanası cancıklar!
hele sizler..hele sizler..
Puta tapmak her ademizadin harcı değildir ha! Puttur, takla atar pandik atar taparız, taş değil mi anlamaz anasını satayım, “biz ellerimizle yoğurup yapmadık mı lan kefere seni” falanlarla bu iş yürümez.. Putlar insan elinin bezedigi perdahlanmış bir berzahtır: Maddeyi manadan en mustehçen biçimde ayıran en kesif perdedir. Beri yandan put ile kat’-ı merahil edip özge alemler temaşa eylemek arzusu ham bir hayaldir.
öyleyse ey kari,
Herkes biraz putperesttir. Biraz daha hatırlasak o varlık çarşısında seni kaybetmiştim. Suratlar dudaklar çeneler sonra bin türlü tebessüm bin türlü ağlama şekilleri asılı duvarların önünden başım eğik geçtim. Hiçbirisine sen diye bakmadım. Yüzünün kıvrımını bir kızın tam tramvay bileti alırken yüzünü çevirişinde buldumdu. Sonradan çıktı bu sıratlar, tatlar, damaklar, geç kalmaklar, latlar menatlar…
Putperestlikte kimse tanrılık iddia edemez. Zira tanrının her bir yeri belli. Desen ki tanri o büyük resmin ressamı. Diğeri der ki tanrı resmin ta kendisi..oysa putperestlikte tanrılık iddia eden taş olur taş! Diger yandan putperestlikte ateizm resmen abesle salak sulak işlerle iştigaldir. Düşünsenize herif tanrı yok diyor, bir solukta eve koşar putçağızı kaparız ve sozkonusu kişinin gözüne sokarız putu. Kadim Yunan’da zaten tanrıya inanmayanlar kafadan psikopat ilan edilirmiş. Yani o kadar tanrı arasından tapacak birini bulamadın mi be yegenim?
Puta beddua da bir tur putperestliktir. Binaenaleyh ki tav’an ev kerhen herkes bile isteye yahut bilmeye istemeye bir şekilde putperesttir. Putperestlik en az kadınlardaki baş ağrısı kadar bakidir. özellikle yatmadan önce başgösteren katastrofik baş ağrıları.
Ve put insanlık durumumuzun sınırlarını tayin etmekte olan en kaba kıstastır. Ve put maddenin koşa koşa olup olabileceği ve iltica edebilecegi yegane melce’dir. Işte oh be burada Marx çuvalladı. çünkü put buharlaşmadi. Aksine o putvar saydam peri yanımızdan geçtiğinde birleşik devletlerin letafetleri resmi makamlarca tescilli hatunlarının oturduğu masalarda hummalı bir tartışma başladı. Herkes güzelliğini sigara paketini çıkarıp masaya lars diye koyar gibi koydu. Bir bazısı ahududu aromalı café lattesini çiçekli elbisesine döktü. Garsondan çığlık çığlığa peçete istendi. Garson da katıldı tartışmaya. Bir iki tanesi masadan uzaklaştı. Ikindiye kadar hilaf u cedelle geçirdik zamanı. sonra devasa bir ihaleden eli boş dönen kodaman iş adamları gibi döndük evlerimize. Puta gelince, put sırra kadem bastı.
Bu sınıf mücadelesi, bu medeniyetler toslaması hep senin gül yüzünden çıktı ey put.
çünkü ey put. Seni överken boynumuza bileklerimize taktığın zincirlerden başka yok kazancımız.
Put bir süreçtir; kahve çekirdeklerinin espresso olmak için can attığı bir koşuşturmadır. Tabiri caizse put, gördüğümüz ve görmek istiyor olduğumuzun dudak dudağa geçmiş durumudur. Kendi kendini gösteren bir ayna. Azıcık bizi de göster desek hemen çatarsın kaşlarını ayrılıkçı IRA gerillarının ingiliz yapımı otomatik silahlarını çattığı gibi.
Put esasında maddenin en devingen halidir; insan telakkisiyle madde formunun yaptığı muvakkat bir mütarekedir. [modus vivendi] Put bizim de içinde bulunduğumuz dışımızdaki dünyayı algılayış modumuzun boynuna asılan bir baltadır. o yüzden daima sürekli şimdiki zamandadır. Yani put var oluyorluğunu öncesiz ve ertesiz bir noktada bina etmiştir.. bu an-ı ebedi dile dahi sinmiş zaman algısına yönelen gramatikal bir şiddettir aynı zamanda. Görüyoruz taştan. Duyuyoruz taştan. Dokunuyoruz taştan. Sanıp onu sen. Tapıyoruz taştan.
Putlar hakkında atıp tutan tek tanrılı din mensupları da biraz daha temkinli olmalıdırlar. Zira bu put neyimlerin çakma da olsa korsan da olsa böyle bir iki tane cehennemleri falan varsa adam kadın yaşlı çocuk demezler iflahını sökerler adamın! mızıkmanın alemi yok! bir yandan huşu içinde putcağızın önünde in kalk, sonra mabetten çıkar çıkmaz fındık kır! bir defa her şeyden once favete linguis! Dindarane bir sükunete müstağrak bir halde sürdürün kendinizi. Oysa benim dünyaya zırnık borcum yok iken tepemde fıldır fıldır dönmesinin anlamı nedir? Güç bela kendisini bana sevdiren üstümdeki mavi gök kubbeyi anladım. Eyvallah. Bir pagan gibi hoşlandım kırlara yalın ayak basmaktan. Tamam. Elime bir baltayı yakıştırana kadar döktüğüm terlere bir anlam yükledim. Indirildiğim gövdenin boynunu bir teberle geçmeliymişim. O kadar edepli olmalıymışım ki tek vuruşta mağdur etmeden avımı katletmeliymişim. Oysa dünyaya benim zırnık borcum yok. Baldırı çıplak putlar önünde dizlerimin bağı çözüldü. Dilim damağım kurudu. Yanlış nesneden yanlış bir şey umdumsa ve talebim yerine getirildiyse şimdi ironic bir el hareketiyle dünyaya orta parmak.
Ve kadınlar mabette erkeklerin sükunetinden daha manidar ve daha maddidar bir sessizliğe bürünebildikleri kadar bürünsünler. Ağızlarına bir çakıl taşı alıp mabede öyle adımlarını atsınlar. Kadınlar akıllı olsunlar. Tapınağa börek çörekle gelmesinler. Emzikli ve savaş malülü kadınlara yer ayrılmamıştır. Aksi yönde hareket eden kadınlara henüz yazının icad olunmadığı karanlık çağlarda yapılan muamele icra olunmalıdır. Kurban etmek. Haddi zatında kadınların mabede gelmesi zaten bidattir. çünkü kadın çoğalır. Bir kadın hiç bir zaman 1 kadın değildir. Bir kadın birkaç kadındır.
öyleyse ey kari!
puta tapmak ciddiyet ister. hele muhafazakar camialarda endazeli yürek ister! istediğimiz, somun bir ekmek kadar somut olarak dokunabileceğimiz, makara yapacağımız, dalgamıza bakacağımız, gerekirse asimetrik bir kafa atacağımız bir tanrı değil mi? değil mi lan!..al sana put. tapacağın vakitleri kendin belirle. sistemini kendin kur. tahrif et taltif et tezyif et tekfir et testis et teslis et temcit et terfi et tenzil et tekmil et terhis et tenbih et telkin et tetris et teshir et tenzih et teskin et tescil et teşhir et teksir et siktir et!

Shutter Island [Zindan Adası], Onur Ünlü’nün en sevdiği yönetmenlerden Martin Scorsese’nin son filmi.
Leonardo DiCaprio [Gangs of New York, The Aviator, The Departed’da olduğu gibi] gene başrolde. Göz kamaştıran ‘güzelliğiyle’ dünya erkeklerinin haklı nefretini kazanan DiCaprio, “Marty Amca’nın hatırına” artık enikonu kabul görüyor.
Film, 1965 doğumlu yazar Dennis Lehane’in romanından uyarlanmış. Bizde, Artemis Yayınları 5-6 yıl önce neşretmişti bu enfes romanı. Şimdi, filmin afişinden adapte edilmiş kapağıyla yeni baskısı yayınlandı. Lehane, dram ile gerilimi ustaca kaynaştıran, önemli bir romancı. Mystic River ve Gone Baby Gone adlı romanları da filme aktarıldı. Lehane ayrıca kült dizi The Wire’ın üç bölümünü yazmış; hatta 2004’te yayınlanan bir bölümde de rol almış.
Romanlarda, filmlerde karakter dönüşümü çok önemli bir husustur. Kahramanın, ilk sahnedeki / sayfadaki hali ile son sahnedeki / sayfadaki hali arasında belirgin bir fark olması gerekir. Shutter Island’da bütün karakterler dönüşüyor. Hepsi. Şahane yani.
[Kendime not: Alper Canıgüz’le bu konuyu daha etraflı konuş.]
İnternet Mahir’i anımsar mısınız? 1999′da, Geocities’in ücretsiz sunucusunda oluşturduğu web sayfası ile büyük ilgi uyandırmıştı. Siteye girenleri kocaman puntolarla “I KISS YOU!!!!!!” diye bir mesajla karşılıyordu. Mahir aslında Türkiye’de, Dünya’da olduğu kadar ilgi görmedi; ama insanların, belli ki eğlenerek birbirleriyle paylaştığı kişisel web sitesi çok yüksek ziyaret değerlerini yakaladı. Wired gibi dergilere röportaj verdi; bu işten milyonlar kazandı.
Ahtapot şarkısını? Gaziantep’te “Ahtapot” adında bir giyim mağazası “bir pantalon bir de kot / ahtapot ahtapot” gibi sözleri olan bir jingle hazırlamış, bunu da web sitesinde kullanmıştı. Birkaç hafta içinde artan ziyaret değerleri yüzünden site erişilemez hale gelmişti.
Bir ara Erzurumlu bir vatandaşımızın otomobil servisinin çağrı merkezindeki müşteri temsilcilerine savurduğu küfürlerin kayıtları dolaşıma girdi. “Uçan Adam” hala popüler… Sadece bu tür içeriği yakalamaya ya da yaratmaya odaklanan siteler var. İnternet’teki çoklu paylaşım manyaklığını fark eden pazarlama uzmanları bu işe mükemmel bir isim koydu: “Viral Pazarlama” Hatta, “Sütü Seven Kamyoncu” klibiyle üne kavuşan gençler, yakın bir dönemde “GittiGidiyor.com” için benzer bir klip hazırladı.
Şimdi de, Anglo-Amerikan kitlenin “Trololo Guy” adını verdiği bir adamcağızın şarkısı dolaşımda: http://www.trolololololololo.com/ adresinde izleyebileceğiniz bu klip aslında Edward Anatolevich Hill adında eski bir Sovyet şarkıcıya ait. Aslında sesi de yorumu da kötü değil; ama o artık sadece “Trololo Guy”
İnternet’te içeriğin herkesin erişimine açık olması böyle bir sonucu beraberinde getiriyor: Sadece tuhaf ya da şöyle böyle komik bir şey zincirleme kelebek etkisiyle milyonlarca insana yayılıyor. Video’ların paylaşıma girmesi örnekleri daha da çoğalttı.
Kültür eleştirmenleri için böyle bir olguda incelemeye değer bir malzeme olduğunu sanıyorum; çünkü olağan koşullarda çok sayıda insanın paylaştığı bir şeyle ilgili ortak bir beğeninin oluşması gerekir. Örneğin Candan Erçetin’in bir şarkısının ya da Allah saklasın Şahan Gökebakar’ın bir video’sunun dolaşıma girmesi şaşırtıcı olmaz; “demek insanlar bu şarkıyı sevmiş ya da bu komedyene gülüyor” der geçeriz. Mahir’in sitesi ya da Ahtapot şarkısında ise bir bağlam karmaşası var. “I KISS YOU!!!!” diyen Mahir’in sitesine giren ABD’li vatandaş aslında bir “freak” görüyor; ya da tam olarak ne gördüğünü bilemiyoruz. Ahtapot mağazasından alışveriş eden vatandaş belki de beynine beynine vuran o şarkıya hiç aldırış etmiyor, dikkatini bile çekmiyor. Ama İnternet üstünden paylaşıma girerek bize ulaştığında uzaydan gönderilmiş bir mesaj kadar tuhaflaşıyor. Yani aslında bu çeşit komik ya da abartılı insanlık durumlarına mesafe koymanın keyfini çıkarıyoruz.
Pekiyi böyle saçmasapan şeylerden keyif almamızın nedeni ne?
Biraz abartıp şöyle düşünmek istiyorum: Gösteri toplumu idam ve işkencelerin halka açık olarak gerçekleştirildiği çağlarda doğmuş değil midir? Kurbanın kollarının bacaklarının ayrılmasının, kafasının kopmasının ya da canhıraş çığlıklarının seyirlik malzeme olduğu o çağlar uygarlığımızın bilinçaltındadır. Daha da geriye gidecek olursak Roma İmparatorluğu’nun akıl almaz gladyatör savaşları ve aslanlara insanları yem etme eğlencesini bulacağız. Ortaçağ teröründe ahlaksal bir mesaj vardı: “Akıllı ol, başını gövden ayırırım!” şeklinde. Roma’da ise işkence hobi gibi bir şeydi.
Hıristiyan kültürün merkezinde işkenceye uğramış bir adam vardır. Bir kurban… Önce aşağılanmış, daha sonra korkunç şekilde öldürülmüştür.
Eğlence, bana kalırsa bu “kurban” modelinden doğuyor. Aslında eğlendiğimiz her şeyde başka bir insanı kurban sahnesine çıkarıyoruz. İsa’nın imgesiyle Rock’n Roll yıldızlarının imgesi o yüzden birbirine yakın… İnternet’in bu tür içerikleri ise bize, haftasonları, egzotik ülkelerden getirilen derisi ayrı renkte kölelerin kapışmasını izleyen plebyenlerin keyfini yaşatıyor. Geçmişte insan gövdelerini kesip biçerek kazandığımız şeyi, artık anlamsal bağlamı parçalayıp düzenini bozarak elde ediyoruz.
Dünyanın bir yerinde durdum, etrafıma kocaman bir daire çizdim.
Daire bittiğinde gönüllü olarak içinde kaldım.
Görenler, içinde bulunduğum bu dairenin benim fasit dairem olduğunu zannettiler.
Gözlerinin önünde daireyi bir daha çizdim ve kendimden emin bir şekilde “Bu daire beni dışarıdaki büyük fasit dairenin dışına çıkarıyor” dedim.
Benim deli olduğumu düşündüler.
Onlara fasit dairelerin varlıklarını katılaşmış akıllara borçlu olduğunu söyledim.
Benim deli olduğumu düşünmeye devam ettiler.
Aslını sorarsanız, başka da şansları yoktu.
Madem gözümü karartıp eli kalem tutan ‘iki manga’ adamın arasında durmaya niyet ettim, o zaman mevzuya damardan gireyim: Göründüğüm kadar cesur biri değilim. Kimseyi kandırmanın alemi yok. Aslında korkağın biriyim ben. En çok da yazmaktan korkuyorum. Hep korktum. Yeni değil bu.
Korku çok adi bir şey. Hiç kendine benzemiyor. Benzese tespit etmesi kolay olur, yakasından tutup atarsın. Ama o her seferinde farklı bir şekil alarak dikiliyor insanın karşısına. Yazmaktan neden bu kadar korktuğumu düşününce birbirini tutmayan bir sürü sebep buluyorum mesela. Kontrolü kaybetmekten korkuyorum. Çok kontrollü davranıp kasıntı olmaktan korkuyorum. Kendimle yüz yüze gelmekten korkuyorum. Fazlaca görünür olmaktan korktuğum gibi görünmemekten de korkuyorum. Kızsal şeyler yazıp çiçek böcek yazarı diye anılmaktan korkuyorum. Kızsal yazmayayım diye kasarken bu sefer bıçkın biri gibi davranıp saçmalamaktan korkuyorum. Yanlış anlaşılırım diye korkuyorum. Bilmiş bilmiş laflar edip kendimi rezil etmekten korkuyorum. Beğenilmemekten korkuyorum. Ama beni beğensinler diye uğraşıp samimiyetimi kaybetmekten de korkuyorum.
Ve tabii kötü yazmaktan deli gibi korkuyorum.
Yazma korkum ilkokul birinci sınıfta, yani yazmayı öğrendiğim sene başladı. İş defteri diye bir şey vardı o zamanlar. Sınıfta yazılan şeyler günlük defterde toplanır, sonra eve gidildiğinde iş defterine temize çekilirdi. Bazılarınınki çok düzgün olurdu: önce beyaz kağıtla sonra yıpranmasın diye ikinci bir kat naylonla kaplanmış, inci gibi bir yazıyla donatılmış ve çiçekli kenar süsleriyle bezenmiş pırıl pırıl iş defterleri gördüğümü hatırlıyorum. Benimki ise düpedüz berbattı. Yazım zaten bir felaketti, kargacık burgacık bir şeyler çiziktirip duruyordum. Ayrıca satırları bir türlü tutturamıyordum: harfler hep aşağıya doğru yuvarlanıyor, sayfanın bir köşesinden çıkıp gidecekmiş gibi duruyorlardı. Defterimin kabı sıyrılmış, yaprakları kollarımı sürtüp durduğum için kararıp kıvrılmıştı. Mandal takardık o kıvrılan yerler düzelsin diye. (Bir kere kıvrılan şeyin bir daha asla eskisi gibi olamayacağını da o defter sayesinde öğrendim ya, şimdi oraya hiç girmeyelim.)
İşte bu defter benim kabusumdu. Uğraşır dururdum bütün gece bir şeye benzesin diye. Ama bir türlü olmazdı. Öğretmen sıraların arasında dolaşıp iş defterlerini kontrol ederken başımı önüme eğer, mandallardan kurtulur kurtulmaz yeniden kıvrılıveren yaprakları göz ucuyla seyrederek hayıflanırdım.
Okulla beraber hayatım değişmişti. Kalemlere asılmaktan hissizleşen parmaklar, dolmak bilmeyen sayfalar ve birbiri üzerine yığılan ödevlerden oluşan bir dünyam vardı artık. İş defteri bunların hepsiydi sanki. Onu düşman bellemiştim. Ta ki kaybedene kadar.
Bir gün kılçık bir oğlan çocuğu defterimi elimden kaptığı gibi kaçırdı. Uzunca bir süre kovalamaca oynadık. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat ben tam da ‘eh, artık geri verir herhalde’ diye düşünürken, garip bir şey oldu. Onu nasıl kızdırdıysam (çocukken de çenemi pek tutamazdım), bir türlü hıncını alamadı ve boynunda asılı duran delikli silgiyi çıkarıp yazdığım her şeyi birer birer sildi. Hem de gözümün içine baka baka. Donup kaldım. O kadar şaşırdım ki, hiç bir şey yapamadım. Bunun olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Nice uykusuz geceye mal olmuş bütün o yazılar çiziler birer birer uçup gitti. Bir türlü ezberleyemediğim sonbahar şiiri, kimbilir kaç kere yazdığım “Oya yattı uykuya, haydi sen de yat Kaya” fişi, zor bela yaptığım soru işaretleri, hepsi yok oldu. Bir tek şey kaldı geriye: harflerden kalan soluk izlerin üzerinde pırıl pırıl parlayan kocaman kırmızı bir ‘Pekiyi!’ Nasıl olduysa bir ara bir aferin almıştım. O da tükenmezle yazıldığı için bu felaketten sağ çıkmıştı. Şimdi boş sayfada kötü bir şaka gibi duruyordu.
Yazdıklarımın kalıcı olmadığını farketmek yeterince kötüydü zaten. Yine de esas meselem bu değildi. Diğer sayfaların yeniden yazılabileceğini hissediyordum. Ama ya üzerinde ‘Pekiyi!’ yazan o boş sayfayı nasıl dolduracaktım? Onu hak edecek kadar iyi ne yazabilirdim ki? Bunu düşündükçe, hastalanacak gibi oluyordum.
İşte o kırmızı ‘Pekiyi!’ benim lanetimdir. Korkulardan bir korku seç deseniz, hiç düşünmeden onu seçerim. Tepemde bir kılıç gibi sallanır durur. Bana her ‘yazabilirsin’ dendiğinde kafamı kaldırıp ona bakar ve ürperirim.
Şimdi de öyle yapıyorum.
Korkağın biriyim ben. Daha önce de söyledim ya.
Olgun yaşıma rağmen hâlâ her gün okula giden bir filintayım ben. Çocukken hiç anaokuluna gitmemiştim ama artık her gün gidiyorum. İşim bu. Ben gidince çocuklar da geliyor. Renkleri, sayıları, şekilleri, kesmeyi-katlamayı-boyamayı öğretiyorum. Karşılığında sabretmeyi, aynı zamanda en yükseğe zıplamayı filan öğreniyorum. Eve iş getirmeyi sevmem ama çocukları seviyorum. Bir, iki, üç hatta beş çocuğa baktığı için şikâyet eden ebeveynlere şaşırıyorum. Aynı anda tam 25 çocuğa istediğimi yaptırabilme gücüm var, bunu ormanda hiç denemedim.
Çocukları en kestirme şekliyle ikiye ayırıyorum. 1. Enine, 2. Boyuna.
Şaka bir yana, metropol ve köy çocuğu şeklinde tecrübe ettiğim çocuklardan ikincisini daha çok severim. Bilmediğim şeyleri onlardan öğreniyorum. Badaldan düşmek, kıyrınmak, civlemek, yitmek, cadı garı izlemek, çökelekli katmer yemek hobilerimiz arasındadır.
Çocuklarla en sevdiğimiz animasyon Toy Story 1’dir. Replikleri ezberlediğimiz için artık sesini kısarak seyrediyoruz. İzlerken tek sıkıntımız “Buzz benim!” diyerek yanındakine dirsek atan çocukların olması. Ben üzülüyorum çünkü Woody’nin de huyu güzel.
Özel zevklerim arasında öncelikle şiir okumak, söylemek ve yazmak geliyor. Şiir hakkında size söyleyebileceğim ilk şey, hakkında çok acayip şeyler bilsek de bilmiyormuş gibi yapmak ve bu bilginin tamamını şiirlere bölerek dağıtmaktır.
Şairlik meslek olarak sayılıyor mu onu tartışmayacağım. Fakat bir insanın mesleğini sevmesi çok önemli. Çünkü ömrünü verdiğin şeyden nefret etmek Katolik bir ruh hastasıyla evlenmek gibi, evet. Kaderciliğin işlevini yerine getirmesi de bir kader aslında. Yani kaçış yok. Mezun olur olmaz çalışmaya başlamasaydım çok farklı işleri denemeyi isterdim. Tezgâhtarlık, redaktörlük, garsonluk, merdiven yıkamak, bahçıvanlık, eczacı-veteriner çıraklığı gibi işler. İnsanların, kitapların, hayvanların ve bitkilerin içine karışacağımız türden şeyler. Bunları yapamadığım için gerçekten üzgünüm.
Çocukların arasına karışarak inanılmaz ayrıntıcı, sürekli bağırarak konuşan, tekrarlardan bıkmayı bile tekrarlayan biri haline gelmek benim tercihim. Hem de dördüncü.
Bu yüzden bir çocukla burun buruna geldiğimde üniversiteden hiçbir şey öğrenmeden mezun olduğumu anlamıştım. Çocuk denen şey hiç de kitaplarda yazılan bir türe benzemiyordu. Hâlâ o “tanımlanamaz yaşam biçimi”ni anlamaya çalışıyorum.
Fırsat buldukça sizin de aranıza karışacağım.
(Sitedeki kadın yazarların filinta duruşunun aynı olduğunu fark ettiniz değil mi? )
Önceki hafta, sevgili dostumuz Kaan Sezyum’un eşi Nursel aniden vefat etti. Hepimiz çok üzüldük. Böyle durumlarda ne yapılır, ne denir tam bilemiyoruz. Teselli sanatında pek ileri değiliz…
Kaan’ın 13 Mart günü Radikal – Cumartesi’de yazdığı yazıyı buraya alıntılıyorum. Yazı; matemin, bütün sevinçleri yok etmesine gönlü razı olmayan bir yazarın, derinlikli söylevi şeklinde akıyor…
HAYAT VE ANLAMI
Kaan Sezyum
Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti… Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.























