Berlin Duvarı yıkılmadan evvel Christoph ve Wolfgang Lauenstein isimli Batı Almanyalı iki kardeş tarafından hazırlanan bu animasyon 1990 yılı Oscar’ının da sahibi. 7 dakika sürüyor ve her izlediğimde arka planda çalan başka bir müzikle başkalaşan düşüncelere sürüklüyor. Biraz sıkabilir, elleme sıksın.
Jonas, genç ve yetenekli bir savunma avukatıdır. Gedikli bir hukukçu olan babası Peter, bir trafik kazasında ölmüştür. Jonas, hukuk firmasında, babasından boşalan yere talip olur. Camilla ile Jonas’ın soğuk fakat sevgiye dayalı bir evlilikleri vardır. Bir arkadaşı, Jonas’ı akşam gezmesine çıkarır. Gece kulübüne giderler. Adamımız kulüpte Louise’yle tanışır. İçer. Sabah gözünü bir otel odasında açar. Banyoda Louise’nin cesedini bulur. Otelden kaçar. Eline bir zarf ulaşır. Zarftaki DVD’de, Jonas’ın Louise’yi boğduğu bir video kaydı vardır. Jonas’ın koyu matemi, rezil bir kabusa dönüşür. Bundan sonra bol bol kaçacak, fidye ödeyecek, kılık değiştirecek, polis öldürecek ve neler olup bittiğini anlama umuduyla çırpınacaktır.
Kandidaten, sıkı bir gerilim filmi. Başrolde Nikolaj Lie Kaas var. Denk getirebilirseniz izleyin.
Kandidaten [The Candidate]
Yön.: Kasper Barfoed
Sen.: Stefan Jaworski
Oyn.: Nikolaj Lie Kaas, Ulf Pilgaard
Yapım: Danimarka, 2008
Brothers of the Baladi’den Türkçe bir şarkı. Müzik tatlı, şarkı ballı, yorum şeker.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Yıllar öncesinden sözleştik, kimse almazsa, biz birbirimizi alacaktık. O tilkiydi ben karınca, o lunaparktı ben karaya ayak basmış şamandıra. Birer bardak da meyva suyu vardı biz bunları konuşurken masanın üstünde. İçtik, kutsal su muamelesi yaparak ekşi vişne suyuna. Kutsal olan vişne kısmıydı nasılsa.
Belki 1950′lerdeyim, bir Ortadoğu şehrinin en yüksek binasıyım, dört bi yana düşüyor gölgem, yorgun. Dünyanın küçük bir maketiyim, bir yanım yazsa, öbür yanım kış. Çökmeden hemen önce kapatıyorum kapıları, içeride kalanlarla bir hayat kurmam lazım şimdi.
Topluiğne gibi, çivi gibi, ucu sivri şeyler gibi içeride kalan insanlar, çoğunluğu böyle. Battığı yerde büyüyor.
Ona kendimi hatırlatan, bir mektup yazıyorum, gönderiyorum, ulaşmıyor. Evlerde kimse durmuyor, postacılar evlere uğramıyor.
Anıların çenesi kilitleniyor ısırınca, ya senden kopuyor bir parça, ya anılar kopuyor. Anadolu’da başıboş gezen bir trene bağlanmış ayaklarından anılar, Anadolu’ya dağılıyor sanki parça parça. Bazı kokular yayılıyor bu parçalardan, kiminden ekşi et kiminden lavanta.
Hatırlıyor beni, yıllar önce ayırıp, almayı unuttuğu kitabım ben çünkü. Bardağın altı akıyor, çürük vişne rengi son sayfadan ilk cümleye kadar bulaşıyor. Sanki kitap kanıyor, ben kanıyorum. Yanlış anlama, film o film, biliyorsun sen de. Yıllar önce buraların en yüksek binasından ilk atlayan insanın gözleriyle düşüyorum aşağı, yükseklik hızla biten bir şey, içim rahatlıyor.
Beklemeye devam ediyorum.
Bayram tatiliyle birleştirerek yurtdışı turlarına katılak. Dubrovnik çok güzel diyorlar mesela, hem de vizesiz. Normalde bayram zamanı yer bulmak sorun olur ama bu sefer duyduğuma rezervasyonlar yavaş gidiyormuş.
9-10 Eylül’de Olimpos’ta rock festivali var, Duman falan çalacak. Oraya gidip, tatili pazar gününe uzatak.
Yaz boyu çok kalabalıktır diye gitmeye çekindiğimiz, civardaki sayfiye yerlere gidek. O gün çok kalabalık olmayacak gibi geliyor bana. İstanbullular için Adalar, Polonezköy falan güzel seçenekler. Alkol tedarikini önceki günden yapmak lazım, o gün zorluk çekilebilir.
Ailecek pikniğe gidek. Ama dans kareografisini önceden hazırlamakta yarar var, doğaçlama zor olur.
Bütün gün uyuyak.
Dalgalanak da durulak.

''İneği de al yeğen...'' David Lynch
Üniversite yıllarımda üç adam ve bir film peşimi bırakmadı. Tarantino, Kubrick, Lynch ve Dövüş Kulübü. Üniversite öğrencisiyseniz ve az çok sinemasever bir çevreniz varsa Tarantino, Kubrick, Lynch ve Dövüş Kulübü kabusunuz olabilir. Gidilen her öğrenci evinde ya Dövüş Kulübü ya da Pulp Fiction posterleri muntazam biçimde asılıdır. Öğrenci evine Dövüş Kulübü posteri asmak devlet dairesine Atatürk resmi asmak gibi bir zorunluluktur.
Bu dördünün içinde en ayrıcalıklı yere sahip olansa David Lynch’ti. Filmleri üzerine başlayan, imgesi bol, göndermesi gani tartışmalar ‘Abi Lynch işte ya’ (yapmış yapacağını manasında) sözleriyle sona eriyordu. Herkes doya doya ‘Özne’, kana kana Lacan diyordu.
O yıllar bu tuhaf filmlerin gizemli yönetmenine hayran adamları dinlemekle geçti. Ozu’ya Bresson’a hayran birine rastlamadım. Bir kişi vardı aslında. O da bir moğoldu, adı Bodi. Üniversite okumaya gelmişti. Babası Ünlü Rus yönetmen Kuleshov’un öğrencisi ve Moğolistan’ın tanınan yönetmenlerinden biriydi.
2009’da İfistanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilen, David Lynch’in gündelik hayatı ve film yapma sürecini konu alan bir belgesel, fanatik Lynch hayranlarını sanırım bir parça üzdü. “Lynch: Perdenin Arkasında” adlı belgeseli izlemeye gelen genç hayranlar ‘Ne umduk ne bulduk’ diyerek çıktılar salondan. O eksantrik filmlerin uçuk yönetmeni; hali, tavrı ve konuşmalarıyla sıradan bir adam görünümündeydi. Bacaklarına uzun gelen bol pantolonuyla David Emmi’ydi adeta . Çizgili bir tişört giyip, cebine bir Maltepe bir de çakmak koysa her şey tamamdı. Belgesel boyunca yogayı ve meditasyonu övüp zamanının büyük bir kısmını bu aktivitelere ayırdığını anlattı. ‘Çok faydasını gördüm yeğen, sen de başla.’ minvalinde tavsiyelerde bulundu izleyicilere. Sanırım o, filmlerini çekerken, hayranlarınca filmlerine atfedilen şeyleri pek önemsemiyordu.
Sonlara doğru, o sıra üzerinde çalıştığı Inland Empire için kast ajansını arayıp, istediği oyuncuları sipariş etti, tam bir emmi üslubuyla: ‘ bir sakat kız, bir örümcek maymun bir de cüce lazım.’
İki ekmek, bir de süt der gibi…
Oscar Wilde, 1882 yılında Kuzey Amerika’da konferanslar vermek üzere tura katılır; Vahşi Batı’daki tur boyunca sıklıkla sisler içinde patlayan barut fıçıları ve silahlar göreceğini umar. Fakat gezi hiç de umduğu gibi geçmez. Nihayet konferans vereceği salona gelir. Oldukça ferah ve tertemiz bir salon… Tam masasına oturduğu anda, şaşırtıcı bir manzarayla karşılaşır. Karşısında bir piyano ve duvarda asılı koca bir levha vardır. Üzerinde ise büyük harflerle şöyle yazar: “Please don’t shoot the piano player. He is doing his best.”
“Lütfen piyanisti vurmayın; o, elinden gelenin en iyisini yapıyor.”
Türkçede az kullanılan bir deyimdir bu. Zaten, kullanıldığında da kısaca “Piyaniste ateş etme” denir. Çoğu kez, hedefini şaşıran kimseleri ikaz etmekte kullanılır. Hatta, yönetmenliğini François Truffaut’nun, başrolünü Charles Aznavour’un üstlendiği ve tam da bu söze gönderme yapan 1960 yapımı “Tirez sur le pianiste – Piyanisti Vurun” isimli Fransız yapımı bir film de vardır.(*)
“Fazıl Say da arabesk bir ruh taşıyor, hem de dibine kadar!” başlıklı yazımdan sonra bazı kişiler, doğrudan doğruya “piyaniste ateş etme” demeseler de, Fazıl Say’ı eleştirmenin benim haddim olmadığını ifade edince, bu meşhur sözü hatırladım.
Sanırım, “Fazıl Say” meselesi etrafındaki bazı boşlukları doldurmam gerekiyor.
Öncelikle şunu belirteyim: Ben, arabesk sever biri değilim. Hayatım boyunca da olmadım. Arabesk dinleyen kitlenin, bulundukları yere, kaderine isyan eden, bununla birlikte “yükselme” derdi taşıyan insanlardan teşekkül ettiğini düşünürüm. Bana göre arabesk varoş gibi, gecekondu gibidir. “Kentlidir” ama “kent soylu” değildir. Bu bakımdan, Fazıl Say dahil, arabeskin düşük nitelikli olduğunu savunan insanlarla bir masa etrafında otursak, genelde mutabık kalacağımızdan kuşkum yok. Hem ben, Fazıl Say’ın argo konuşmasıyla da ilgilenmiyorum. “Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum” açıklamasına, “ayıptır, aile var, bu halka ve arabeske yavşak diyemezsin” babından bir tepki göstermiyorum. Gösterseydim, “müziği yüksek, ağzı düşük” türünden tezatlara dikkat çeken cümleler kurardım. Kaldı ki, bana göre argo uyarıcı ve sarsıcı etkileri nedeniyle oldukça işlevseldir.
Peki, ben işin neresindeyim? İşin neresinde olduğumu söyleyeyim ki, “Dünyaca ünlü yüksek değerimiz Fazıl Say’a siz nasıl olur da ‘piyanist şantör’ dersiniz” türü yüksek derecede hayret içeren, ama yüksek derecede zekâ kırıntısı barındırmayan bir noktada odaklanan tepkiler vuzuha kavuşsun.
Bir kere şu var: Fazıl Say’ın bugüne kadar verdiği röportajlarda yankı bulan ve ben dahil birçok kişinin tartıştığı beyanlarının hiçbiri müzikle, hele ki “yüksek müzikle” ilgili değil.
“Türkiye rüyalarımız öldü… Biz yüzde otuz, onlar yüzde 70… İslâmcılar kazandı… Tüm bakan eşleri türban takıyor… Çankaya’daki davete bile beni çağırmadılar… Başka yere taşınmayı düşünüyorum…”
22 Temmuz sonrası ardı ardına söylediği polemik düzeyindeki bu siyasal saptamaların müzikle nasıl bir ilgisi var? Tepki gösterirken, “Bir dakika şimdi, Fazıl Say dünya çapında bir müzisyendir” diyenler bu sözlerde nasıl bir müzikalite, nasıl bir müzik ruhu buluyorlar, anlamak güç. Kimin tarafından söylendiğini bilmesek, bu sözlerin doğrudan doğruya bir müzisyene, üstelik yüksek değer atfedilen bir müzisyene ait olduğu iddia edilebilir mi? Çok mu kıvrak, çok mu melodik, çok mu dâhiyane bu sözler? Müzik bunun neresinde? Deha bunun neresinde? Adam Türk müziğini, batı müziğini, klasik müziği filan tartışmıyor. Düpedüz siyasi pozisyonunu deklare ediyor: “Biz yüzde otuz, onlar yüzde 70” diyor, kendini oturttuğu siyasi tabanı işaret ediyor. “Piyaniste ateş etme” demeye getirenlerin gözden kaçırdığı gerçek işte bu: Piyanist uzun zaman önce piyanosunu terk etti ve düelloya katıldı. Piyanist artık “klavyede” oturmuyor, “tetikte” dolaşıyor… Önüne geleni düelloya davet ediyor, sağa sola ateş açıyor. “Türk halkının arabesk yavşaklığı” ve “Sezen Aksu”, giriştiği düellolarda seçtiği hedeflerden yalnızca ikisi…
Birlikte konser verdikleri günden bu yana geçen iki yıldan fazla zamanda sus pus oturmuşken, Sezen Aksu referandumda evet diyeceğini açıkladıktan hemen sonra, korkuluk gibi, Aksu’nun karşısına dikildi. “Böööö!” Açıkça tehdit ediyor, şantaj yapıyor. Bu ülkenin en itibarlı sanatçılarından birini siyasal olarak karşı cephede görmek onu kudurtuyor ve haddini bildirmeye girişiyor. Çocukça bir tavırla, kitlelere, “Sezen Aksu evet dese ne olacak ki, o zaten doğru dürüst şarkı bile söyleyemiyor” demeye getiriyor. Yaptığı şeyin, temelde, koca koca generallerin kendileri için tehdit olarak gördükleri bazı gazetecilerin itibarını zedelemek gayesiyle andıç hazırlamasından hiçbir farkı yok. Bu da bir çeşit andıç; bir Fazıl Say andıcı…
Fazıl Say’ın derdi kesinlikle ülkedeki müzik ikliminden dem vurmak değil. Nitekim “arabesk yavşaklığı” tezini, sonradan çıktığı bir televizyon programında tek bir kelime sosyolojik ve tek bir kelime musiki ölçüye dayanak yapmadan, doğrudan doğruya “AK Partililer de arabesk dinler” gibi bir çıkarsamaya vardırdı. Fazıl Say, bir iklim değişikliği geçiriyor; müzikal iklimden siyasal iklime doğru evriliyor.
Önemle vurguluyorum: Fazıl Say büyük bir müzik adamı veya büyük bir piyanist olarak konuşmuyor, “yüzde otuz” olarak konuşuyor. Piyanosunun başına müzisyen olarak oturuyor belki, ama piyanosunun başından kalktıktan sonra “yüzde otuz” olarak dolaşıyor ortalıkta. İşte bu yüzden, piyanosunun başındaki o biricik Fazıl Say’ı değil, “Yüzde Otuz” Fazıl Say’ı eleştiriyorum ben. Es kaza düellonun içinde kalan piyanisti değil, bütünüyle düellonun tarafı olan “silahşor piyanist” Fazıl Say’ı.
Ortada dönen filmin hikâyesi aşağı yukarı böyle… Bu sebeple, kimse bana izlemekte olduğumuz filmi, “müzikal” diye yutturmaya kalkışmasın: Bu filmde nefret var, intikam var, entrika var, politika var; fakat, bu filmde müziğe dair hiçbir efekt yok. Bu film, piyanistin silahşorluğa soyunduğu tuhaf bir westernden başka bir şey değil.
Şunu kabul etmeliyiz; Fazıl Say, Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın hayatında bir “müzik adamı” olarak sahne almadı; müziğiyle tartışılmadı. Fazlasıyla “magazin adamı” olarak boy gösterdi, ama o kısmı geçiyorum. O, bu ülkede yaşayan insanların hayatına daha çok siyasi bir figür olarak eklemlendi. Üstelik “yüksek siyaset” yapan bir figür olarak değil; düpedüz, ucuz siyaset yapan bir partizan olarak, bir CHP militanı olarak… İnanın bana, Fazıl Say düzeyinde siyasal analizler yapabilmek için dünya çapında bir yüksek değer olmaya gerek yok. Fazıl Say ayarında analiz yapmak için Canan Arıtman olmak yeterli, vesselam.
(*) Zorunlu bir not: Konuyla ilgili ilk yazımın sonunda geçen ‘çek ipini gitsin’ ifadesini ‘boşver gitsin’e çevirmek mecburiyeti hissetmiştim. Bu ve benzeri ifadelerin bir mecazdan zerre miktarınca öteye gidemeyeceğini dahi düşünemeyen; remz etmenin, semboller ve deyimler kullanmanın bu toprakların anlatım geleneğinde çok güçlü bir yeri olduğundan bihaber; soyutlama yetileri altı yaşında durmuş zavallılar yüzünden böylesi notlar düşmek çok acı. İnşallah, aradan geçen zaman zarfında, “piyaniste ateş etmek” ve benzeri ifadelerin tümünün bu yazı içinde yalnızca mecazi anlatımın sınırları içinde durduğunu, sadece sembolik değer taşıdıklarını ayırt edebilecek kadar gelişme kat etmişlerdir.

Sadık Yalsızuçanlar, kendi kuşağının en üretken yazarlarından. 50’den fazla kitap yazdı. Modern düşünce ve sanat ile tasavvuf arasında çok etkileyici bağlar kuruyor. Yalsızuçanlar’la Ramazan’ı konuştuk…
Eski Ramazanlar neden daha iyidir? Ramazan’da medya sayesinde dinî bir aydınlanma mı yaşıyoruz? Ramazan eğlenceleri gerçekten eğlenceli mi? Metropolde Ramazan nasıl idrak edilmeli?…
Eski Ramazanlar çok övgüyle anılıyor. Ramazan söz konusu olunca neden eskiyi bunca hayırla anıyoruz?
Hepimizin çocukluk, ilkgençlik yıllarımıza ilişkin Ramazan hatıralarımız var. Sanırım ‘eski Ramazanlar…’ diye başlamamız bu yüzden. Bir de, yanlış bir algımız var, herşey gittikçe daha kötü oluyor şeklinde. Bu da, tabii o nostaljik tutumu besliyor.
Birçok ilahiyatçı, oruçta yeme-içme ve cinsi münasebeti kesmenin ötesinde bir derinlik olması gerektiğini söylüyor. Siz ne diyorsunuz?
Namaz, oruç gibi kulluk formlarının, formel olmanın ötesinde bir anlamı, işlevi var. Namazla zekat, bir arada anılır biliyorsunuz. Namaz, olmanın, zekat, sahiplik duygusunun arınmasıdır. Oruç biraz daha keskin bir şey. Tutkuların gemlenmesinde daha etkili. İbn Arabi ‘Sadakaların en büyüğü, insanın bizatihi kendisini tasadduk etmesidir’ diyor. Oruç böyle bir şey. İnsanda Tanrılık vehmi vardır. Oysa kul, her türden tanrılık vehminden arınmış kişidir. Bunu, o kulluk formları sağlıyor. Tabii onları birer form olmanın ötesinde algılamak lazım. Yoksa çok anlamsız, çok gereksiz tartışmalarla işin özü buharlaşır. Bir de, Ramazan’ın toplumsal yönü var. Bunu ıskalamamalı. Bir tasadduk imkanı. İnsanın kendi nefsini değil ötekini öncelemesi için aç kalması şart.
Oruç tutan – tutmayan ilişkisi nasıl olmalı?
Bektaşi, Hıristiyan’a demiş ya, ‘dininizin kıymetini bilin’ diye. Kadir kıymet bilmek lazım. Tabii, bir gerilimin içinden geçiyoruz…Dünya bir kabz, bir daralma hali yaşıyor. Merhametten, tevazudan, empatiden, muhabbetten söz edince sinirli abilerimiz kızıyor. Dünyayı değiştireceklerini, bütün bunlar Allah’ın takdiri değil sanıyorlar. Bazı sufiler şöyle der: ‘Allah, ipi p…tun eline vermiş.’ Tamam uğraşalım edelim ama, bu işler, bizim uğraşmamıza bağlı değildir.
Oruca dönersek…
Adam tutamıyor, mazereti var veya tutmak istemiyor. Tutmayanlarda, eskiden bir hassasiyet vardı, şimdi de var. Tutanlara karşı bir hürmet… Aynı hassasiyet ve hürmeti, hatta fazlasını, tutanlardan beklemek gerekiyor. 12 Eylülde, darbeden önce, bazı şehirlerde yol keserdi bazı abilerimiz. Otobüsten yolcuları indirirlerdi. ‘Fatiha’yı oku İhlas’ı oku’ derlerdi. Adam okurdu. Kendi adamını çağırır sorardı, ‘Doğru okuyor mu lan?’ diye. Oruç yiyorsa döverdi. Kendisi oruç tutmazdı. Rosa Luxemburg’un bir lafı vardır, ‘Asıl özgürlük, ötekinin özgürlüğüdür’ diye. Bir yerde, az olanlar, azınlıkta olanların durumuna bakmak lazım. Oruç tutmayanların rahat, tutanların alçakgönüllü olduğu yerde, bilin ki İslam ahlakı vardır.
Orucun en önemli kısmı bu nezaket midir?
Kenan Rıfai’ye soruyorlar ‘Efendim, ehl-i beyte âşıksınız, fakat hiç Yezid’i lanetlemiyorsunuz?’ ‘Evladım, ben, içimdeki Yezid’le meşgulüm’ diyor. Bu, çok sahih, çok değerli bir şey… Tabiin’den büyük bir bilge vardır, Ahmed Rıfai… O kadar mütevazı ki, domuza selam verirmiş. Talebeleri yadırgayıca, ‘Evladım, Allah etini yasaklamış, selam vermeyi değil’ dermiş. Hani, ‘Yaratılmışı, Yaratan’dan ötürü sevmek, hürmet etmek…’ Sigara tiryakilerine de bir önerim var: Oruç tutmayan tiryakilere takılın, dumanlarından istifade edin. (Gülüyor.)
Modern bir yazar olarak, geleneksel eserler ve yazarlarla gerçekten güçlü bir bağınız var mı? Nedir bu bağın mahiyeti?
Hasta-hekim ilişkisi…Tek yanlı bir aşk ilişkisi…
Mazeretli ya da mazeretsiz olarak oruç tutmayanlara, Müslüman olmayanlara Ramazan’la ilgili bir tüyo vermek ister misiniz?
Yiğit Özgür’ün bir karikatürü var. Trenin ön tarafında, turist kılıklı, sırt çantalı genç bir adam… Camiin mahyasında, ‘Hoş geldin Ramazan’ okunuyor. Delikanlı bakarak ‘Hoş bulduk’ diyor. Bazen migren krizi geldiğinde ilaç, iğne, tutamıyorum. Yanılıp çarşıya çıktığımda, tutamayanların işinin ne denli zor olduğunu görüyorum. Mümkün olduğunca görünürlükten uzak, serin selviler altında, tutamayanların arasına karışmalı… Mazeretli olanların kendilerini rahat hissetmeleri gerek. Mazeretsiz olanlar da günahın hakkını vermeliler. (Gülümsüyor.) Fethi Gemuhluoğlu der ya: ‘Sizin tövbenizden ne çıkar! Günahlarınız bile eciş bücüş…’
Ramazan ayında çok sayıda hoca çıkıyor medyaya. Gazetelerde yazı dizileri başlıyor. Ekranda iftar ve sahur programları…
Mantar gibi demek istiyorsun. Ahmet Turan Alkan hoca geçen Ramazan yazmıştı. ‘Bu iftar, sahur programları, beni dinden imandan çıkaracak’ diye. Hocaya katılıyorum. Bu, patolojik bir hal. Bilhassa dini sadece bir emir-yasak toplamı olarak görmek… Sadece Ramazan’da hatırlamak… Ramazan’da iletişim ortamlarında kısmen bir farklılık olabilir ama bir ‘dinâ aydılanma ya da aydınlatma fırsatı’ gibi görülünce bayıyor…
Büyükşehirlerde, metropollerde Ramazan’ın idrak edilmesiyle ilgili gözlemleriniz neler?
Zor zamanlarda olduğumuz kesin. Ama yapacak bir şey yok. İçimizdeki neşveyi kaybetmemek lazım. Son Fatih sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi ‘Olan olmuş, olacak olan da olmuştur’ der.
Ramazan’ın hem bir dinî yönü, hem de kültürel yönü var. Hem geleneksel hem de modern Ramazan eğlencelerini nasıl yorumluyorsunuz?
Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’indeki Ne Evet Ne Hayır öyküsünü bilirsin. Gönül Köşesi’ne gelen bir okur mektubudur… Mektubu okudukça şöyle der: ‘Ben bu adama kesin karşıyım!’ Bu Ramazan eğlenceleri, belediyelerin eğlence algısının üzücü boyutlarını fazlasıyla ortaya koyuyor. Pek eğlenceli de değiller gibime geliyor. Doğal olmayan bir şey var, bu kesin. Burada nostaljiden başka çaremiz yok gibi… Kültürü rahat bırakmalı. Kızları da. Varsın davulcuya veya zurnacıya varsınlar…
Küresel ısınma ve yaz günlerinin uzunluğu, oruç tutmayı zorlaştırıyor. Bu konuda cesaret verici ya da kolaylaştırıcı yaklaşımlarınız var mı, nedir?
Ramazan’da, birkaç çok gerekli sektör-kurum dışında zorunlu tatil ilan etmek, bol bol uyumak, soğuk duş almak, Sezen Aksu’ya kulak vermek: ‘Çalışmak yorar!’ Ama, işin hakkı da verilebilir. Ramazan’da inşaatlarda çalışmak, günde oniki saat koşturmak, hayır hasenat yapmak…























