girizgah:
en nihayet (gelen maillerinde bunda etkisi-katkısı var elbet) “şafağın sökmesini beklemeyenler”in tam metnini buraya koyuyorum. kısa bir açıklama yapmak niyetindeyim: aşağıdaki metin “FUGE” ana başlıklı metin çalışmamın ilk bölümü(nün tamamı), FUGE, 2 ana bölümden oluşan bir kitap aslında, diğer -yani 2.- bölüm ise “intahar notları” adını taşıyor ve kitap bitiyor. diğer bölümün tam metnini ileri bir zaman diliminde buraya yerleştireceğim ve böylelikle kitabın tamamını burada yayımlamış olacağım-2. bölümün takıldığım kısımlarını kafamda netledikten sonra olacak bu-.
nesnel olarak kitap yayımlamak önemli elbette, lakin yayımlamak gibi bir derdi olmayan Ben için kitap bu sitede ayrı bir forma girecek, bu ileride onun kağıda basılmayacağı anlamına gelmiyor elbet. tam aksine bir web formatı bir de matbuu eser düşündüğümden dolayı kağıt üzerinde sabit kalacak olan metnin aksine burada yer alan web formatı zaman içinde -belki de yeni bölümlerle- evrimine devam edecek. aslında bu fikri bana net olarak değerli mckenzie wark ve mark amerika verdi diyebilirim açıkçası.
bu açıklamaların en azından kendimce gerekli olduğunu düşündüm.
iyi okumalar
ş.e
“… karısının ve on sekiz yaşındaki oğlunun uyumakta oldukları evinin kapısının önünde ŞAFAK SÖKMEZDEN AZ ÖNCE kafasına bir kurşun sıktı.”
prolog
ölü yapraklar doldurur çeşmeyi
ve sardunyalar;
yayılır, nane ile birlikte
çığlıktadır adamotları
&
iççekişleri orgazmın
hücrelerin susuzluğunda
şafak denli sessiz eroin
I
Sanırım kırk yaşında olmalıydı kendini astığında; insan, bir intihara –intihar biçimine özenir mi bilemem, sanırım ben özenmem, ancak şu var ki özenecek olsaydım bu biçim şüphesiz ki kendimi “bir sokak lambasına asmak” olurdu.
Seni ilk tanıdığım dize ile seni son hatırladığım dizenin aynı oluşu sanırım seni de benim kadar şaşırtmaz.
Beklemeyenleri var bazı insanların, bekleyenleri olan az insan var sanılır, yanlış bu oysa. Bizim beklemeyenlerimiz var, beklememesini istediklerimiz, gecenin ucuna çıktığımız dipsiz yolculukta.
Gece güne adını verir vermez kokular yükseliyor burnuma doğru, gözlerin görmezliği arasında başlıyor büyük kurgu: ecza literatürünün taranmaması gereken kırmızı maddelerini okurken parmak uçlarım sen de diğerleri gibi oradaydın, senden (mi) geliyordu esrar kokan akıl hastanesi koğuşunun rutubetli pisliği, ya da içimizde büyüye- duranlıklardan biri miydi sadece?
İnsanlar biliyoruz ki hiç duymadıkları o “baharda şakıyan kuş sesi”ni hiç mi hiç duyamayacaklar ve hiç birimiz “sonbahar sisindeki mutlu ölüm”üne varamayacağız o kuşun.
Belki son (son)baharımızdı ölemeden geçip gittiğimiz.
Doğduğun şehrin birçoğumuzun öldüğü -senin de- ve bir kısmımızın da ölmek istediği şehir oluşunu yazarken, aklıma tuhaf bir şekilde İstanbul’a gelişin düşüyor. “Bizim” yaşamımızın olmazsa olmazlıklarının en başında belki de “yolda” olmak gelmiyor mu? İçsel ve dışsal yol-da! En çok mezarlıklarını sevdiğin bu şehrin ihtiyar toprağı hala bizi bekliyor.
Bir Kasım gecesi ya da Kasımın her gecesi rengi daha bir koyulaşır ve pıhtılaşır gecenin, karasına kor-siyah bir kan karışır. Şehrin uyumayan çocuklarının her biri her gece içlerinde doğuya yolcu çıkar. Oysa bilirler ki her gün bir Kasım doğuya doğru.
II
“Lili, Mektup Yerine diyor Mayakovski, mektupla şiir arasına gerilmiş farkı katederim ben”
“MeaCulpa”
Enis, seherin çıkıp yürüyor ağır ağır ve de lodos’a, uzun cümlelerin arasından geçebilen bir tek o, içimdeki suskun monoloğu göğüslemek bahsini elimde susamış bir neşter ile yatırdığımda masaya ikinci bir intihar vakasıyla karşılaşmak şaşırtmadı beni.
Gece sabaha ulaşmak için çabalamıyor, ayak tabanları patlarcasına diretiyor, daha bir koyulaşıyor bu anlarda kalemlerden sızan mürekkep ve keskin-ince çeliklerin açtığı derin yarıklardan süzüleduran kan.
“Lili sev beni.” Otuz yedi tane senenin geçmesi mi gerekli ölebilmek için, sahi ölebilmemiz için ne gerekli? Onüçbinbeşyüzbeş gece bir intihar için yaşamak.
Hepimizin hayatına baktığımda gördüğüm şehirler aynı, hepimiz bedenlerimiz ya da düşlerimizle aynı kentlerin aynı otellerinde hep, sana baktığımda hepimize bakmış (birimize baktığımdaki gibi) oöluüyorum.
Kadınlar, mektuplar, otel odaları ve kan, geride kalmış basılmış ve de basılmamış kitaplar. Bu çok tanıdık ve “bu çok iyi”.
III
“Yazdıklarının bir tekini bile okumadım biliyor musun?” diye konuşmaya başladı kadın. Kıpkırmızı ama boyasız dudaklarını ağırca birbirinden ayırarak devam etti: “Aslında bu sadece senin için geçerli değil, sana hiç oldu mu? Sevdiğin ama hiç ilgilenmediğin ama çokça içine girmiş birinden daha da fazla içinde yaşadığın biri-leri.”
Gecenin orta yerinde yukarıdaki anekdotu okuyorum, aklıma yaklaşık sekiz yıl evvel Beyoğlu’nda bir kitapçıda yerde oturup siyah beyaz bir Mayakovski fotoğrafına bakışım geliyor. Bu adama değil ama bu fotoğrafa aşık oluyorum, usulca kitabın arka kapağını yırtıp çantama koyuyorum. Aynı günün gecesinde bir kitabın ortalarında saman kâğıt üzerine basılmış küçümen bir fotoğrafla karşılaşıyorum. O günden beri kimseye söylemediğim şeyi yazıyorum: …
Kadının sözlerini tekrarlıyor dudaklarım… gece alnımı cama dayıyorum, gözlerim doluyor, “senin intiharını çok sevdim” diyorum, intiharlarınmızı hep çok sevdim.
5 Şubat 1887: “Ameliyatı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi: ‘yazı yazıyorum kapıyı kapadım’ diyerek geri savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”
IV
Bir mezarlıkla organik bağların kurulması için gereken çok şey var/sa, gerekmeyen tek şey (ise) onunla aynı coğrafyayı paylaşmak-tır. Her ne kadar Pére-Lachaise popüler bir isim olarak kulak tırmalayan bir tınıya sahip olsa da diğer yandan da onun gerçek bir “toplantı salonu” olduğu su götürmez.
Ve nasıl ki “intihar şehirleri” varsa, o şehirle adı bir anılan bir “intihar mezarlığı” da var -olsa gerek.
Mürekkep-in bıraktığı izi takip ettiğimde yol-um hep eski Paris sokaklarına varıyor. Paris’in bir ucu elbette (ve bir şekilde/bende) İstanbul.
Bir birikme mekanizması çalışıyor sanki içten-içe-biriktirme. Ki sen de ordasın: bahara yüzünü dönmüş, şehrin sokaktaşları ve köpekleri haricinde her şeyi terk etmiş ve herşeyce terkedilmiş, kendi intihar çeşitlemelerinin/başkalaşımlarının birini/bir yenisini yaşarken bir kitabevinin ahşap vitrininde tanışmıştık siz ile. Unutmam, kent artık toprak kokamıyordu yağmur yağdığında, kesif bir toz kokumsuluğu vardı havada, kirli bir yağmurla ıslanıyordu saçlarım. Ç/Aldığım tüm metinleriniz sanki başka bir türlü olmazmış gibi mum ışığında acizkâr ve yoksun, hastalıklı bir şekilde okunduydu.
Zaman hep olduğu üzere aktı gitti; şimdi durduğum yerden hep baktığım yerlere bakıyorum, “gidişiniz”i hiç düşünmemiştim, yazdıklarınızın beni götürdüğü yer ile (mi) meşguldüm… bilmiyorum. Arz üzerinde bir çekim noktası varsa “bizim” ölümlerimizin şüphesiz ki Paris’tir bu nokta. Siz de oradaydınız hep, hep oraya aktınız, siz de biliyordunuz:
Championnet Caddesi, aylardan Nisan, yaşamınızın tüm deliklerini kapatıp, içini gaz ile dolduruyorsunuz; gidişiniz için durgun bir sessizlik, bıraktığınız gibi olduğu yerde.
Şehrin tüm aylak köpekleri biliyor ki yazgılarında ne varsa onu yaşayacaklar.
V
fesleğen çırılçıplak, balkonun şubat soğukunda
(rüzgârın da itkisiyle) titriyor, canımı acıtıyor bu…
Hazirandı, kentin bungun havasını kendimize dert etmeyecek kadar gençtik; her şeyi yapabilirdik, seni tanımak –her tanıdığımlıkta olduğu ve olacağınca- aklımın hiçbir yerinde yoktu. Aklımın hiç bir yerinde hiçbir şey yoktu: ekmek, yatak, kadın, para…
Biz sadece yürüyorduk; “iyi filmler göstermeyen Frisco sinemaları”nı düşünüyorduk, “canının sıkkınlığı”nı ve o esnada “radyo”da hangi parça çaldığını… Bir keresinde sekizinci kadeh rakının ardından başımı ağırca “adam”a doğru çevirip (ki o, arkası bana dönük, barda sekizi çoktan geride bırakmış bir halde rakı bardağının oval-? görüntüsünü izlemekteydi) “bazan” demiştim, -bilirsin- “bir kadeh rakı, 44’lük bir wesson etkisi yaratabilir.” Öyle olmadığını bildiğimin farkındaydım ama aynı anda teşbihin anlamını yitirdiğinin ve cümlenin bensil doğruluğunun da farkındaydım.
Şimdi senin o güzelim siktiğimin 44’lüğünü düşünüyorum.
Kahve lekenle tanıştığımda “küçükköyümüz” daha bir güzel ve bakire bir kız kıvamındaydı. Şimdi; olmaması gereken ayak izlerinin kızıl bulantısı karışıyor köyün yağmurlarına.
Bir şehir efsanesi midir kıyıya vuran bir yunus yavrusuna sarılıp ağlaman, bilemiyorum, aklıma Nietzsche’nin kırbaçlanan atları geliyor ve şu an kent sırılsıklam.
Ki biliyorum da aynı zamanda bir tohumun filize doğru seslendiği, o hiç kulağın duyabileceği çıtırtıların senin için ibadet saati olduğunu. Artık gitgide zeytinyağına boğarak yemesini çok sevdiğim domateslerin suyunu, işlediğim bir cinayetin kanı olarak görmeye başladım ki üzerlerine serpmeden edemediğim fesleğene dokunduğunda parmaklarım, balkondaki çıplak sapın iniltileri yapışıyor uçlarına.
Okyanusumsu bir yerde olduğunu düşlemeden edemiyorum. Kitaplarını başka bir dile -?- çeviriyorum, yayımlıyorum onları, sana başka bir toprakta can mı vermek bu, canını mı yakmak yoksa emin olamıyorum.
VI
Sayfalar çöle dönmeğe başladığında kulaklarım boğulurluğuna başlamıştı sahranın çınlayan sesleriyle; sayfaların arasında dolaşadurdukça kendime dolaşıyorum, zordur insanın kendi içinde dolaşması/dolanması, daha bir zordur çözülmesi, çözülürlüğüne dair bir olası olmasını düşlemlemesi.
Ayak bileklerime varıyor kum, çölün diplerinde (ki her bir yeri derindir/derundur çölün) yakalandığı kum fırtınasında, kafilesinden kopan M. Asad’ın kulağına çalınan vahiyimsellik tınılarını taşıyor rüzgâr, bu uğultumsunun kokusunu alabiliyorum şimdi.
Zavallı usum beni yanıltıyor mu hiç bilmiyorum: bahardı, uzun bir tren yolculuğunun o bildik sonralığıydı işte: yorgun ama yolun (şimdiki-şimdilik) sonuna varmanın getirdiği anlatısız mut, bir dağın zirvesine vardığım günlerdeki gibi -tıpkı.
Sırt çantamın ağırlığı artık felç olmuşum da hissetmiyormuşumcasına bir külçe gibi, ama sırtımda.
Bana kimsenin bulaşamayacağı suskun bir mekân-mesken aklımda yatan. Pek fazla yürümeme gerek kalmıyor, bu denize kıyı, küçük semtte. Bir mescîd çarpıyor az ilerde gözüme, yaklaştıkça külliyemsi bir yapının belirdiğini fark ediyorum. Eski bir külliye burası evet ve aynı zamanda da bir kütüphane –üstelik hala bu amaçla kullanılmakta (imiş).
Küçük bahçenin çimenleri arasına bırakıyorum bedenimle bir ruhumun tüm yorgun ağırlığını, gözüm caminin tek giriş kapısına takılıyor; eski, kocaman, ahşap, kahverengine boyanmış, üzerinde ağır-koca bir kilit durmada.
Külliyenin duvarlarını geziyor gözlerim: küçük pencereler açılmış set gibi çevreleyen duvara, kalın parmaklık demirleriyle kapatılmış bu pencere boşlukları, parmaklıkların arasından kare kare deniz görünmede.
Mescidden birkaç adam çıkıyor, birileri giriyor içeri… Yan cephede, iyice küçümen, mescide yapışık ek bir hane çarpıyor gözüme, iyicene baktığımda buranın ufak bir kabristan olduğunu anlıyorum.
Çantamı destek yaparak yaslanıyorum gerime doğru çimlerin üzerinde, uzatıyorum ayaklarımı: kuş sesleri, biçilmiş çimenin cennetimsi kokusu, denizin bahar serinliği, suyun sesi, insanların konuşmaları (dahi) kedi mırlamasını andırıyor, gözlerim neredeyse tamamen kapanırken.
Uyumuş olmalıyım… Kısa fakat derin, dip bir uyku bu. Acıktığımı hissediyorum açar açmaz gözlerimi, “trenden artan bir soğuk sandviçim olsa gerek” diyorum kendime, çantama ağır aksak bir hamle yaptığımda çimenleri çevreleyen taş bloğun üzerinde, oraya konulmuş (unutulmamış), bırakıp gidilmişçesine duran kitabı fark ediyorum.
Onu önemsiyorum, hem de oldukça, hatta sağa sola bakınıyorum hafifçe; akşama dönecek hava, ikindi terk ediyor usulca kenti, soğuyor bahar, tenim denizle bir kabarıyor: çocukları düşünüyorum bizim, apayrı güzergâhlara dağıldığımız kenti sonra, “aramalıyım onları”…
Çantama yöneliyorum her şeye rağmen, ekmeği ve kutu kolayı hemen buluyor elim, defterlerime ilişiyor gözüm, uzvum olmuş; artık parçalanmaya gebe kitaplarımıza… Gülümsüyorum, ama buruk-um. Lokmalarımı hafif çiğnerken gayri ihtiyari elim uzanıyor kitaba, çekingen hafif. Ellerim titriyor, “hassiktir” çıkıyor ağzımdan bu titreme karşısında. Az bir süre sonra bu titremenin yerini bir terleme alıyor. Elimdekileri kenara koyup, kitabı dizlerimin üzerine alıyor ve iki elimle bir tutuyorum.
Kalbimde tuhaf bir pıtırtı beliriyor -ritmi değişiyor, sanki içimde ufacık bir hava yastığı şişiyor, küçümen bir boşluk açılıyor, anlatısız bir rahatlama yaşıyorum, şekerim düşmeye başlıyor, bu olanları sevdiğimi fark ediyorum. Uzun olmasa da epey bir karıştırıyorum sayfaları: “sûfilik ve ekoloji problemi” üzerine bir makale okuyorum, sonra Pers edebiyatına doğru derinleşiyor sayfalar, gözlerim yaşarırken kararıyor hava.
Sayfalardır seni arıyorum… yıllar sonra… bulamıyorum…
bulamayacağımı biliyordum da… Ya hiç yoktun –zaten- orada ya da o anlıktın işte –salt-.
Yazar, bir Şeyhten bahsediyor: ismi dilime yabancı bir unutulmuşluk… Hac vakti Mekke’ye geliyor, inandığı Tanrısının “ev”ine. Geçiyor Kâbe’nin karşısına, bir bıçak çıkartıyor; önce sağ elini, sonra sol, bileklerinden kesiyor, kanlar boşalıyor damarlarından, yere yığılıyor ve can veriyor “Beyt’ullah”ın önünde.
…
Kaç yıl geçti aradan bilmiyorum artık. Rüyalarıma gel-gir isterdim. İsterdim ki anlat bana; ne gördün de ne duydun da…
Şimdi zaman akıp gitmiş, bambaşka bir kıyı kentte yazıyorum bunları, içim binbir ürperti. Düşlerim ve dilemelerim bir gram olsun değişmemiş. Yağmur yağıyor, ay şubat, marta dönecek yakında. Burada, böyle bekliyorum, hepinizle aynı istikamete hareket edecek tren-im, biliyorum.
VII
hakkında hiçbir şey bilmiyorum
ve bu, (sen dahil) kimseyi ilgilendirmez
Bir adam başka bir adamın intiharını düşünmeye başlarsa kentte, bu hiç de iyiye işaret sayılmaz.
“Neyse, bugün de şafak söktü” diye düşündü, çöpteki teneke kutuyu eline alıp sıkarak torbasına atan adam. Suya ilk onun ayakları dokunuyor olmalıydı kentte, az önce dindiydi yağmur.
Balkon-lar… Altları boşluk oldukları, kütleleri boş-ta olduğundan mı?
Yorgundu… Uzandı; kulübesindeki sert sedirimsiliğe, üzerine çekti tek battaniyesini, deniz kıyısında ve çok eskide kalmış küçük bungalovunu düşledi.
Ondan mı balkonlar…
Büyük beton kütlelerin göğe açılan küçük pencereleri, pencerelerle balkonlar bir noktada aynılaşıyor veya –belki de “aynı nokta” da birleşiyor/birleşebiliyorlar. İkisi de bir şekilde boşlukla ilintili, boşluğa…
Modern zamanlara -kendi içinde de olsa- bir küçümen başkaldırı, direniş gibi görüyorum onları. Bir yandan da doğadan bir özür dileyişten öte bir nevi pişmanlık belirtileri.
Kapital-mimari ile kapital-site içinde (hapis) yaşayan insanın psikolojik durumu arasında nasıl ki (uyumlu) bir benzeşimin varlığı söz konusuysa, bu çark içinde boğulmuş ya da bu düzeneğe uygun hale/kıvama getirilmiş (mecburen de gelmiş) kişi ile de balkon ve pencerelerin bir bağı söz konusu olsa gerek. Hele ki pencere pervazlarında dizileduran küçük plastik saksılardaki ruhunu yitiren insanın en acı sembolü yeşil çiçekleri ve de onun daha bir büyükçesi balkon formundaki bahçecikleri düşünecek olursak…
Göğsünde, ilk gençliğinden beri taşıdığın daralmanın, tamamen fiziksel bir rahatsızlık olduğunu bilsem de, iç sıkıntısıyla mide krampları arasındaki bağıntıyı yaşayan biri olarak ruhunun bu daralmayı desteklediğini/beslediğini düşünüyorum hep.
Pencereden aşağı bırakırken kendini ardında kalan darlığın, o: “burası çok dar”ın göğüs kafesindeki fiziksel daralmadan çok tinsel ve felsefi bir daralma olduğuna inanıyorum -elbette ki.
VIII
Hayatıma nasıl girdiğinizi anımsamıyor muyum, yoksa bilmiyor muyum bilmiyorum. Diğer yandan da bu girişin bir kitap vasıtasıyla olduğu ama girdiğinizin bilincinde de olmadığım muhakkaklığı var ortada.
Kabul edin ya da etmeyin, ortaya koyduğunuz küçümen edebi tarzınızın da payı söz konusu burada. Ki; siz kitabınızı başka(larının) kitaplar(ın)da oluşturmak gibi “öteki” bir teknik kullanma yolunu benimsemiş, kurduğunuz ve kullandığınız dilin tekniği/tarzı ile de beslemiştiniz bu sızmayı. Oysa sizi diğer anlamda tanımam çok fazla zaman sonra olacaktı -ki, hala ve hep bende iki tanesiniz ve öyle de kalacaksınız. Ama şimdi -bu yazıda- yürüdüğüm patika “bir diğeri” –biliyorum bunu. Bendeki başka bir yerinize dokunacağımı biliyor elim -deki kalem, usum.
Geçen yazdı… Fotoğraflarınızdan kurduğunuz kompozisyonla oluşturduğunuz kitabınızı bu sefer başka bir amaçla aldıydım elime: ilkin, kitabın cildini yarıp, sayfalara böldüydüm. Sonra, yüksek çözünürlükle tarayıp bilgisayarda açtığım “K” klasörünün içine sırasız kaydettimdi. Uzun bir ara verdim sonra sizinle olan bu mesaime. Aylar sonra elimde bir deste teksir kâğıdıyla oturdum “aletlerin” başına. İhtiyar sayabileceğim yazıcıdan ağır ağır çıkan fotoğrafları ve onların “röprodüksiyon” sürecini izlemeye durdum/şahit oldum -ağır ağır… bir başka geceye bıraktım masamdaki birikmişliği-nizi.
Ölümün izlekçiliği ne derece mümkün, bilmiyorum. Lakin onu koklamanın, duyumsamanın, ayak izlerine basarak, ardınca ilerlemenin mümkünlüğünü (kestire)biliyorum.
Merak ettiğim çokça şey varsa da en ağır basanı –şüphesiz (“deklanşöre dokunduğunuz anın nefes durdurduğu” düşüncemi şimdilik bir kenara koyarak) filmleri banyo ederken, o karanlık oda da usunuzdan geçenler… Mırıldandınız mı hiç mesela… Suyun içinde, fluluktan netliğe doğru zamanı yok sayan o görüntü belirmeye başladığında, fotoğrafı çektiğiniz an aklınıza gel-di-mi?(ş olmalı)
Pelikülün ölülüğü, fotoğrafta durayazan zamanın ölülüğü ve bedenlerin ölülüğü… Usumda görüntüye ve yaşama dair döneduran ontolojik kırıntılar, çok mu uzak kalır size -sanmıyorum! İçimden yükselen ses, o odadaki banyo sürecinin yaşamınızdaki diğer aynı pratiklerden -elbette ki- daha özel olduğunu söylüyor.
Uzun uzun düşündüm düşledim
kısa kısa izdüşümler düşmeyi
o masamdaki siz birikisine… Olmadı, yap-a-madım. Onlar fotoğraf-tı ve ben onları sadece GÖRMEK istedim o an, mürekkep bulanınca kirlenecekler sandım… Belki de o yüzlerle aranızda hissettiğim mahremiyete dokunacağımdan korktum, ciddi ciddi.
Kulağıma gecenin ucuna doğru fısıltılar yükseliyor… Benden bağıntısız zihnim düşüneduruyor: ölüm şekillerini, sebeplerini, düşündüklerinizi bir de elbet…
Kente ufak yağmur damlaları düşüyor, burnumun dibinde belli belirsiz bir toprak kokusu.
Yaşamımda bir tek ölü gördüm babamdı, dünyaydı…
Kadının güzel gözleri hep güzel kalacak değil mi, ölümünden sonra dâhi…
IX
O evde yaşamalıydın, o evde kalmalı ve ölmeli…
Merak ediyorum, ölümle bir başına kaldığında etrafında kimseler olmasaydı ve o küçük kulübende gelseydi sana ölüm, dudakların belli belirsiz mırıldanır mıydı -gene- “çok güzeldi” diye.
Seni, o fiyordun yamacındaki kulübeye taşıyanlıkları çok iyi tanıyorum ama anlamamaktan çok öte anlamak istemiyorum oradan çıkışını ki Nietzsche’nin dağdan dönenliği dahi olsun bir nebze rahatlatmıyor içimi. Belki -sadece- (o ev dışında) kısa süren manastır bahçesi yaşamında gelmeliydi ölüm. Kentten –ve insanlarından çok uzakta olmalıydı -ölüm-ün.
Fotoğraf okumayı pek sevmem, ama zaman sancıya mıhlanıp kalıyor yüzünün çizgilerini ve gözlerinin boşluğunu izleyedurduğumda. Sezinlediğim hiçbir şeye isim veremez oluyorum derinleştikçe bakışım. Ne o hüznü, ne o dehşeti, ne o her şeyi görmüşlüğü ne de o yalnızlığı.
Yaşamınca en az ölüm kadar yalnız olduğuna dair beslediğim inanç, metinlerinin giz okumalarının kutsal kitaplığıyla birleştiğinde büyük bir susku çıkıyor ortaya. Zaten büyük bir suskuydunuz da siz. Belki de başka hiç bir şey.
Bu dünyadaki yaşamın bir gezginlikti senin, (oysa) şimdi döndün yurduna ki buradayken hep oradalığına inandım senin.
X
Yapacak hiçbir şeyimizin kalmadığına dair inanç beslediğimiz günler-di.
Yağmur az önce terk etmişti kenti, sandaletlerimizden içeri sızan rüzgâr, ıslaklığı soğuğa çeviriyordu. Öğleden sonra açtığında güneş, kendimizi caddenin kenarına çekmiş, kurutmakta ve uzaklaşmaktaydık.
Adam gözlerini bir bebeğinkiler gibi yummuş, kafası duvara yaslı, ellerinin tabanı zemine yapışmış, kafasını hafifçe yanındaki diğer adama doğru çevirdi, sanki sahranın orta yerinde çekilen bir susuzluk azabıymışçasına yapışıktı dudakları. Zar zor ve hırıltıyla konuştu: “sûr’un üfürülmesini bekliyoruz biz” dedi. Bir tren çığlığı kanattı kulaklarımızı, yağmurun dinmişliği yerini yağmura verdi yeniden. Sağanak…
…
Dün gece ulaşabildi(m) mektubun(a) elime. Uzun uzun seyrettim kahverengi masanın üzerinde yatan sarımsı zarfı, pullarına dokundum… Sustum… Geceye ve malum sancısına diktim gözlerimi kulaklarımdaki öteki malumluk olan inlemeyle bir. Usumdan geçmişimizi okudum, dokundum yeniden, nesneleri izledim, nesne dedikliklerimizi, sandıklarımızı, algının tragedyasını yani.
Açıldı zarf, küçümen bir kâğıt çıktı içinden, belli; çizgili (eski) bir defterin sarıya yüz tutmuş bir yaprağı-ndan bu. “Biliyorsun (di mi)” demişsin, “ölümümüz yaşamın kılığına girmiş, çoktan ölmüşlüğümüz-dür- yaşamımız bizim.”
Karadeniz sahil şeridi
gece… 02
ikinci vites
termos&çay
cızırtılara boğulan bir Rus radyosunda jazzımsı…
ormanın gölgeleri
kapalı araba farları
yol şeritleri beyaz
nereye vardık o gece
ki sabahında bilmedik bir sahilin
sabah soğuğu kumundaydık biçare
uyandığımız koydan daha da soğuktu Karadeniz
delirmiş gibiydi
-k.
“şafağın söktüğünü hatırlamıyorum”
demiştin.
hatırlamıyorduk…
XI
Şiirlerinizi okuduğunuz ses tonunun içerisinde bile kişiyi alkole sürükleyen bir gücün açık varlığından söz etmek mümkün… Romantizmden içre ölüme, dumana ve sanrılara açılıyor dudaklarınız. 1914 senesinin 27 Ekiminde denize kıyı Swansea’de başlamış hikayeniz. İçerek yaşadığınızı ve öyle de öldüğünüzü söylemek mümkün.
Yirmili yaşlarınızda ilk şiirler boşluğa tükürülmeye başlandığında “sıkı şair” ve “sıkı içici” paralel sıfatlarınız da varolmuş aynı anda.
Chelsea Oteli, Chelsea’deki sizi düşünüyorum ve “o gece”yi: 18 sek viskiyle başlayan… Kayıtlara göre; “kendi rekorumu geçtim” diyeceksiniz son şatınızın ardından. Ve hastalıklarınız, vücudunuzdaki yüksek alkolün getirileri-götürüleri. Uyandığınızda yatağınızda oteldeki, “nefes alamıyorum” demişsiniz 18 bardak viski sonrasında, ki en yakın bara gidip iki bira içtiğinizi biliyoruz nefes alabilmek adına. Ve Chelsea’ye geri dönüşün sonrasında gerçekten kötüsünüzdür, sizi yatıştırıcılarla iyi etmeyi deneyen doktorunuz “ileri derecede gastrit ve gut” diyecektir tanı adına. Fiziksel acılarınızla bir yükselip dayanılmazlaşmaya başlayacaktır ruhunuzun da acıları. Acılarınızla bir yükselir yatıştırıcıların da dozları.
Bu süreçte başlar, ressam dostunuza otel odasında anlatmaya başladığınız kısa aralıklarla bölünen (fitful) vizyonlarınız, soyut halüsinasyonlarınız.
Bildiğimiz kadarıyla “39 yıl sonra tüm yaptığım bu.” olur, ağzınızdan çıkan son cümle, “böyle ölmek”.
Kapanır bilinç, gece yarısı 01:10’da götürülmüşsünüz hastaneye, ağır hasara uğramış bir beyin ve koma.
9 Kasım ’53, Pazartesi öğlesinde biter bu dünya ile olan tüm işiniz. Trachotomy çabaları yetmez nefes almanıza. “Dalak yağlanması ve beyin travmasıyla desteklenen ağır bir Pnevmania” yazacaklardır ölüm raporunuza.
Yalnızlığınızı St. Martin’s Church’ün topraklarına gömerler; maddi hiçbir şey bırakmamışsınızdır ardınızda neredeyse çok az denecek bir para.
Yakınlarınız “kötü bir ölüm”, sevenleriniz ise “aradığı romantizmin lirik sonu” diyeceklerdir vedanıza.
XII
“gönderilemez mektuplar koleksiyonu”ndan
Kerouac’a
orada öylece duruyorsun işte. “kopmuş” bakışların, zaman-ın ve mekân-ın içinde-? gölgende bozkırımsı bir özlem (ki sen şehir aşığı): uzayıp gitmiş -sanki başı sonu yok-. “senin gölgen” diyorum, bozkırı andıran bir başka(laşmış) coğrafya. şimdi uzağın olan bir yakınlığın yani “an”ın içinde; biliyorum ki ben: sen paramparça.
Ardınca kalan yollarda parçalanıyor düşler, cesaretimsilikler bırakarak, ayaklarını sürüyerek “gittin-geldin” tüm yolu. biliyorum nerelere baktığını öyle: “yolda”yken ve durduğunda? biliyorum güzel kardeşim… kendim-iz-den. sen! kozmiğin olmayan sonuna dek: deli keşişin biçare dölü, hınzır kâfir, iflahsız piç… annenin evinde ölümü titrek ellerinle bekleyişin, senden hiç gitmemiş olan ölümü…
(1.bölüm için) epilog
Jack’s Hotel…
15 Nisan ‘86
Sabahın ilk saatleri Stephen Pichon Bulvarında…
Ve düşünüyor Jacky Maglia
Genet’e eşlik etmeyi
Güzel bir sabah kahvaltısında
Oysa o esnada
Ölmekle meşgul Genet
Odasının tuvalete çıkan basamaklarında

















