Şiirin böyle algılanması hoşuma gidiyor. Çünkü tam da böyle algılanması için yazdım:
Baştan aşağı küfürden oluşan iğrençlik düzeyinde kastî ve sarkastik bir abartı! O kadar abartılı ve bayağı ki, sadece bir şiir olarak değerlendirilebilmesine imkân yok. Belli ki aynı zamanda başka bir şey de…
Gemiye uygulanan şiddetin; yani tamamen kuralsız; tamamen yasadışı; tamamen bel altına vuran; tamamen racona ters; tamamen şok edici; tamamen inanılamayacak kadar âdi ve tamamen asla birilerinin kendisine maruz bırakılmasının meşrulaştırılamayacağı kadar insanlık dışı o şiddetin bir benzerini duygusal olarak okura yaşatacak bir şey…
Teröre karşı yapılmış bir çeşit terör eylemi…
Oldu mu peki?
E olmuş!
Tamamen provokatif bir metin: Okur şiiri okusun; korkunç bir rahatsızlık duysun ve gemideki hadisenin iğrençliğine şu kadarcık bile olsa yaklaşsın. Benim metnimin derdi o!
Yoksa ne şiirdir, ne şiir değildir; mısra nasıl çatılır; eh, bunları ben de biraz biliyorum çok şükür.
Peki, kabul; birçoğunuzdan daha iyi biliyorum.
***
Kibre karşı kibir sadakadır!
Hoşgörüyle ezikliğin; tevazuuyla büzüklüğün birbirine karıştığı ince bir sınır var. Bu sınırla ilgili yanılgıya düşüp ‘insanlık’ namına kendimizi ezdirmenin bir alemi yok.
***
Faşist 19. Yüzyıl pozitivizminin dayattığı ‘objektif bakış açısı’ saçmalığı ile ‘ötekini anlamaya çalışmak’ arasındaki kadim öğretinin arasındaki fark, dağlardan büyük. Objektif olmaya çalışacağız diye o dağın altında kalmayalım! İnsan objektif olamaz; çünkü subjektiftir. Ancak kendisi olarak başkasını anlayabilir; çünkü, diyorum ya, subjektiftir.
***
“Sol yanağını çevir” emri içkin bir emirdir lakin benim adım Yunus Emre değil!
Adım Yunus Emre olmadığı gibi; Yunus Emre ile aramdaki derin ve kapatılamaz farkı vurgulamaya yönelik gerçekçi eylemler ortaya koymak da boynumun borcu. Asla olamayacağım birisi gibi düşünmek güzel; ama o olmadan onun gibi davranmaya çalışmak beni en fazla durdurur! Yunus Emre, elbette benim yazdığım türden bir şiir yazmazdı; fakat, ben de onun şiirleri gibi şiir yazamam. Çünkü, söylemiş miydim; ben Yunus Emre değilim!
Peki, gerçekçi olalım; siz de değilsiniz!
***
31 Mayıs 2010 sabahı, saat sekizi yirmi beş geçe; telefonum çaldı. Yıllar içinde geliştirdiğim bir alışkanlığım vardır; her gece sabaha kadar uyurum. O gün de uyuyordum. Bir sebepten dolayı Ankara’da bir otel odasında… Telefonu açtım. Karşıdan teyzemin çığlık çığlığa sesi. Sanki gözlerinin önünde çocuklarından birisini kesiyorlar: “Oğlum uyuyor musun? Kalk. Uyan. Gemiye saldırdılar. İnsanları öldürüyorlar!”
Gemi mi?
Ne gemisi?
Hassiktir!
***
[Bu ‘Hassiktir’de biraz duralım. ‘Hassiktir’, çok büyük ihtimalle ‘haydi siktir’in günlük dil içinde yuvarlanmış hali. Hadi ‘Haydi’sini bir tarafa koyalım. Siktir! ‘Heey sen. Evet oğlum, sen. Siktir. Yani git kendini birilerine becert. Yani bir adam bul ve o adam pipisini senin popona soksun’. Bu seksist emir cümlesini günde kaç defa kullanıyorsunuz? Sayanınız var mı? Peki hassiktirin ne olduğunu bu kadar açık düşünmüş müydünüz? Peki bu kadar çok kullandığınız şeyi niye hiç düşünmediniz? Bir şey diyim mi; çok çılgınsınız…]
***
Televizyonu açtım. İşte gemi orada. İçinde arkadaşlarımın bulunduğu gemi. Sağa sola ateş eden maskeli askerler; o maskeli askerlere demir sopalarla direnmeye çalışan bizim çocuklar; sonra maskeli askerlerin tüfekleriyle vurup vurup yere devirdiği kanlar içindeki yine bizim çocuklar. Arkadaşlarım lan! Arkadaş! Ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?
Akdeniz’in ortasındaki bir yolcu gemisinde tam teçhizatlı İsrail askerlerinin arkadaşlarınıza ateş ettiğini televizyondan seyrettiniz mi hiç?
Önce bir süre dona kalıyorsunuz. Sonra küfür kıyamet…
Telefonun öbür ucundan teyzem hâlâ bağırıyor: ‘Uyuma vakti değil! Cihat vakti! Cihat vaktiii!’ Ya teyze dur şimdi Allah’ını seversen…
Telefonu kapadım. Televizyonun sesini daha çok açtım. Bir şeyler yapmam lazım!
Cihat?
***
İkinci günün sabahı Sadık Battal aradı. Hakan Abilerle telefonda konuşmuş mu yoksa Hakan Abiler birilerini aramışlar da Battal onlardan mı öğrenmiş? Yani sonuçta arkadaşlarım ölmemiş. Ama onların arkadaşlarından 9’u ölmüş. Bunlardan bir tanesi 17 yaşında bir lise talebesi. Bir İsrail askeri, oğlanın kafasına yakın mesafeden dört el ateş ediyor… Dan! Dan! Dan! Dan! Yani oğlan artık dördüncü dan’da! Bir yerlerde karşılaşırsanız dikkat edin; koydu mu oturtur!
***
Üçüncü gün, arkadaşlarım ‘sınır dışı edilme’ evraklarını imzalamayı reddettikleri için önce tutuklandılar, bir süre işkence gördüler; sonra İsrail Hükümeti’nin kim bilir hangi şeytani planları uyarınca salıverildiler… [İsrail Hükümeti’nin Tayyip Erdoğan’ın tehditlerine göre hareket ettiğine inanacak mıyız?]
Ben de şiire oturdum. Kafayı taktım; bir gecede yazacağım. Çünkü süre ne kadar kısa olursa üzerimdeki gerilim o kadar artar. İhtimal, şiir de o gerilimden sebeplenir. Şairlerin böyle bazı fırsatçılıkları vardır. Siz bilmezsiniz.
***
İşte tam bu anda; İsrail’in roketlerine karşı kobrayı saldım ortaya. Şiir icabı saldım. Anladınız mı? Şiir! [Bin kere anlattım. Ama galiba bin kere daha anlatmam gerekiyor: Pablo Picasso, bir resim sergisinin açılışında, ‘Balık’ isimli bir resmine bakıp ‘Ayol bunun nesi balık?’ diyen sersem bir sanatsevere şöyle der: ‘Hanımefendi, o balık değil. O bir resim”]
Yani normal olarak kobrayı gerçek anlamda çıkartıp sallamak gibi bir alışkanlığım yoktur. Zaten çıkartsam da gemiden kıyıya kadar yetişmezdi! Evet, sıkı bir şairim ama o kadar da değil!
Onların kullandıkları teçhizatın erkek imgesine karşı; benim ortaya koyduğum bir bütün olarak bizzat kendimim. Bu, sanılanın aksine büyük risk almaktır. Çünkü onların diliyle konuşmaya başlarsan bir süre sonra senin dilin tükenir. İşte ancak şöyle bir düzeyde karşılayabilirsin onları: topa karşı top(!) – tüfeğe karşı tüfek(!). Hell yeah! Çünkü onların dillerinin sınırı işte bu kadar!
Ve ortada bir savaş varsa; ne kadar incelikli davranırsan davran; kullandığın kavramlar bir süre sonra kaçınılmaz olarak ‘erkek’ bir bağlama oturur. Benim yaptığım, tehlikeyi baştan fark edip onu bir fırsata çevirmek ve şiirin söylemini net, kastî, tartışılmaz ve geri dönülmez şekilde bu ‘erkek’ bağlama oturtmaktı. İşte bu kadar…
***
Toplamda şiirin söyleminden en fazla nasiplenenler İsrailli kadın faşistler oldular. Peşinen söyleyeyim; 1- İsrail hükümetinin eylemlerini destekleyen bütün kadınlar kötüdür. 2- “Kadın faşistler” diyerek işe yarar bir kafiye yapabiliyordum ve 3- Ama o kadınlarla bir cinsel birleşme yaşamak isteğinde de değildim. Şiiri yazarken de değildim; şimdi de değilim. Zaten Ergin Günçe’nin dediği gibi: ‘Onlar niçin böyle çirkin olurlar / Bir tek güzel faşist yaşamamıştır’. Napıcam onları? Zaten İsrailli kadın faşistlerin iddia edildiği gibi sadece düzülmek suretiyle yola gelebileceklerine de inanmıyorum. Emin olun, bir faşist, hiçbir şekilde yola gelmez!
***
Fakat bir noktada, şiirde kadınlara saldırmanın, şiirin etkisini katlayacağını fark ettim; fark ettiğim gibi de oldu. Böyle erkek bir söylem içinde görece olarak ‘masum’ duran başka bir imgeyi ortaya çekip üzerine yüklenmek; tıpkı savaşın kendisinde de olduğu gibi, metni iyice gergin bir hale getirecekti. Getirdi. Çünkü neticede ben de kendimi bir şiir yazıyor gibi değil, eylem koyuyor gibi düşünüyordum. Yoksa öyle homofobik ya da kadın düşmanlığı üzerinden bir motivasyonum yok. Ne işim olur el alemin karısıyla kızıyla!
***
Fakat doğrudur; kadınlarla ilgili kısım irrite edici. Ama bunu bile bile yaptım. Şiirin kendi içindeki enerjisi, oradan oraya paat küüt diye kontrol dışı bir şekilde savrulsun istediğim için… Bu savrulmanın belirgin şekilde cinsiyetçi vurgusu, okur üzerinde rahatsız edici bir etki yapsın diye… Çünkü “İsrailli askerler Filistinli kadınlara tecavüz ediyorlar; pis şeyler…’ demek yeterince etkili olmaz; ama “Benim kobra İsrailli kadınları bilmem ne yapsın” demek; tecavüzün pis duygusunu açığa vuruyor…
Çünkü böylesi çok daha çarpıcı! Çok daha fazla provoke edici… Çok daha fazla kafa karıştırıyor. Şiiri niye yazmıştım, hatırlıyor musunuz? Şiirde kadınlara kafayı takmamın sebebi de, şiiri duygusal olarak daha içinden çıkılmaz, ilişki kurulamaz bir hale getirmek. Bu kadar basit. Çünkü şiir, düşündüğünüz kadar karmaşık bir şey değildir. Şiir basittir.
Öyle olmasa herkes şiir yazardı…
***
Ayrıca, şiirde İsrailli askerlerin bütün Amerikan kongresini sıradan geçirmesiyle ya da ‘Zulmün Kanunu’ adlı bir kitabın hem bizzat o geri zekâlı Obama’nın hem de İsrail Hükümeti’nin diğer üyelerinin bir taraflarına girmesini istediğimle ilgili bölümler de var.
Demek ki iğrençlikte cinsiyet ayrımı gözetmemişim!
***
Evet, teorik olarak şunu biliyorum; insanların çoğu İsrail Devleti’ne kıl. Yine çoğu politikalarını desteklemiyorlar. Biliyorum, İsrail’in bu saldırgan tavrından vazgeçmesi en büyük dileklerinden biri. Fakat bir yandan da istiyorlar ki bütün bunlar hır-gür olmadan, orada, Ortadoğu’da, çölün ortasında kendi kendine olsun bitsin. İsrail’in haddini bilmesi için gerekirse on binlerce insan ölsün fakat o insanların öldüğünü öyle alt yazı olarak televizyondan görelim. İşin içine bulaşmayalım. Canımız yanmasın. Elin Arabı yüzünden tadımız kaçmasın; düzenimiz bozulmasın. Bizim işlerimiz tıkır tıkır yürürken Filistin Halkı da bağımsızlığına kavuşsun. Ama ne olacaksa işte orada olsun bitsin.
Ama öyle olmayacak. Bu gördükleriniz daha filmin fragmanı bile değil. Ortadoğu’da gerçekten barış olacaksa, bu süreç, bir sürü pis şeyin bizim de üzerimizden geçmesiyle gerçekleşecek. Siz bakmayın televizyonlarda Türkiye’nin Avrupa ülkesi olduğunu söyleyenlere. Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir. Biz burada daha çok kan kaybedicez, küfür edicez, küfür yiycez… Ufaktan alışmaya bakın…
Bunların olmasını elbette kimse istemiyor fakat aranızda İsrail Devleti ile oturup insan gibi konuşarak bir sonuca ulaşılacağına inanan var mı?
Var mı gerçekten?
Göreceksiniz, Allah’ın cezaları ilk fırsatta çok büyük bir savaş çıkartacaklar. İlk fırsatta…
***
Filinatalar’dan Afşin Kum’un aşağıya koyduğu yazısına bir bakın. Grafiklerle ispatlandığına göre, İsrail ordusu birilerine saldırdıkça İsrail borsasının değeri de artıyor. Artık herhalde hepimiz anlamışızdır: Sermayenin ahlakıyla ahlaklanarak bir yere varılacağı yok!
Alternatif bir ahlak anlayışı geliştirmek zorundayız. Bunun için ne yapılması gerektiğini biliyorum: Televizyonda okunamayacak şiirler; yayınlanamayacak filmler yapmalıyız! Lanet küçük burjuva ahlakına kök söktürecek gerçekten sivil şeyler…
Bu elbette böyle küfürlü şiirlerden her gün bin tane yazalım demek değil. Zaten böyle bir şey bir kere yapılırdı; ben yaptım oldu! Artık bitti tamam.
***
Bütün bu şiirleri yazarken, filmleri çekerken asıl derdimiz sıkışmış kalmış, bir türlü yol bulamamış potansiyel ve öfkeli bir enerjiyi; biraz zorlayarak, risk alarak fakat hayırlı ve humorlu bir mecraya doğru akacağını umut ederek ortaya çıkartmaya çalışmak.
Bunu bazen öyle yaparsınız, bazen böyle…
Takeshi’nin dediği gibi: ‘Müzik değişince dans da değişir.’
***
Ben, mezkur şiiri, İsrail Devleti’nin ve İsrail Devleti yanlılarının kalbini kırmak için yazdım. Yanlışlıkla başka birilerinin de kalbi kırıldıysa, ama bakın, ‘kalbi kırıldıysa’ diyorum; öfkelendiyse, ağrına gittiyse, kafası bozulduysa, canı sıkıldıysa değil; ‘kalbi kırıldıysa’ haklarını helal etsinler…
***
Son olarak, afili filintalar’ı takip ettiğiniz için ne kadar şanslı olduğunuzun farkındasınız değil mi?
Aşağıda Alper Gencer’in “Gazze Kafe” adlı olağanüstü bir şiiri yayınlandı.
Şiiri okuduğumdan beri gururdan göğsüm patlayacak gibi oluyor.
Çok şükür ki ülkemde büyük şairler var.
Çok şükür ki bazı şairler, diğer bütün şairleri kıskandıracak kadar sıkı şiirler yazabiliyorlar.
Çok şükür ki ben düşsem bile, arkadaşlarımdan birisi her daim kıyamda!
Çok şükür…

















